• BIST 97.533
  • Altın 145,781
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • İstanbul 18 °C
  • Diyarbakır 20 °C
  • Ankara 12 °C
  • İzmir 18 °C
  • Berlin 18 °C

Örgüt(lülük) aynasından Zana meselesi

Vedat İlbeyoğlu

Bir tarafında, Güney Kürdistan’ın Irak merkeziyle yaşadığı gerilim ve derinleşen çatlaklar… ABD’nin de yönlendirmesiyle Güney’in Türkiye’ye doğru itilmesi...

Petrol ve gaz anlaşmalarıyla ekonomik boyutu daha da şekillendirilmeye başlanan, geleceğe dönük angajmanlar…

Güney’in, Bağdat yönetimiyle açılan mesafesini Türkiye’ye dönerek telafi etme süreci…

Bir tarafında, Suriye’deki Kürt muhalefetini ABD şemsiyesinde ve Türkiye koruculuğundaki denkleme dahil etme hesapları…

Barzani ve Türkiye yakınlaşmasını zorunlu kılan bir süreç bu.

Ama PKK bu sürecin içinde bir şekilde “halledilmesi” gereken bir aktör durumunda. Suriye’deki mesele de dahil, sözkonusu yakınlaşma süreci ve geleceğe dair kurguların güvencesi için, bugünkü gerçeğiyle PKK, “ayrık” bir eleman pozisyonunda... Türkiye’de-Kuzey’de, Güney’de ve de Suriye’deki duruşuyla…

***

Her aktör kendi cephesinden kendi zaviyesinden bir arayışa girmiştir. Doğrudur, uzun süre böyle götürülemeyecek, bu haliyle idare edilemeyecek bir profildir bugünkü. İçinde bulunduğumuz bu konsept çözülecektir, kaçınılmazdır bu. Ama sorun, bu çözülmenin, bu arayışların nasıl bir sonuç üreteceğidir. Hangi çözüm? Kimin çözümü? Ve her ‘çözüm’ denilen gerçekten çözüm müdür?

Güney, kendi selameti için, yakın vadedeki geleceğini aynı eksende kurgulamaya yöneldiği Türkiye’yle angajmanlarını ve Irak merkezinden uzaklaşmasını telafi edecek bir “çözümü” önermekte Kuzey’e. Kendince daha ‘reel’ görüyor bunu. Ve bu da, AKP Hükümeti’yle de endeksli, onun rezervlerine (ki bu daha önceden MGK’nin de kabul ettiği, kolektif hakların reddi temelinde tarif edilmiş bir çerçeveydi) razı olmayı salık veren bir yaklaşımı gerektiriyor. Güney liderlerinden de sıkça duyduğumuz, “Hükümete güvenin” söylemi, böylesi bir politik tasavvurun bir parçası oluyor herhalde.

Peki, “Başbakan’a güvenelim” derken, Leyla Zana da böylesi bir politik açıyı mı dillendiriyordu acaba?

Bilemeyiz…

Bildiğimiz, Zana’nın son çıkışı ve Başbakan’la görüşmesi sürecinin, Hükümetin ‘çözüm’ politikasının belirleyici kodlarını bir kez daha sergilemiş olduğudur.

***

Baştan belirtelim ki, Zana’nın iyi niyetinden, barışçıllığından elbette kuşku duyulamaz. Ona, örnek olsun, aşağılık “Zanaks” benzetmesiyle saldıran iflah olmaz ırkçıları rahatsız eden de bu barışçıl tutumudur zaten. Yine, Hükümet çevresinin bütün manipülatif çabaları da Zana’dan bir “hain” çıkarmaya yetmez, yetmeyecektir. Hem Zana ve hem de Kürt hareketi buna uygun çiğliği çoktan aşmışlardır artık.

Ama sorgulanacak, tartışılacak bir şey yok mudur? Var elbette. Yapılıyor da zaten. Zana’nın girişimi, niyetinden bağımsız olarak, Kürt sorununda karşıt güçler arasındaki mücadelenin nesnelliği içinde, farklı bağlamlara açık olmuştur.

Öncesinde; AKP ile BDP’nin Kürt vekilleri arasında çok fark görmemesini, “Duyguda Kürt” AKP’li vekillere bu ölçüde bir “iltifatı”, AKP ve BDP ile kendisi arasına adeta eşit mesafe koymuş olmasını, geçelim… Hele ki üzerlerinde Roboski’nin laneti buram buram tüterken daha, AKP ve başta Başbakan, Zana’nın bu “güvenelim” iyimserliğini, bu abartılı jestini hak ediyorlar mıydı? sorusunu da bir tarafa bırakalım…

Gelelim görüşmeye…

***

Başbakan’la görüşmesinde, Zana’nın ileri sürdüklerinin, Kürt hareketinin zaten önerdiği ve ama Hükümet’e hiç de hitap etmeyen talepler olduğu açık. Bu bile, Zana’nın Hükümet’le bir danışıklılık içinde olmadığını göstermeye yeter herhalde. Ama bir Hükümet yetkilisinin, onun savunduğu talepleri kabul edilmez bulduğu halde, “Zana gibi düşünenler bize yakındır” diye açıklama yapması, başka bir hassasiyetin ifadesi oluyor yine de.

Yine, bizzat Başbakan, söz konusu görüşmeden hemen sonra katıldığı bir toplantıda, PKK ve BDP’ye rutin küfürlerini ettikten sonra, isim vermeden ama Zana’yı kastederek, “Bu parti içinde yanlışları görenler terörün kanlı yüzünü görenler çıkıp cesaretle doğruları söylüyor” diyebiliyor.

Zana’nın çok diyaloğcu bulduğunu söylediği Başbakan’ın görüşmeden çıkardığı sonuç bu oluyor işte. BDP’nin taleplerinden pek bir farkı olmayan taleplerini anmıyor Zana’nın, ama ona ayrı bir inisiyatif olma eğilimini atfedip öne çıkarıyor ve “bakın yanlışları gören cesurlar da var” diyor. Zana, BDP’yle aynı şeyleri söylüyor ama talepleriyle değil de ‘ayrı duran imajıyla’ dikkate değer bulunuyor, Başbakan tarafından. Bu, dediğimiz gibi, devletin Kürt politikasına dair o malum kodları da sergiliyor. Örgütsel bir muhatap zinhar istenmiyor. En hassas olunan nokta da bu zaten. Önemli olan, 30 yıllık mücadeleyle biriktirilen, şekillendirilen PKK eksenli birikimin ifadesi olan legal-ilegal örgütsel realitenin muhatap alınmaması oluyor. Dert, kaygı bu oluyor…

***

Zana’nın görüşme sonrası söylediği, “görüşmenin kimler arasında olduğu önemli değil…” sözü, tam da burada tartışılmaya değer bir belirleyici nokta oluyor aslında. Hayır, görüşmenin kimler arasında olduğu çok çok önemlidir çünkü. En azından devlet ve hükümet, Zana gibi düşünmüyor.

Çünkü “yeni-çözümsüzlük”, epeydir, Kürt siyasal hareketinin muhatap kabul edilmemesi üzerinden düğümlenmektedir. Evet, Kürt sorununun adı bile telafuz edilmemiştir yıllar yılı. Ama 90’lı yılların ortalarından itibaren, yarım ağız da olsa sorunun varlığı kabul görmekte ama bugün AKP’nin yaptığı gibi, muhatap tanınmamaktadır. Hele ki örgütlü, kurumsal muhatap!

Örgüt ve örgütsel birikim en kilit halkasıdır sürecin.

Çözüm beklentisini büyütürken, Kürdün örgütlü birikimini, örgütlü kazanımlarını yok sayarak etkisizleştirmek, gereksizleştirme duygusu yaratmak… “Bu savaşa, bu mücadeleye, bu örgüte, bu örgütlülüğe gerek yok; zaten talepler peyder pey karşılanmakta…” Dayatılan budur!

***

Bırakalım bugünkü gibi taleplerin kıyısından köşesinden didikleniyor oluşunu, tam olarak karşılanması halinde bile, örgütlü birikimin tasfiye edilmişse, geleceğin güvende değil demektir. Örgütlü birikimden kastımız, silahlı mücadele değil sadece, bütün bir örgütlü mücadele tarihinin biriktirdikleridir. Zira KCK operasyonlarında da görüldüğü üzere, tasfiye edilmek istenen de, sadece silahlı yapı değil, bütün bir örgütlü harekettir.

Taleplerin karşılanması ile örgütlü birikimin tasfiyesi biribirinin koşulu olabilir mi? Bugün devlet stratejisinin en net olan boyutu böylesi bir koşullandırmadır işte: Sana Kürtçe tv, Kürtçe seçmeli ders veriyorum, yarın bu anadilde eğitime de varabilir, o halde örgütlü-siyasal varlığında ısrar etmenin ne anlamı var?!

Oysa her şeyin başıdır örgüt-lülük!

Gün gelir, silah da gereksizleşebilir, gereksizleşecektir de mutlaka. Peki ya yaratılmış örgütlü değerler, birikimler, kazanımlar, kolektif siyasal düzey?...

Bugün sistemin geleceğine dair yatırımı ve kırmızı çizgisi bu örgütlülüğü tasfiye etmektir işte. Zana çıkışının Hükümet ve devlet mahfillerindeki bütün anlam ve önemi bu hedefe dair ne ölçüde kullanılıp kullanılmayacağıdır, maalesef…

  • Yorumlar 3
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89