• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 8 °C
  • Diyarbakır 10 °C
  • Ankara 11 °C
  • İzmir 13 °C
  • Berlin 8 °C

Ölen Kürt olunca 'özür' neden gelmez!

Süleyman Çevik

Birinci Dünya Savaşı döneminde yeterince örgütlü olmayan Kürtlerin yaşadıkları topraklar yerli ve yabancı egemen güçlerce paylaşıldığında Kürtlerin gelecekte ne tür sorunlarla karşılaşacağı kimsenin umurunda değildi...

Dönemin siyasi entrika, kurnazlık ve ayak oyunlarından habersiz yaşayan Kürtlerin, okumuş, gün görmüş ve siyaseti bilen az sayıdaki aydınının da yapabileceği bir şey yoktu.

Daha çok aşiret bağları güçlü ve insan ilişkilerinde sözün senet sayıldığı bir kültüre sahip olan Kürtler, tarihsel olarak hep iyi niyetlerinin kurbanı oldular. Ve dönem dönem din kardeşlerinin vaat ve sözlerine itibar ederek zaman içinde pek çok kez aldatıldılar ve dünya siyasetine hakim olan o hile ve oyunlarla baş edemediler.

Tarihin seyri içinde birçok kez ve her biri birer ibret dersleriyle dolu olan bu hile ve oyunlar “şeytani” olduğu kadar acımasızdır da.

Selçuklular Anadolu’ya ilk geldikleri zaman Kürtler bu topraklarda yaşıyorlardı. Mervani Kürtleri Bizans İmparatorluğu ile yapılan Malazgirt meydan muharebesinde bir rivayette göre 10 bin, bir rivayette göre ise 20 bin askerle Alparslan’ın ordusunda Bizans’a karşı savaşmışlardır.

Bu bilgiyi bütün Türkçü tarihçiler de doğrulamaktadır.

Ama ne yazık ki Mervani Kürt devletini de yıkan yine Selçuklu Türkleridir.

Kürdistan Teali Cemiyeti başkanı ve aynı zamanda Osmanlı’da Şura-i Devlet (Danıştay) reisi olan Şemdinanlı Şeyh Ubeydullah’ın oğlu Seyid Abdülkadir de bu hilelerle başedememiş ve vefasızlığa kurban olmuş bir Kürt şahsiyetidir.

İngilizlerin Osmanlının başkenti İstanbul’u işgal ettiği dönemde Seyid Abdülkadir Kürtler arasında bir kısım Kürdün tepkisini çekme pahasına bir bildiri yayınlar. Ona göre düşmanın Osmanlının payitahtı olan İstanbul’u işgal ettiği bir zamanda Osmanlıyı arkadan vurmak Kürtlere yakışmaz ve Kürtler bunu yapmamalıdırlar.

Ve Kürtler bunu yapmaz. Ama aynı Seyid Abdülkadir bir düzmeceyle Şeyh Said hadisesiyle ilişkilendirilir ve 27 Mayıs 1925’te Diyarbakır’da idam edilir.

Buna benzer örnekler çoktur. Kürtlerin yaşadığı ve sorunlu olduğu İran’da, Irak’ta ve Suriye’de de buna benzer pek çok olay vardır; ancak bu örnekler yeter.

Birinci Dünya Savaşı döneminde gerek Kürtlerdeki milli fikirlerin yeterli derecede olmayışından, gerekse de bölgede söz sahibi olan yerli ve yabancı devletlerin tutumundan dolayı o dönemde Kürtler devlet sahibi olamadılar.

O dönemde bölge dışından gelen İngiltere ve Fransa Kürt kartı oynamak yerine başka kartlara oynadılar. Zira o dönemde Kürtler hem onlara ışık veremediler, hem de Kürtler organize değildiler.

Bölgede çok eski devlet geleneğine sahip olan Türkiye ve İran devletleri de Kürtlerin bu emellerine bugün olduğu gibi o zamanlar da engel oldular.

Dolayısıyla o dönemde Kürtlerin toprakları bölgenin yerli ve yabancı güçlerince paylaşılırken Kürtler hiçbir role sahip olamadılar; belki de bir takım dini ve insani ilişkilerden dolayı etkili olmak da istemediler…

Her ne sebebten olursa olsun sonuçta Kürtler birbirinden ayrılmış olarak Türkiye, İran, Irak ve Suriye topraklarında yaşamak zorunda bırakıldı.

Bu parçalama bir zulüm idi ve hiçbir insani dayanağı da yoktu.

Dünyaları parçalanan Kürtlerin sınırın bu ve öte yakası ile ilgili sayısız trajedileri ve acıklı hayatları oldu. Bu hayatlar kılam ve türkü olarak dillere düştü, hikayeler senaryolaştırılıp filmlere konu oldu...

Bu hayatları görmemiş, yaşamamış birisinin bu acıyı hissetmesi ne kadar mümkün? Sınırın bu ve öte yakasında yaşayanlar birbirinin akrabası idi. Birbirlerinden ayırarak özleme ve hasrete mahkum edilen bu insanların kimi dayı ve hala, kimi de amca çocukları idi. Hatta bazen öz kardeşler sınırın bu ve öte yakasında yaşamaya mahkum edildi. Karşılıklı geçişler olmasın diye teller örüldü, mayınlar döşendi toprağa…

Bu fiziki ayrılıklara rağmen Kürtler hiçbir zaman kendi akrabalarından ayrılmadı. Fiziken yanında olamazsa da ruhen hep beraber oldular. Öte yakadaki akrabalarla duygusal ilişkilerin devam etmesi de kaçınılmazdı. Zira Kürt olmanın ötesinde aralarında yakın akrabalık ilişkileri vardı. Sınır geçişlerinin nisbeten rahat olduğu geçmiş dönemlerde iki taraftaki Kürtler kendi aralarında hem evlilik hem de ticari yollarla ilişikilerini geliştirmişlerdi. Günümüzde birilerinin “kaçakçılık” dediği sınır ticareti ise günümüze kadar hep sürdü. Devlet hep engellemeye çalıştı ama Kürtler aralıklı da olsa cumhuriyet tarihi boyunca hep bu sınır ticaretini günümüze kadar yapageldiler. Çünkü ekonomik durumu zayıf olan halkın başka yapabileceği başka bir şey de yoktu.

***

Geçmişten bugüne Kürtleri birbirinden ayıran bu sınırları ihlal edenler sayısız katliamlar yaşadılar. 2011 yılının son günlerinde Uludere’nin Roboski köyünden 34 masum Kürt gencinin Türk şavaş uçaklarınca katledilmesi olayı da bu katliamların son halkası olarak tarihe geçti.

Kürtlerin yaşadığı bu son trajedi, Türkiye’deki hakim zihniyetin Kürtlere bakışını bir kez daha bize gösterdi.

Bu memlekette Kürt-Türk ayrımının olmadığına dair söylenen şeylerin de ne kadar yalan ve kof olduğu ortaya çıktı.

Öyle ortaya çıktı ki bu memlekette Kürt ölünce başka, Türk ölünce daha başka oluyormuş. Yetkililerimiz Türk ölünce üzülüyorlar, Kürtlerin ölümüne o derece üzülmüyorlar.

Türk şavaş uçaklarının katlettiği bu sivil insanların ölümü karşısında yetkililerin suskun kalmasını başka neyle izah edeceksiniz?

Saatler sonra konuyla ilgili yapılan açıklamalarda özellikle “şayet” ve “eğer”li cümlelerin kullanılması, öldürülen gençlerin “kaçakçı” olduklarına dair sürekli vurgular yapılması, işlenen katliama bir haklılık kazandırmaya yönelik bir çaba veya daha hafif bir ifadeyle, zihinleri bulandırma maksatlı çabalardır.

Basının olayın üzerinden 12 saat geçtikten sonra katliamdan bahsetmesi ve bahsederken de açıklamasını Genelkurmaya dayandırması da basın için bir kara leke olarak kayıtlara geçmiştir.

Cumhuriyetle beraber rejimin gözünde “ötekileşen” Kürtlerin son dönemde söylenen söylemlere ve yapılan bir takım ciddi işlere rağmen bu olayla halen “öteki” konumunda olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Öldürülenlerin çoğu öğrenci ve bekar ve çoğu yirmi yaşın altında.

Bu öldürülen gençler Kürt olmasaydı, acaba batıdaki yetkili veya yetkisiz insanın tavrı ne olurdu? Aynı facia bir batı ilinde işlenmiş olsaydı ve öldürülenler Kürtler olmasaydı acaba basın ve yetkili makamlar bu olayı nasıl vereceklerdi?

O zaman da Genelkurmayın açıklanması beklenecek ve ona göre mi haber verilecekti?

Elbette bunun böyle olmayacağını bütün vicdan sahipleri biliyor.

Olayın vahameti ortada iken orada öldürülen zavalı gençlere aldırmadan insanlar normal hayatlarını sürdürdüler ve büyük şehirlerde yılbaşılarını da çoşkulu bir şekilde kutladılar.

Şayet PKK bu Kürtleri öldürmüş olsaydı, yetkililer bu ölümleri kimbilir ne kadar kullanmaya çalışırlardı…

Devletin uçaklarıyla öldürüldüğü açık olan bu sivil insanların ölümünden dolayı ısrarla Kürtlere bir özür bile beyan etmeyen bir devlet, ölenlerin yakınlarına bir telefon bile açmayan başbakan ve cumhurbaşkanı var karşımızda.

34 canın yakınlarından özür dilemeyi gururuna yediremiyen devlet Denktaş gibi hayatında hep derin yapılarla iç içe olduğu iddia edilen birisinin ölümünden dolayı ülkede dört gün yas ilan edebiliyor…

Başbakan ve cumhurbaşkanı meseleyle ilgili açıklamayı ancak cuma namazı çıkışı ve olayın üzerinden iki gün geçtikten sonra yaptılar. Ülkenin Başbakanı veya Bakanlarından hiç kimse bu köylülerin cenazesine bile katılmadı. Sonraki günlerde hükümet katliamın sorumlularını bulup özür dileyip 34 canın yakınlarının gönüllerini kazanacağına BDP’ye yüklendi.

Daha çok devlete yakın durmuş korucuların çoğunlukta olduğu Roboskili köylülerin şahsında tarih bir kez daha tekerrür etmiş ve önceki Kürtler gibi onlar da bir vefasızlığa uğramışlardır…

Böylece Dersim’de dilenen özrün de ne kadar samimi olduğu ortaya çıkmıştır. CHP döneminde yapılan Dersim katliamından dolayı özür dileyen Başbakan kendi döneminde yapılan bir katliamdan dolayı Genelkurmay Başkanına teşekkür ediyor, kurbanların yakınlarından ise bir özrü esirgiyor…


Radyo Selam'da yayınlanan Saklı Pencere programından alıntıdır.

  • Yorumlar 3
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89