• BIST 96.400
  • Altın 144,302
  • Dolar 3,5616
  • Euro 4,0009
  • İstanbul 17 °C
  • Diyarbakır 17 °C
  • Ankara 9 °C
  • İzmir 19 °C
  • Berlin 16 °C

Paris'ten Diyarbakır'a; ben bu kurşun sesini nerde olsa tanırım

Celal Başlangıç

Paris'ten Diyarbakır'a; ben bu kurşun sesini nerde olsa tanırım

Yüzlerinde endişe vardı, şaşkındılar, "Bu bizim başımıza nasıl geldi" diye soran gözlerle bakıyorlardı, kiminin kirpikleri iki damla gözyaşıyla ıslanıyordu.

Bazıları bir kırmızı gül, bir demet çiçek bırakıyor; duygularını, düşüncelerini bir pankart, bir döviz yapıp asıyor, kimi de mum yakıyordu.

13 Kasım'da 130 kişinin öldürüldüğü Paris Katliamı'nın üzerinden neredeyse 15 gün geçmişti ama IŞİD'ci vahşilerin cafe, konser salonu, stadyum gibi saldırdığı tam altı noktada günlerdir olduğu gibi yine toplanmıştı Parisliler. Bir ibadet yapar gibi Cumhuriyet Alanı'ndaki anıtın üzerine kocaman bir pankart asmışlardı:

(Parisliler "Yine de Korkmuyoruz" diyor Cumhuriyet Anıtı'na astıkları pankartlarda) 

"Yine de Korkmuyoruz!"

Fransız Devrimi'nin simgeleri "Eşitlik, Kardeşlik, Özgürlük" figürleriyle bezenmiş anıtın üç bir yanı bir katliama karşı "savrulur ama batmaz"ın çığlıklarıyla bezenmişti.

Bunca ölüme karşın anıta bıraklan mesajlarda insanlığın bütün farklılıklara inat, barış içinde bir arada yaşama kültürünün bir yansımasıydı.

Bir dövizde "Barışa Çağrı" başlığının altında hiç de bir dine mensup insanların başka bir dine mensup insanlar tarafından öldürüldüğüne ilişkin en küçük bir nefret duygusu yoktu:

"Biz Yahudiyiz, biz Hıristiyanız, biz Budistiz, biz Müslümanız, biz Ateistiz. Biz insanlığız. Savaşa , barbarlığa ve sonsuz intikama hayır!"

Bir başkasında geleceğe ilişkin umut vardı:

"Fransa çok güzel. Çünkü bu şiddetten korkmayacak, tüm farklılarıyla birlikte demokrasiye devam edecek."

Bir başka pankart:

"İnsanları öldürebilirler ama insanlık asla ölmeyecek!"

Kimse bir nefret duygusuyla parçalamamıştı bir Müslümanın anıta bıraktığı yazıyı:

"Benim İslamım aşktan, benim İslamım barıştan, benim İslamım dayanışmadan söz ediyor. Dini ne olursa olsun, bütün insanlar aynı şekilde doğmuştur."

Paris'in Cumhuriyet Alan'ndaki tanıklığımızı Ankara'da 102 kişinin yaşamını yitirdiği 10 Ekim katliamının ardından birkaç gün süren küçük anmalarla, bırakılan çiçekleri tekmeleyen vahşilerle, AKP'li belediyenin sanki kendi utanç izlerini silmek istercesine İstasyon Alanını yıkayıp süpürmesiyle karşılaştırınca"çağdaş uygarlık düzeyine varmak için daha çok yolumuz var" diye düşünmeden edemiyor insan.
(Fransa'da yaşayan DİDF'liler Paris ile Ankara katliamlarını buluşturdu)

GAZETECİLERE TUTUKLAMA, BARO BAŞKANINA SUİKAST

"Kendi ülkesinin" uçakları tarafından 1990'lı yıllarda bombalanan Şırnak köylülerinin davasından, Cizre'deki eli kanlı JİTEM örgütlenmesinin katlettiği 21 köylünün, Roboski'de yine "kendi ülkesinin" uçakları tarafından katledilen Roboskili Kürtlerin, bu yılın 16 Ağustos'undan bu yana sokağa çıkma yasağı ilan edilen, kentleri kuşatan, mahalleleri, sokakları tanklarla, toplarlarla bombalayan, Özel Harekatçılarla kendi insanlarına savaş açan, keskin nişancılarla sivil halkı öldüren bir devlet olma anlayışına karşı yıllardır birimiz hukukçu, diğerimiz gazeteci olarak mücadele ettiğimiz bir yoldaşımı, Tahir Elçi'yi kahpe bir suikastte yitirmenin haberiyle başlamıştım 28 Kasım Cumartesi sabahına Paris'te. Bu acıyı 130 kişinin katledildiği Paris''in Cumhuriyet Alanı'nın çevresindeki yas noktalarına kadar taşımıştım.

Zaten 26 Kasım'da ulaştığımız Paris'te ilk vahim haber gelmişti. Gazeteci dostlarım Can Dündar ve Erdem Gül, sadece gazetecilik yaptıkları için tutuklanmışlardı. Daha bu haberin vahametini binlerce kilometre uzakta yaşarken başka bir felaket haberi gelmişti; Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi öldürülmüştü...

İki gündür Paris'te ve Strasbourg'da düzenlenen söyleşiler için EMEP Genel Başkan Yardımcısı ve Barış Bloku Eş Sözcüsü Nuray Sancar'la birlikte DIDF (İşçi ve Gençlik Dernekleri Federasyonu)'in konuğu olarak Fransa'daydık ve iki gün üst üste Türkiye'den aldığımız haberlerle hem şaşkına dönmüş, hem de derin bir acıya düşmüştük.

BAYRAK YERİNE SÜTYEN VE DON

Paris'in 35 kilometre uzaklıktaki banliyösü Grigny'deki "Sofra Market" ve "Sinem Pastanesi"nin üst katındaki salonda da, DIDF'in Paris'teki merkezinde de, Strasbourg'daki Marcel Marceau Kültür Merkezi'ndeki panellerde de özellikle Türkiye'den göçmüş sosyalistlerin, işçilerin, eğitim için gelmiş öğrencilerin tek bir kaygısı vardı:

(Paris'teki söyleşide Barış Bloku Eş Başkanı Nuray Sancak, DİDF Başkanı Özgür Çolak ile beraber)

"Türkiye nereye gidiyor?"

Sadece doğup büyüdükleri ülkeden değil, yaşadıkları ülkeden de endişeliydiler. Çünkü Türkiye'de sokağa çıkma yasakları, gazeteci tutuklamaları, siyasal suikastler dönemi yaşanıyordu.

Fransa'da siyasal İslam'ın saldırısı, bunu fırsat bilen iktidarın özgürlükleri kısıtlaması, gelir dağılımındaki eşitsizlik, işsizlik, yoksuzluk, farklı olanların ötekilenmesinin vardığı son nokta, IŞİD'den duyulan endişe, egemenlerin yaşanan krizi yanlış yorumlaması sonucu varoşlarda iktidar tarafından desteklenen"camileşme" politikaları, Türkiye'den göçen eski tüfek sosyalistlerin çocuklarından bazıların kökten dinci eğilimlere ilgi duymasının yarattığı endişe dile getirilen ortak duygulardı.

Cezayirli, Tunuslu, Faslı imamların elindeki camileri "isyanı bastırmak"duygusuyla toplumsal uçurumları kapatmak yerine sadece para yardımı yapmayı kolay bir çözüm yolu olarak gören Fransız devleti eleştiri oklarının hedefindeydi Paris'teki toplantılarda.

Salonda bulunan ve Paris'te işinsanı olan bir kadın, 2012'nin Mart'ında Tohlose'da önce üç askeri ardından da bir Yahudi okulunu basıp üçü çocuk dört kişiyi öldüren 20'li yaşlardaki Muhammed Merah'ın olaydan çok kısa bir süre öncesine kadar komşusu olduğunu anlatıyor:

"Babası Cezayir kökenli Arap'tı. Annesi Portekizliydi. Sosyal yardımla geçinen bir aileydi. Komşu olarak çok yakındık. Kardeşleri içeri girer çıkardı esrar, eroin satışından. Muhammed de bu suçlara karışmıştı. Evimize gider gelirdi, sonra İslamcı terörist olarak çıktı karşımıza.

Kimileri Irak işgali ve ardından gelen 11 Eylül saldırısının sonrasında Fransa'ya yansıyan İslamifobi'nin 2002-2004 yılları arasında yaşadığı süreci "kırılma yılları" olarak değerlendiriyor, özellikle Paris'in gettolarında İslamcılığın çaresizlikten bir modaya dönüştüğünü anlatıyordu.

Kabul etmek gerekir ki, Fransa'daki iktidar da yaşanan süreci, Paris katliamını bir fırsat olarak değerlendirip ilerici, muhalif, emekçi sınıflar üzerinde bir baskı unsuru kullanmayı başarmıştı. Hatta neredeyse Türkiye'de 7 Haziran seçimleri sonrasında yaşanan "Bayrağını al da gel" kampanyasına benzer çağrılarla milliyetçiliği yükseltip her eve, her işyerine bir bayrak asılmasını hedeflemişti. Yaklaşan Fransa seçimleri de sürecin daha ağır yaşanmasına yol açmıştı.

Elbette sosyalistinden anarşistine, ekolojistinden entellektüeline birçok kişi milliyetçi duyguların ayaklandırılmasına, ayrımcılığı, ötekileştirmeyi körükleyen bu anlayışın yol açacağı politikalara karşı tepkisini geliştirmekten geri durmadı, hatta bazıları da sosyal medyada görüntülerini paylaştıkları bir protesto biçimini seçti; kırmızı, mavi, beyaz bayrak yerine aynı renkleri taşıyan sütyenlerini, donlarını evlerinin camlarına, balkonlarına asma yolunu tercih etti.

(Paris'in Cumhuriyet Alanı hala insanların akınına uğruyor)

BOMBA, KELEPÇE VE KURŞUN SESİNİ TANIYORUZ

Türkiye'de Can Dündar ve Erdem Gül tutuklanırken, Tahir Elçi'nin hunhar bir suikaste kurban gittiği haberi gelirken anladım ki yaşanılan olaylardan anında haberimiz olsa bile uzağında olmak daha bir koyuyor insana.

Hemen ulaşamamak, bir şey yapamamak, sadece acıyı, kederi uzaktan yaşamak insanları daha derin endişelere yöneltiyor. Beş gün boyunca Paris'te, Strasbourg'da sürekli birlikte olduğum dostlarda da aynı duygunun yaşandığını gördüm.

Paris'e vardığımız gece Can Dündar'la Erdem Gül sadece ödüllük gazetecilik yaptıkları için tutuklanmış, bir gün sonra Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi öldürülmüştü.

Bütün bu yaşananların kederiyle bir cumartesi sabahı IŞİD çetelerinin öldürdüğü 130 kişiyi anmak için Paris'in Cumhuriyet Alanı'na giderken DIDF'li yoldaşlar yanlarında 10 Ekim'de yine aynı katiller tarafından öldürülen 102 kişinin fotoğrafı olan bir posteri götürüyorlardı anıta koymak üzere. Posterin üstünde "Ankara'dan Paris'e dayanışma", altında ise "Biz sadece barış istedik" yazıyordu.

Ankara'da katledilenlerle Paris'te katledilenler bir anıtın çevresinde bırakılan çiçeklerin, asılan pankartların, posterlerin, dövizlerin, yakılan mumların arasında buluşuyordu.

7 Haziran seçimlerinden bu yana yaşadığımız birkaç aydan çok öteye gitmeye gerek yok.

Suruç'tan Ankara'ya, oradan Paris'e uzanan bir çizgide patlayan bombaların sesini biz zaten tanıyorduk.

Sadece Cumhuriyet'ten Can Dündar'a, Erdem Gül'e geçtiğimiz perşembe gecesi takılan değil, birkaç hafta öncesinde Van'ın Erciş ilçesinde DİHA'dan İdris Yılmaz'a, JİNHA'dan Vildan Atmaca'ya takılan kelepçenin sesini de biz zaten tanıyorduk.

Bu ülkenin vicdanı, adalet duygusu, barış umudu Amed'in kadim avukatı değerli hukukçu Baro Başkanı, onlarca yıllık dostum Tahir Elçi'ye de sıkılan kurşunun sesini biz zaten tanıyorduk.

Aynen, bakmayın tek tek toprağa verdiğimize, bugün hala yaşayan dostlarım Yusuf Hayaloğlu'nun yazdığı, Ahmet Kaya'nın söylediği gibi:

"Diyarbakır ortasında vurulmuş uzanırım,
Ben bu kurşun sesini nerde olsa tanırım"

(Haberdar)

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89