• BIST 107.212
  • Altın 151,644
  • Dolar 3,6838
  • Euro 4,3281
  • İstanbul 25 °C
  • Diyarbakır 23 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 25 °C
  • Berlin 13 °C

Ölüm sınırına gelindi

Nabi Yağcı

Son günlerin heyecanlı konuları dikkatleri Kürt meselesiyle bağlı konulardan bir süreliğine bile olsa uzaklaştırdı. Oysa tehlike işaretleri artıyor. Açlık grevleri ölüm sınırına vardı.

Son günlerin tartışmaları kuşkusuz çok önemli. 28 Şubat’ın asker kanadına dönük soruşturma ve gözaltılar sivil kanadın sorumluluğu sorununu da kaçınılmazlıkla gündeme getirdi, şimdi bu tartışılıyor. Tartışılması da gerek.

Tekrarda fayda var; asker ağırlıklı da olsa tahakküm ilişkileri sivil kesim içinde belirli bir rıza tesisi, yani gönüllü destek sağlayamadığı sürece başarılı olamaz. Burada kamuoyu için “kandırma”, “mobilize etme” faktörü devreye girse de sözkonusu olan demokrasi olunca kimse masum değildir. Kandırılmış olmayı tesbit etmek elbette yeni kandırılmalara karşı uyanıklığı davet edeceği için önemlidir ama bu durum hiç birimizi demokrasi etiği açısından sorumluluktan kurtaramaz.

Özellikle solun ve aydınların 28 Şubat’taki duruşlarını vicdanlarıyla baş başa kalarak yeniden gözden geçirmeleri gerekiyor. 12 Eylül süreci boyunca, İslami çevrelerden gelen birkaç istisna direniş dışında demokrasi için esas olarak sol direndi ve mücadele verdi. Buna rağmen verdiğimiz bu mücadelenin yetersizliğini, yanlış odaklanmalarını bugün eleştiriyoruz; ama 28 Şubat’ta, tümü değil ama solun geniş bir kesiminin militarizme karşı tutum alamayışı ve hatta dolaylı desteği 12 Eylül sürecinde solun vermiş olduğu bu mücadelenin kazanımlarını gölgelediği gibi bugün de bu çevrelerin dünkü yanlışlarını savunmaya devam ettiklerini görüyoruz. Solun bu zafiyeti, geleneksel yanlışlarına paralel 12 Eylül darbesinin sol üzerindeki ağır fizik ve moral tahribatıyla alakalıdır.

Hem solun hem demokrasinin geleceği açısından bu yüzleşmeleri cesaretle ve hakkını vererek yapmalıyız.

Darbeye adını veren meşhur 28 Şubat tarihli MGK’da, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde yapılan değişiklikle tehdit önceliğinin bölücülük değil irtica olarak değiştirilmesi kimsenin aklını karıştırmamalıdır. Asker açısından son derece akıllıca bir taktik idi bu, bu taktik İslami çevrelerle Kürt hareketini ayrıştırma taktiğiydi ve başarılı da oldu. Çok önce işaret ettiğim gibi, PKK yönetim kademeleri de ve hatta Öcalan da askerin AK Parti’yi tasfiye edeceğine yakın zamana dek inandı (veya inandırıldı) ve stratejilerini “anti-AKP” üstüne oturttular. Oysa, MGK kararına rağmen faili meçhullerin en yoğun biçimde bu tarihlerde yaşandığını unutmamak gerek. Devamında Bayrak ve Cumhuriyet mitinglerinde anti-Kürt, anti-PKK propagandasının yükseltildiğini de...

Kısacası 28 Şubat süreci çok yönlü ve iyi hazırlanmış bir operasyondu. Bu operasyon planının “bin yıl” süremeyip başarısızlığa uğraması ise 12 Eylül’den ders çıkaranların, sivil demokrasiyi koruma kararlılığı ve 27 Nisan muhtırasına direnmeleriyle mümkün olabildi.

12 Eylül, 28 Şubat üstüne yargı/hukuk yoluyla başlayan yüzleşme sürecinin sivil otoriteyi daha da güçlendirdiğine kuşku yok. Avrupa basını da meseleye böyle bakıp gelişmeleri ilgiyle izliyor. Sivil otoritenin temelleri sağlam bir hukuk düzeni üzerine oturması ise henüz gerçekleşebilmiş değil. Bu durum iki yönlü bir tehlike yaratıyor. Birincisi sivil otoritenin mevcut anti-demokratik hukuka dayanarak çoğunluk otoritarizmine kayması ve ikincisi başka biçimler altında olsa bile askerî otoritenin yeniden mevzi kazanıp sivil otoriteyi zayıflatması.

Her iki tehlikeli yönelişe yol açacak faktör ise açık ki Kürt meselesidir.
Kürt meselesinde güvenlikçi çözümlerin öne çıkması ve bu yolun esas politika olarak kabulü kaçınılmaz olarak askerî otoritenin yeniden sivrilmesini getirecektir. Bu durum ya askerî otorite ile sivil otoritenin yeniden bütünleşmesi biçimini alacak ve doğacak “otoritarizm” demokrasiyi tehdit edecek ya da askerî otoritenin sivil otorite aleyhine gelişmesine yol açacaktır.

Her an kötü haber gelebilir...

Son günlerin heyecanlı gündemi Kürt meselesinde içine girilen momenti unutturuyor. Oysa kaygı verici işaretler var. Öcalan üstündeki tecridin kaldırılması talebi ve KCK operasyonlarını protesto için cezaevlerinde ve dışında, Strasbourg’da başlayan açlık grevleri sağlık açısından tehlike sınırını çoktan aştı, 45 günü buldu ve ölüm sınırına dayandı. Umarız olmaz ama her yeni gün kötü bir haberle karşılaşabiliriz. Her an bir can yitebilir.

PKK eylemleri için kritik zamana, bahara girildi. KCK operasyonlarına yanıt için sert eylemler gündeme gelebilir. Açlık grevlerinde ölümler olursa bu durum ortamı vahim derecede gerecektir. Toplanacak Kürt Konferansı’nda, eğer doğruysa PKK’ye silah bıraktırılacağı ihtimali üstüne yapılan hesaplar da bozulabilir.

Açlık grevlerini sonlandırabilmek için mutlaka acilen hareket geçilmelidir. Bu ise ancak Öcalan üstündeki tecridin kaldırılmasıyla mümkün olabilir.

Vakit az...

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89