• BIST 104.123
  • Altın 145,971
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1702
  • İstanbul 21 °C
  • Diyarbakır 28 °C
  • Ankara 22 °C
  • İzmir 24 °C
  • Berlin 13 °C

Parlayan ışığımıza ne oldu?

Hüseyin Gülerce

Bir seçim öncesinde, siyaset alanında ve “hükümet-cemaat” tartışma düzleminde, hepimizi rahatsız etmesi gereken asıl problem, toplumsal mutabakat zeminlerinin büyük zarar görmeye başlamasıdır.

Siyaset, bizdeki yapısı gereği zaten bir ak-kara mücadelesidir. 11 yıllık AK Parti iktidarının doğru yaptığı, yararlı olduğu hiç mi bir hizmet yoktur? Yoksa eğer, bu iktidar üç dönemdir artan oranlarda neden iktidarda kalıyor? Yine, muhalefetin bütün eleştirileri yıkıcı mıdır, haklı oldukları tek bir konu yok mudur? Hükümeti eleştiren herkes art niyetli midir? İktidarı, muhalefeti ile partilerin, sivil toplum kuruluşu, gazeteci, yazar, akademisyenlerin, sivil-asker bürokratların, yüksek yargıçların kimsenin eğrisi yok mudur? “Eğrime eğri dersen, eğerim seni ha…” tavrı bir çözüm müdür?

Yeni sivil, demokrat bir anayasa yapma fırsatını nasıl da heba ettik. Anayasa uzlaşma çabaları bir mutabakatla sonuçlanabilseydi, belki de bugünkü anaforun içine yuvarlanmayacaktık. Ama olmadı, başaramadık. Şimdi öylesine birbirimizi dinlemez, hoş görmez ve boyun bükme histerisine kapıldık ki, sadece galibiyeti, yenmeyi düşünüyoruz. Sonuç ne olursa olsun, böyle giderse, böyle birbirimizin yüzüne bakamaz hale geldikçe kazanan olmayacak. Hepimiz, ülkemiz, insanımız kaybedecek. Bu saatten sonra bir ümit var mıdır bilmiyorum. Ancak biliyorum ki, kılıç şakırtılarından, “durunuz, yapmayınız” feryatları duyulmuyor. Ama tarihe not düşmek de kalemlerin sorumluluğudur.

Bu saatten sonra kimin haklı olup olmadığının bir faydası yok. Yine de umutla sormadan edemiyorum; bu saatten sonra itidal, sağduyu, sekine, sükût devreye girebilir mi? Çekilmiş kılıçlar kınına dönebilir mi? Öfke, nefret, intikam, bitirme hamleleri; bir aklıselim, şefkat, affetme, muhabbet meltemi ile sınırlandırılabilir mi, frenlenebilir mi, durdurulabilir mi? Durdurulamazsa şayet, tamiratı, belki yıllar alacak bir tahribat söz konusu.

Bu gerilim ve kutuplaşma hali bugünün meselesi değil. Darbe dönemleriyle, gençliğin çatıştırılmasıyla, tutuşturulan yangınlarla büyütülen Türk-Kürt, Sünni-Alevi, laik-dindar ayrımlarıyla kin ve nefret tuzaklarına çekildik. Millet bünyemizde yaralar açıldı, zaaflar oluşturuldu. Bunların üzerine tuzaklar kuruldu, planlar yapıldı, oyunlar oynandı. Bölgemiz, etrafımız hallaç pamuğu gibi atıldı. Mısır, Suriye, Irak, Libya kan gölüne döndü. Şu anda milletçe biz de endişeliyiz. Kapımızdaki tehlike bertaraf edilebilmiş değil. Şu 30 Mart’a kadar geçecek 40 gün bile, kazasız belâlısız atlatmak için dua dua yalvardığımız ne uzun bir zaman dilimi oldu. Yerel seçimlerden dört ay sonra da Cumhurbaşkanlığı seçimi var. Önümüzdeki beş ay, yüksek tansiyon altında biter mi? Giderek artan kutuplaşma, gerilim -Allah muhafaza- provokasyonlarla, suikastlarla tırmandırılırsa, ya hayati organlara pıhtı atma tehlikesi doğarsa? Bindiğimiz dalı kesiyor olma endişesi, şu anda makul çoğunluğun kimyasını bozuyor.

Yaşadığımız bir kâbus olmalı. Daha aylar önce, farklılıklarımızın zenginlik olduğunu, bir arada yaşamanın erdem olduğunu konuşuyorduk. Birbirimizi dinleyelim, anlamaya çalışalım, uzlaşmamız lazım, diyorduk. Bu ülke hepimizin, kimse kimseyi bu topraklardan söküp atamaz, gelin birbirimizle uğraşmayı bırakalım, hayırda, iyiliklerde, refah ve huzur için beraber olalım, diyorduk. Ne oldu böyle bize? Ne oldu da Sayın Cumhurbaşkanı; “Bir zamanlar çok parlayan ışığımız, aynı parlaklıkta değil bugün…” diye iç geçiriyor? Bir daha düşünelim…

Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89