• BIST 83.067
  • Altın 146,530
  • Dolar 3,7912
  • Euro 4,0490
  • İstanbul 2 °C
  • Diyarbakır 3 °C
  • Ankara -7 °C
  • İzmir 4 °C
  • Berlin 2 °C

Ölenler ölmüş olsa da...

Hidayet Şefkatli Tuksal

Geçtiğimiz perşembe çok şiddetli bir griple boğuşuyordum ancak cuma-cumartesi günü Mardin’de yapılacak olan bir sempozyumu izlemek üzere önce uçakla Diyarbakır’a gittim, sabah da minibüsle Mardin’e geçtim. Diyarbakır uçağına binerken, eşofmanlı ve sırt çantalı, küçük oğlumun yaşlarında birkaç gencin konuşmasına şahit oldum. “Sen de mi kaydırmasın” diye soruyordu sarışın bebek yüzlü olanı esmer gence. Verilen cevaplardan, orada birbirini bulmuş bu gençlerin komando birliklerinden güneydoğuya, yani sıcak çatışma alanına kaydırılan askerler olduğunu anladım. O bebek yüzlü sarışın çocuk, katılacağı birliğin bulunduğu yere gidecek yol olmadığı için helikopterle “atılacaklarını” söylüyordu arkadaşına. Yolu bile olmayan bir dağ başına “atılacak” bu çocuk için içimde bir yerler “cızz!” etti aniden. Ancak çocuk yüz hatlarındaki gerginliğe rağmen sakin görünüyordu, ben de herhâlde bunun eğitimini almışlardır diye düşündüm. Sonra uçağa bindik. Yanıma oturan bir başka asker çocuk, emniyet kemerini orasından burasından çekiştirip, bir türlü nasıl bağlanacağını çözemeyince, uçağa ilk defa bindiğini anladım. Sarışın çocuk iki arkamda çaprazıma oturmuştu. Uçak kalkmaya hazırlanırken, aralarda hızlıca gidip gelen bir hostesi durdurdu ve bir şeyler söyledi. Onun ne dediğini duymamıştım ancak hostesin verdiği cevaptan, çocuğun uçaktan korktuğunu ve bayılma endişesi içinde olduğunu anladım.

İşte o an, içimdeki “cızz!” sesi büyüdü, büyüdü, ta yüreğime kadar işleyen bir acıya dönüştü. Demek uçakta bayılmaktan korkan bu çocuk, birliğine havadan helikopterle atılacaktı... Uçağa baktım, gerçek o kadar çıplak ve aleni şekilde ortadaydı ki... Uçağın diğer yolcuları, yani bizler; yaşını başını almış, işlerinde güçlerinde, iyi kötü bir düzen tutturmuş olanlar, hayatlarımıza rahat rahat devam edebilelim diye, bu “uçaktan korkan ana kuzuları” Allah’ın bilmem hangi dağında PKK yolu gözleyecek ya da operasyona çıkacaktı öyle mi? O an içimden bin tane bela okudum bu horoz dövüşünün patronlarına, önderlerine, siyasetçilerine, hepsine, hiç ayırt etmeden tümüne... Koskoca Türkiye Cumhuriyeti, tek günahı 18 yaşına gelmek olan bu çocuklarla vatanı koruyacaktı, PKK ise gene bu yaşlarda çocuklarla vatanseverlik saldırıları düzenleyecekti ölümüne... Sonra bir gün, o er ya da geç “gelecek” olan bir gün “barış” yapılacaktı; birileri barışın önderi, kahramanı, ıvırı zıvırı olacaktı ama bu gencecik, daha hayatın ne olduğunu bile anlamamış çocuklar o dağlarda canlarını, kanlarını vereceklerdi, öyle mi? Uçak yolculuğum boyunca bir yandan Allah’a onları koruması için dua ederken, bir yandan da bu dövüşün patronlarına bela okumaya devam ettim...

Sabah Mardin’e geçtim. Nasıl bir apartmanlaşma bu Allah’ım? Bahçeye bile lüzum görmeyen, hemen arkadaki apartmanın tam önüne, onun bütün ışığını kesme pahasına dikilmiş beton bloklar... Bu gidişle caddeler yüksek duvarlı birer koridora dönüşecek ve insanlar sokaklarda bile klostrofobi duygusundan kurtulamayacaklar. Toplantının yapılacağı otele bu duygularla vardığımda içim daralmıştı anca karşılaştığım dost ve tanıdık yüzlerle sıkıntım biraz hafifledi. Burada Hrant Dink Vakfı, Mardin Tabipler Odası, Mardin Barosu, Mardin Sinema Derneği, Turabdin Süryani Kültür Derneği ve Mardin KAMER’in işbirliği ile düzenlenen “Mardin ve Çevresi Toplumsal ve Ekonomik Tarihi” adlı uluslararası bilimsel toplantıyı izledik iki gün boyunca. Beş oturum hâlinde gerçekleşen toplantıda, açılış konuşmasından başlayarak, bir Müslüman olarak zor anlar yaşadığım pek çok konuşma dinledim. Rakel Dink önümde oturuyordu ve bir yazıklanma ritmiyle iki yana durmaksızın sallanan başından, anlatılanları bizden çok daha fazla can evinde hissederek dinlediğini görebiliyordum. O bir Mesih imanlısı olarak kıyıma uğramış kurbanlarla özdeşleştirirken kendini, ben bir Müslüman olarak katillerle özdeşleştirmek durumunda kalıyordum. Bu, çok ağır ve çok kötü bir miras. Zaman zaman düşünmüşümdür aslında, bu kötü olayları hatırlamak yerine unutmayı tercih edenler daha mı iyi yapıyorlar diye, ama bu toplantıda bir kere daha “hatırlama”nın bir tercih değil bir mecburiyet olması gerektiğine ikna oldum. Hannah Arendt’in o meşhur saptamasıyla “kötülüğün sıradanlığı”na karşı, bizzat kendimizin potansiyel vahşet ve dehşetine karşı uyanık olabilmemiz için “hatırlamak şart!”

Toplantı Cengiz Aktar’ın salı günkü yazısında ayrıntılı bir şekilde bahsettiği gibi, “Mardin ve Çevresinin Genel Görünümü”, “Bölgenin Etnik Çeşitliliği”, “Bölgeye Müdahaleler, Milliyetçiliklerin Ortaya Çıkışı”, “Mardin’de Şiddet, Pogrom ve Soykırım” ve “Travma Sonrası Yaşam” başlıklı beş oturum hâlinde gerçekleştirildi. 1839-1938 yılları arasını masaya yatıran çeşitli tebliğler, Süryani ve Ermenilerden oluşan kalabalık Hıristiyan nüfusuyla Mardin’in 19. yüzyıl sonuna kadar tipik bir Osmanlı şehri olduğunu gösterdi bize. Hatta Hıristiyanlara yönelik Batı kaynaklı misyonerlik faaliyetlerine ne kadar müsamahakâr davranıldığını da öğrendik. Ancak bütün bunlar 19. yüzyılda kalmıştı ve 20. yüzyılda Mardin’in Hıristiyan halkı, devletin “vur!”emri üzerine Kürt aşiretlerin kılıcıyla, kıyıma uğratılmıştı. Bu gerçeklerle yüzleşmek gerçekten çok ağır ve zor! Ama yapmak zorundayız. Bunu, hem bu kıyımların mazlum tarafında duran insanların travmalarını sağaltmak adına, ama aynı şekilde kendimizi de sağaltmak adına yapmak zorundayız. Ölenler ölmüş olsa da, geriye kalanlar için yapmak zorundayız.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89