• BIST 108.052
  • Altın 143,033
  • Dolar 3,5299
  • Euro 4,1310
  • İstanbul 23 °C
  • Diyarbakır 35 °C
  • Ankara 25 °C
  • İzmir 26 °C
  • Berlin 19 °C

O şövalyeler beyaz atlarına binip gelmeyecek...

Yıldıray Oğur

Geçen hafta perşembe günü Washington’da ABD Dışişleri Bakanlığı sözcü yardımcısı Marie Harf günlük basın brifingi için gazetecilerin karşısına geçti.

(Her ülke ile ilgili onlarca sorunun sorulduğu bu günlük basın toplantılarını Türkiye medyasından okuyan biri, ABD’nin işi gücü bırakıp her gün Türkiye ile ilgili açıklama yaptığını düşünebilir. Nitekim Gezi olayları sırasında bu günlük basın toplantılarında ABD sözcüsü her gün sorular üzerine kaygılarını bildirince Türkiye’de “bak her gün ABD açıklama yaptı, hükümet gidici” yorumları yapılmıştı. Toplantılar günlük olunca, soru soran Türk gazeteci de varsa, her gün açıklama yapılabiliyor tabii.)

O günkü günlük toplantıda Harf, Güney Sudan, Suriye, Meksika, Irak, Çin, İran, Hindistan, Pakistan, Yunanistan, Afganistan, Ukrayna, Rusya, Malta, Kuzey Kore , İsrail ve Kerry’nin dış gezileri ile ilgili onlarca soruyu cevapladı.

O sorulardan beşi de Türkiye hakkındaydı. Beşi de aynı Türk gazeteci tarafından ve üst üste soruldu.

Türk gazeteci, “Geçen hafta da birtakım sorular sormuştum. Onların devamı olarak soruyorum” diyerek Türkiye’deki yolsuzluk soruşturması hakkında ne düşündüğünü sordu önce sözcüye.

Sözcü ilk soruya “Daha önce tekrarladıklarımı tekrarlayacağım” diyerek “şeffaflığı, demokrasiyi destekliyoruz” gibi klişe birkaç cümle söyledi. Sonra da Kerry’nin “Türkiye’nin içişlerine karışmayız” açıklamasını hatırlatarak yorum yapmayacaklarını söyledi.

Türk gazeteci tekrar sordu: Peki Erdoğan buna darbe diyor, ne diyorsunuz? Harf: Türkiye’nin içişleri, müdahil olmayacağız.

Türk gazeteci ısrarlıydı: Hükümet bu soruşturmaların arkasında Gülen Hareketi var diyor. Gülen hareketi hakkında ne düşünüyorsunuz? Harf: Türkiye’nin içişleri hakkında değerlendirme yapmıyoruz. Türk hükümetiyle görüşüyoruz. Sorduğunuz grup hakkında daha fazla bir değerlendirmemiz yok.

Türk gazeteciden bir soru daha: Meclis'ten adli kanun geçti. AB eleştirdi? Bu kanunun geçmesi kuvvetler ayrılığına zarar verir mi? Harf: Özür dilerim. Hangi kanun?

Türk gazeteci: Hakimler ve Savcılar Kurulu ile ilgili. Geçen hafta da sorular sormuştum.

Daha fazla dayanamayan sözcü Harf patladı: Evet. Bozuk bir plak gibi ses çıkarmaktan nefret ediyorum ama bütün bunlar Türkiye'nin içişleri ve buna karşı tavır almak bizim işimiz değil.

Sadece bozuk plağa bağlamış Türk gazeteciler değil Batılı iktidarları kulak çekmeye çağıran.

Geçen hafta New York Times, neredeyse Todays Zaman başyazısı gibi çıkan, Başyazı’sından Obama’yı Türkiye’ye “bir şey demeye” çağırdı. Hem de yıllık Birliğin Durumu konuşmasından hemen önce. Ama Başkan Obama o konuşmasını yaptı, 10 kez İran, 6 kez Afganistan, 3 kez Suriye, 3 kez Irak, 3 kez Avrupa, 2 kez Çin, 2 kez İsrail ve birer kez de Ukrayna ve Filistin dedi ama Türkiye demedi. İma bile etmedi.

Atlantik'in karşısında, Brüksel’in ortasında Türkçe kazık soru sorup Türkiye’de kahraman olmak isteyen gazetecilerin yoğun tahriklerine rağmen AB Komisyonu Başkanı Barroso ve AB Konseyi Başkanı Rampuy’a da çektirilemedi o kulaklar..

Geçen hafta Türkiye’ye gelen Fransa Cumhurbaşkanı Hollande ise açıklamalarıyla neredeyse büyük Türk Kemalisti Candan Erçetin’in yanında “yandaş” gibi kaldı.

Peki neden böyle oluyor? Neden Batı, Erdoğan hükümetinin ipini buradaki muhaliflerin her gün büyük ümitlerle bekledikleri gibi bir türlü çekmiyor? Neden bu hükümete açıkça cephe almıyor, onunla tıpkı AKP muhaliflerinin rüyalarını, bazı AKP'lilerin de komplolarını süslediği gibi kavga etmiyor, kulaklarını çekmiyor?

Neden “Dünyada hiçbir meşruiyeti, geleceği, kalmadı bu iktidarın. Belki yarın belki yarından da yakın” diye yazılar yazıp pencere önünde NATO jetlerini bekleyen emekliliği gelmiş liberalleri hayal kırıklığına uğratıyor sürekli bu Batı?

(NATO jetini abartı zannetmeyin. Gezi olayları sırasında ''Aslında "Bir üyeye yapılan saldırı tam üyelere yapılmış sayılır" şeklindeki NATO felsefesi, günümüzde artık bir NATO üyesi ülkede meydana gelen demokratik hak ihlallerinin bütün NATO coğrafyasında yapılmış sayılacağı, dolayısıyla bütün NATO ülkelerini ilgilendireceği şeklinde yorumlanmalıdır” diye NATO’yu göreve çağıran köşe yazarı bile olmuştu.)

Evet, doğrudur. 2002 yılında Erdoğan, seçimleri kazanmasına rağmen bütün Batılı başkentleri dolaştıktan sonra Türkiye’ye gelip iktidar koltuğuna oturmuştu. 2002-2005 arası Türkiye’de askerî vesayete goller AB üzerinden atılmıştı.

Evet, bir zamanlar darbe yapan generallerin bile aklına gelen ikinci cümle NATO ve CENTO’ya bağlılığını ilan etmekti.

Evet, 2007’den sonraki büyük iktidar kavgasında ulusalcıların sesi Cumhuriyet gazetesi bile Bush’a, sonra Obama’ya açık mektuplar yayınlayıp “İslamcı Erdoğan’ı değil biz laikleri destekle” demişti.

Ama Türkiye de Batı da bu arada çok değişti.

Türkiye hem ekonomik olarak hem diplomatik olarak kulağı çekilebilecek ülkeler sınıfından değil artık.

“Paris sokakları bal dök yala” boyutlarındaki bir lümpen Batıcılara, “bir kapağı atsak her şey tastamam” sınırlarındaki kurnaz AB'cilere anlatmak zor olsa da, Batı ile Türkiye ilişkisi limonlu çay içen, fedakâr başöğretmenle hevesli talebe ilişkisi de değil uzun süredir.

Hatta Türkiye’nin canlı siyasi hayatı, iç dinamiklerinin demokrasi şehveti, Batı’nın artık pek de umurunda olmayan Türkiye’yi demokratikleştirme yeteneklerini işlevsiz kılmış durumda.

Ayrıca, 60 yıldır demokrasisi olan Türkiye, dünyanın gözünün çevrildiği Müslüman mahallesinde sözü dinlenen, Batı’ya siyaseten ve diplomatik olarak en tanıdık ve yakın aktör hâlâ. İran meselesinde Brezilya’yla Batı’ya rağmen tavır alarak, Filistin’de sesini çıkararak, Suriye meselesinde Batı’nın yapmaya söz verip yapamadıklarını yaparak elde edilmiş bir koltuk o masadaki. Türkiye İran ve Venezuela gibi sistem dışından da Batı’yı eleştirmiyor, ısrarla sistem içinde kalarak Batı’ya atar yapıyor. Ve bu atarlı ses, Batı’nın “Bu Erdoğan’ın siniri de çekilmiyor hiç” deyip işin duymazlıktan gelemeyeceği kızdırılmış bir coğrafyanın hissiyatını yansıtıyor çoğu zaman.

Batı için native Almancasıyla Mesut Yılmaz’ın Başbakanı olduğu problemsiz bir sadık Türkiye yerine, baş ağrıtan ama bölgede sözü geçen, aktör olabilen müttefik bir Türkiye daha sahici, işlevsel ve konuşmaya değer.

Mısır’da darbeye darbe diyememiş Batı’nın, darbeye darbe deyip bedelini de ödemiş Türkiye’nin kulağını Montesqui’nün hatırına çekmesi artık kolay mı zannediyorsunuz?

Ya da Mısır demokrasisi bitkisel hayatta yaşatılmaya çalışılırken, Türkiye’nin 60 yıllık demokrasisinin öyle kolayca harcanabileceğine?

Ayrıca üzgünüm ama hükümet, ekonomik çıkarları için politik hovardalık yapma lüksünü kaybetmiş Avrupa’yı ve ABD’yi büyük projeler, petrol hatları üzerinden çelik halatlarla amiyane tabirle “bağlamış” durumda. O yüzden artık Türkiye-Batı meseleleri, Merkel’le kendisini dinleten Obama arasındaki meseleler gibi kapalı kapılar ardında, çaktırmadan halledilen diplomatik meseleler sınıfına yükseldi.

O yüzden artık Batı, Türkiye’de bükemeyeceği bilekle karşılaşanların yan mahalleden çağıracağı daha güçlü bilekli büyük abi değil. Çünkü Türkiye de mahallenin o büyük ağabeylerinin takıldığı kahvenin müdavimlerinden. Batı medyası, sivil toplumu Erdoğan’dan, AKP iktidarından ne kadar nefret ederse etsin Batılı iktidarlar için AKP iktidarı, Türkiye için de bir geleceği olup olmadığı bile meçhul cılız iktidar odaklarına tercih edilmeyecek bir aktör hâlâ. Bunun rahatlığı AK Partili siyasetçilerde görünüyor, bunun farkına biraz da posası çıkmış komplo teorilerinin suyunu çıkarmaya çalışan AK Parti’ye yakın çevreler varsa fena olmayacak.

Yani yerli otoriteye kızıp, soluğu Batı’da alanları uzun bir süre daha “Keşke elimizden bir şey gelse. Sabredin, mücadele edin” nasihatleriyle sepetlenip Edirne sınırından gönderilmek bekliyor.

Ankara’daki Batılı diplomatlar Türkiye’de yayın yapan iki İngilizce gazeteyi okusa, yapacakları tek şey büyükelçiliklerine kuru bakliyat stoku yapıp, sığınaklara çekilmek olurdu. Ama Şangay Beşlisini Jackie Chan filmi sanabilecek AKP'li politikacıların “Şanghay Beşlisine gireriz ha” sözlerini heyecanla İngilizceye çevirip yurt dışına tweetleyenleri büyük hayal kırıklıkları bekliyor…

Boşuna beklemeyin. O şövalyeler beyaz atlarına binip hiçbir zaman gelmeyecekler.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89