• BIST 108.052
  • Altın 143,033
  • Dolar 3,5299
  • Euro 4,1310
  • İstanbul 23 °C
  • Diyarbakır 35 °C
  • Ankara 25 °C
  • İzmir 26 °C
  • Berlin 19 °C

Namus zemini

Etyen Mahçupyan

Henüz bitirdiğimiz yılı ilerde hatırlamaya çalışanlar, muhtemelen Van depreminin yaşandığı yıl olarak betimleyecekler.

Çünkü geçmiş, olağan olayların içinden sivrilen olağanüstü durumlarla akılda kalır ve anlam kazanır. 2011 de depremin yılıydı... Ancak sadece Van'da yaşanan somut depremin değil, aynı zamanda Türkiye'nin zihniyet kalıplarını yıkan bir ideolojik depremin de... Hemen akla gelen üç örnek tarihsel açıdan son derece öğretici: MİT yetkilileriyle PKK liderlerinin görüşmeler yaptıkları kamuoyuna yansıdı ve toplum tepkisiz kaldı. Dersim'de Mustafa Kemal'in bilgisi dahilinde bir katliam yapılmış olduğu bizzat Başbakan tarafından itiraf edildi ve toplum bu gerçeği kolayca sindirdi. Fransız parlamentosu Ermeni soykırımını inkâr etmeyi suç sayan bir yasa geçirirken, devlet yetkililerinin ve medyanın büyük çabasına karşın toplumun geneli olgun ve dirayetli tutumunu bozmadı... 

Cumhuriyet'in resmî devlet ideolojisi ile genel toplumsal tutum arasındaki mesafenin iyice açılmış olduğunu ima eden bu durumun temelinde, aldatılmışlık duygusu içinde olan ve artık aldatılmak istemeyen bir halkın gizli direnci var. Büyük bir çoğunluk birçok tarihsel ve kimliksel olayı yanlış bildiğinin farkında, ama doğrusunu bilmediği gibi, bu konuda 'yabancılara' da güvenmek zorunda kalmak istemiyor. Diğer bir deyişle Türkiye'nin kendi geçmişine mesafe alarak bakma ve günümüzün bütün meselelerini kuşatan bir biçimde bütünlükçü bir alternatif okuma yapma ihtiyacı var. Bunun sırrı, Kürt, Alevi, Ermeni ve diğer kimlikleri özneleştiren anlatılardan sıyrılarak doğrudan Türk kimliğine bakabilmekte. Tarihsel açıdan ele alındığında, Abdülhamit ve İttihat Terakki dönemlerinin nesnel bir bakışla irdelenmesi, bu iki iktidar anlayışının birbirine zıt mı, yoksa aksine birbirini besleyen nitelikte olduğu mu sorusunun sorulması ve nihayet söz konusu siyasi/ideolojik geleneğin Cumhuriyet rejimi ile ilişki ve bağlantılarının sorgulanması gerekiyor.

Türkiye toplumu psikolojik olarak buna hazır. Geçmişe bağımlılığın yarattığı kişiliksizliğin aşıldığına tanık oluyoruz. Yeniyi inşa edebileceğimize olan inanç, kendimize 'bakabilmeyi' mümkün kılan bir özgüven yaratıyor. Söz konusu proaktif sağduyunun nasıl bir dinamik içinde serpilip bugüne geldiği araştırılmaya değer bir konu... Yıllar içinde TESEV'de yaptığımız çalışmalarda ortaya çıkan en ilginç bulgulardan biri, özellikle İslami duyarlılığa sahip kitlede uyanmakta olan bir 'geçişlilik haliydi'. İnsanların tutarlılığa verdikleri ahlaki önem artıyor ama ahlakı çok daha dünyevi ve gerçekçi bir biçimde tanımlıyorlardı. Öte yandan siyasi ve ideolojik alanda tutarsızlığı çok daha kolayca taşıyorlar ve sanki ahlakı da bu durumun farkında olunmasıyla ilişkilendiriyorlardı. Diğer bir deyişle farklı alanlarda tasvip edilen tutumların birbiriyle tutarsız olması, İslami duyarlılığa sahip insanların kendilerine ilişkin kişilik algılarında sorun yaratmıyordu. Çelişkilerinin farkındaydılar ama bu çelişkileri çözmektense, gelecekte ortaya çıkacak bir çözüme güvenerek taşıma eğilimindeydiler.

Bu yeni zihinsel dünyada eski ve yeni normlar, eski ve yeni bilgiler iç içe geçmişti. Resmî ideolojinin çöküşüyle geleneğin yetersizliğinin birleşmesi ise bir anlamlandırma boşluğu yaratmıştı. Söz konusu kitle bu boşluğu doldururken doğal olarak İslami referanslara bağlı kaldı, ama aynı zamanda kendisinin 'kurucu' bir halk olduğu gerçeğini de fark etti. Bunun anlamı ortak bir 'namus zemini' üzerinde ve ortak bir vicdan çerçevesi içinde, insanların kendilerini spontan bir 'hatırlama' faaliyetine doğru açmalarıydı. Dolayısıyla Kürt, Alevi, Ermeni ve diğer kimliklerle ilgili tarihsel olaylar gündeme geldiğinde artık kimse şaşırmıyor. Bunlar ilk kez duyduğumuz detaylar bile olsa, yeni ortaya çıkan her bilgiyi zaten bildiğimiz duygusuyla izliyoruz. Çünkü devleti tanıdık... Yakın geçmişte yapılanları dikkate aldığımızda, uzak geçmişte yapılmış olabilecekler hakkında epeyce samimi ve köklü bir kanaatimiz var... Bu kanaati 'yabancılara' söylemek veya 'yabancılardan' duymak hoşumuza gitmeyebilir. Ama üzerinde durduğumuz 'namus zemini', kendimizle baş başa kaldığımızda doğruyu en azından fısıldamamızı sağlıyor. 

Belki de esas 'açılım' bu... İlerde dönüp bugünün tarihini yazacak olanlar, Türkiye toplumunun 'cehaletini fark ettiğinde sevinecek' kadar özgüvenli hale geldiğini tespit edecekler ve bunu anlamaya çalışacaklar. Son yüzyıl bu topraklarda egemen bir etnik kimliğin oluşması için uğraşıldı ve bunun bedeli sadece çokkültürlülüğün kaybı olarak değil, bizzat toplumsal benliğin zayıflaması olarak ödendi. Şimdi o toplumsal benlik güçleniyor ve kimlikler hayati çıpalar olmaktan çıkıyor. 2012 bu açılımın görünür olduğu yıl olacak.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89