• BIST 82.779
  • Altın 147,316
  • Dolar 3,7701
  • Euro 4,0274
  • İstanbul 6 °C
  • Diyarbakır 2 °C
  • Ankara 1 °C
  • İzmir 9 °C
  • Berlin -4 °C

Pınar Selek telmihi

Cihan Aktaş

Mahkeme Başkanı Vedat Yılmazabdurrahmanoğlu’nun karara muhalefetini bildirmesine karşılık Pınar Selek’in aldığı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, zihinlerde yeni olmayan soruları bir kez daha canlandırdı: Bu davanın işte bu şekilde tutarsızlarla dolu bir istikrarı koruyarak sürüp gitmesinin asli sebebi ne olabilir?

Bazen apaçık bir sözden daha manidar oluyor telmihe başvurmak. Pınar Selek davasında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası neyin telmihi acaba...

Sözlük anlamı şöyle telmihin: Anlatılmak istenen şeyi söz arasında imalı olarak belli etme, açıkça söylememe.

Geçen yıllar içinde alınmış beraat kararlarını yadsıyan yeni karar, yepyeni bir açıklama da getiremediğine göre, kime neyi bildirmek istiyor...

Mehmet Atak şöyle anlatıyor mahkeme salonunda ağırlaştırılmış müebbet kararını duyunca gösterdiği tepkiyi: “Ben öyle bağırmam, ama açıklanınca kendimi tutamadım, bütün sesimle, hukuktan bağımsız yargının feshedilmesini istiyorum, benim vergilerimle var olan hukuk aygıtı, beni de dolaylı suç ortağı ederek insanlara hukuksuz zulüm edemez, diye bağırdım.”

Hakkında müebbet hapis istendiğini ilk öğrendiğinde Pınar, “Çok şaşkınım, dilimin acılaşmasına izin vermeyeceğim. Beni mutsuz ve yorgun bir insan hâline getirmelerine izin vermeyeceğim” demişti. Sevdiği bir sözü hatırlatmıştı: “Aklımın karamsarlığı, irademin iyimserliği”...

Benim de aklıma, geçen hafta 80 yaşına giren Sezai Karakoç’un “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” başlıklı şiirinden mısralar düşürüyor Pınar’ın sözü:

“Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır”
“Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır”
“Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır”

Pınar sınavını verirken bizler neler yapıyoruz acaba? Herkesin sınavı sadece kendine, denip geçilebilir mi?

Kimi Müslümanların zulüm ve adalet üzerine düşünceleri, bu ülkede “irtica” tehdidi üzerinden büyük haksızlıkların başlıca hedefi olmaktan ileri gelen ezberlerle bir bocalama yaşıyor. İmanını korumaya dönük içe kapanmaların sebep olduğu agorafobik algılar, iyilik ve kötülük kavrayışlarını da etkiliyor.

Pınar Selek davasına “beyaz biri işte”, deyip geçen bir bakış da var. Yani “Beyaz Türk” statüsüne karşılık hâlâ ceza görmesinde ısrar ediliyorsa, onu suça iliştiren iddialarda ille de bir gerçeklik payı olmalıymış gibi... Pınar “beyaz Türk” imtiyazını reddetmiş biriydi. Ait sayıldığı kesimlerden pek kimse başörtüsü yasağıyla ilgilenmezken, o bu yasağı sorgulamaya başlamıştı.

Sorgu sual altına alınan “beyaz baskı”nın tabuları olduğunda, “beyaz Türk” kökenden gelmenin de bir masuniyeti yok. O işte bunları yaşıyorsa, hiç de “beyaz” sayılmayan niceleri kimbilir neler neler yaşadı. Evcilleştirilmeye yanaşmayan düşünce ve dobra dobra dile getirilen soru, kimden gelirse gelsin sahibini yakan bir bombaya dönüşebilir. Nice cana mal olan Mısır Çarşısı yangınında bomba bu anlamda telmihi başlatıyor. Öyle bir bomba yoksa da icat edilebilirmiş gibi...

Birileri hukuki süreçlerden, adil yargıdan umudumuzu büsbütün kesmemizi istiyor olmalı. Birileri, “bu kadar da olmaz” dedirterek, yeni kötülük yollarına kapattığımız gözlerimizle yeni agorafobik hayatlara zorluyor bilinçlerimizi.

Dönemler değişiyor ve iyilikle kötülüğü yeniden kavramak üzere farklı bir zeminde buluyoruz kendimizi. Mazlum geçmişimiz, beraat etmiş bir geleceğe sahipliğimizin garantisi olmuyor. Yeni iyilik yollarına alışmanın, yeni kötülük sebepleriyle mücadelenin başlıca engeli artık kendi oluşturduğumuz bir tür muhafazakârlık olabilir.

Karakoç’un, en çok sevdiğim şiirlerinden biri olan “Köşe”nin mısralarında dile geldiği gibi: Geleceğin kara gözlü zalimlerinden olmak istemiyorsak, geçmiş zaman içinde yan gelip yatmamak zorundayız.

Aksi takdirde, daha ne kadar koruyabilir Pınar sesindeki umut ve iyimserlik tonunu... Bu aslında hepimizin sınavı.

Müfredat’ın yeni sayısı

Yayımlanan, okunan, tartışılan, eleştirilen kitapların hâlâ var olduğuna, genç yazarların bu varlığı ortaya koymak için gecesini gündüzüne katarak çalıştığına tanık olmanın verdiği umudu yazmadan geçemeyeceğim. İki yıldır Ankara’da, Abdullah Başaran’la birlikte iki aylık kitap dergisi Müfredat’ın editörlüğünü yürüten M. Fatih Kutan, derginin 12. sayısını gönderdi. Şimdiki zamanın taleplerini ciddiye aldığı için geleceğe yürüme şansı yüksek, zengin içerikli, özenli bir dergi, Müfredat. Derginin isminin seçimi üzerine şöyle yazıyor Kutan: “Hazır müfredatlara karşı alternatif okuma açıları sunmak istediğimiz için, dergimizin adı ‘Müfredat’ olsun istedik. Başka türlü müfredatlar da mümkün, bunu anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz.”

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89