• BIST 97.533
  • Altın 145,781
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • İstanbul 19 °C
  • Diyarbakır 25 °C
  • Ankara 14 °C
  • İzmir 19 °C
  • Berlin 26 °C

Olağanüstü hal, Kürt ayrılıkçılığını kışkırtıyor

Kadri Gürsel

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 15 Temmuz başarısız darbe girişiminden beş gün sonra Milli Güvenlik Kurulu ve Bakanlar Kurulu’nu peş peşe toplayarak tüm ülkede olağanüstü hal ilan edilmesini sağlamıştı. Amacı, kendisi tarafından “darbeci terör örgütünün bertaraf edilmesi” olarak açıklanan olağanüstü hal (OHAL), iktidara temel hak ve özgürlükleri sınırlama ve ülkeyi kanun hükmünde kararnamelerle yönetme yetkisi veriyordu.

OHAL’in, ilanından bu yana geçen yaklaşık iki aylık sürenin sonunda, başlangıçta açıklanan “Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) darbecilerinin tasfiyesi” amacının hayli dışına çıkan uygulamalarıyla, ülkenin kadim Kürt sorununu daha da karmaşıklaştırmaya başladığı görülüyor. Bu bakımdan, 8 ve 11 Eylül tarihlerinde OHAL kapsamında alınan iki kararın, Türkiye’deki Kürt sorunu kaynaklı çatışmayı ağırlaştıracağı öngörülebilir.

Bu kararlardan biri, büyük çoğunluğu Kürt nüfuslu doğu ve güneydoğudaki 28 belediyeye 11 Eylül’de İçişleri Bakanlığı tarafından kayyum atanmasıydı... Karar doğrultusunda Batman ve Hakkâri illerinin yanı sıra 24 ilçe ve 2 beldenin seçimle iş başına gelmiş belediye başkanları görevden alındı. Yerlerine İçişleri Bakanlığı’nın atadığı yeni başkanlar 11 Eylül’de görevlerine başladı.

İçişleri Bakanlığı’nın açıklamasında 28 belediye başkanından 24’ünün PKK-KCK terör örgütlerine yardım ve destek vermekten dolayı görevden uzaklaştırıldığı belirtildi. Söz konusu 24 belediyenin başkanı yerel Kürt partisi DBP’den (Demokratik Bölgeler Partisi) seçilmişti. Görevden alınan belediye başkanlarının 12’sinin ise daha öncesinde tutuklanmış oldukları hatırlatıldı. Kayyum atanan belediyeler 2014’ün mart ayında yapılan yerel seçimlerde o zamanki adıyla Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) tarafından kazanılmış ve bu parti aynı yılın temmuz ayında DBP adını alarak yerel yönetimlerde varlık göstermeye devam etmişti. Hâlihazırda parlamentoda temsil edilen Kürt hareketi orijinli Halkların Demokratik Partisi (HDP) ise Türk solundan katılımlarla 2014 yılında bir Türkiye partisi olma iddiasıyla kuruldu ve 2015’teki 7 Haziran ve 1 Kasım genel seçimlerinde yarıştı.

Kayyum atanan belediyeler arasında, PKK’ya karşı 24 Temmuz 2015’te başlatılan savaş sırasında şiddetli çatışmalara sahne olarak, ezici oranda da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ağır silah ateşiyle yoğun yıkıma uğratılan Diyarbakır’ın Sur ve Silvan, Mardin’in Nusaybin, Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçeleri de vardı. 

28 belediyeden geri kalan dördünün başkanı da FETÖ’yle ilişkilendirildiği için aynı akıbete uğramıştı. Bunların üçü AKP’den, biri de MHP’dendi.

Darbe girişimi sonrası performansı Erdoğan tarafından yeterli bulunmadığı için görevden alındığı söylenen Efkan Ala’nın yerine İçişleri Bakanı yapılan Süleyman Soylu, yaklaşmakta olduğu haftalar öncesinden bilinen kayyum atama uygulanmasını 9 Eylül’de şu ifadelerle savundu: “Bize kanun hükmünde kararnamenin verdiği yetkiyle 15 gün içerisinde 28 belediyenin yönetimi teröristlerde değil, 28 belediyenin yönetimi Kandil’in talimatıyla değil, şu ay yıldızlı bayrağı kendi gönlüne sindirmiş insanların yönetimiyle devam edecektir.”

PKK ile hükümet güçleri arasında sürmekte olan kanlı savaş ortamında Bakan’ın bu açıklaması, seçilmiş belediye başkanlarının Ankara tarafından PKK’nın saf dışı bırakılması gereken uzantıları olarak görüldüğünü ortaya koyuyordu...

Soylu’nun bu açıklamasından önce, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın 2 Eylül’de yaptığı çağrı farklı bir içerik taşısa da sertlikte Bakan’ınkinden aşağı kalır değildi: “Kayyumu tanımayın ve emirlerini yerine getirmeyin. Diktatörlüğe geçtik. Biz böyle bir adama biat etmeyeceğiz.”

Bu iki açıklama yan yana konulduğunda Türkiye’de Kürt partisi ve iktidar arasındaki makasın ne kadar çok açıldığı daha iyi görülür.

HDP’nin Merkez Yürütme Kurulu’nun 24 belediyeye kayyum atanmasına tepki olarak aynı gün yaptığı yazılı açıklamanın içeriği ve tonu, bu uygulamanın siyasi Kürt kamuoyu tarafından nasıl algılandığının güçlü bir göstergesiydi: “15 Temmuz’da Meclis’i, yani halkın seçilmiş iradesini bombalayan zihniyetle, seçilmiş belediyelere ‘yönetime el koyduk’ naraları ile giren ve halkın iradesinin gasp eden zihniyet arasında fark yoktur. (...) Kayyum darbesiyle esas itibariyle Kürt kentlerinde yüzde 65-95 arasında oy oranlarıyla seçilmiş belediyeler, yerel yönetimler hedef seçilmiştir. Bu hukuksuz ve keyfi tutum, Kürt kentlerinde mevcut sorunların derinleşmesine, Kürt sorununun iyice çözümsüz hale gelmesine yol açacaktır.”

11 bin 285 öğretmen açığa alındı

İktidarın OHAL kapsamında PKK’yla mücadele kapsamında uygulamaya koyduğu ikinci tasfiye eylemi binlerce Kürt kökenli öğretmeni hedef aldı. Milli Eğitim Bakanlığı 8 Eylül’de 11 bin 285 öğretmene “PKK’yla ilişkili oldukları” gerekçesiyle işten el çektirdi. Öğretmenlerin güneydoğu illerindeki sokağa çıkma yasaklarını akamete uğratmak ve eğitim öğretim hakkını engelleyici eylemlere katılarak terör örgütüne (PKK) destek verdikleri gerekçesiyle açığa alındıkları bildirildi.

Başbakan Binali Yıldırım 5 Eylül’de “Bu bölgede (Güneydoğuda) görev yapan, terörle bir şekilde iç içe olmuş 14 bin civarında öğretmen olduğu tahmin ediliyor” demiş ve ardından bunların da “FETÖ” mensupları gibi meslekten ihraç edileceklerini ima etmişti.

Başlangıçta darbecilerle mücadele gerekçesiyle ilan edilen OHAL’in verdiği yetkilerin amaç dışı kullanımıyla uygulanan bu tasfiyeler, Eylül başında Başbakan Binali Yıldırım’ın ağızından çıkan ve hafızalardan kolay silinmeyecek kısa bir cümlenin anlamıyla uyumlu... Yıldırım 2 Eylül’de Kürt sorunu ile ilgili olarak, “Çözüm mözüm yok” demişti.

Doğru, hükümetin gündeminde “Kürt sorununun çözümü” sözde bile olsa yok. Erdoğan’ın 7 Haziran 2015 seçimlerinde kaybettiği meclis çoğunluğunu geri almak için ülkeyi götürdüğü 1 Kasım 2015 erken seçimleri öncesinde, milliyetçi, muhafazakâr Sünni seçmen tabanıyla kurduğu mutabakatın esası, “çözüm süreci”nin sona erdirilmesine dayanıyordu. Bu mutabakat, Erdoğan’ın fiili ve otoriter başkanlık rejimini bir anayasaya kavuşturmak için ülkeyi götürmek istediği erken seçim ya da referanduma kadar da sürecek. Bu aynı zamanda güneydoğudaki mevcut çatışmanın da belirsiz bir süre daha edeceği anlamına geliyor çünkü henüz ne seçim ne de bir referandum tarihi belirlenmiş bulunuyor.

“Çözüm mözüm yok” deyip, OHAL yetkilerini yasal Kürt partisini yerel yönetimlerden tasfiye amacıyla da kullanmanın, öğretmenlere işten el çektirmenin güneydoğuda hangi sonuçlara yol açabileceğini öngörmek zor değil: İktidarın bu aşırılıkları, Türkiye’deki siyasileşmiş Kürt tabanında demokratik süreçlere olan inancı zayıflatarak şiddete başvurma eğilimini artırabilir. Kürtlerde kamu sektöründen sırf Kürt oldukları için tasfiye edildikleri kanaatini yaygınlaştırabilir ve bu da telafisi zor bir eşitsizlik duygusunun yerleşmesine neden olur. İktidarın OHAL kapsamında aldığı sert tedbirlerin şiddet ve terör yanlısı Kürt ayrılıkçılığını daha da güçlendirmesi beklenmelidir. (Al Monitor)

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89