• BIST 108.489
  • Altın 151,125
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • İstanbul 18 °C
  • Diyarbakır 15 °C
  • Ankara 13 °C
  • İzmir 18 °C
  • Berlin 14 °C

Müslümanlar ve sekülerizm

Hilal Kaplan

İslâm ile sekülerizm arasında uyumlu bir ilişki tesis etmek teorik açıdan mümkün değil. Zira bu iki "büyük gösteren" arasında uzlaştırılması mümkün olmayan farklılıklar var. Ancak Müslümanların seküler bir düzende yaşamasının imkânı hem teoride hem de pratikte hararetli tartışmalara konu olmaya devam ediyor. Çünkü iki büyük söylemsel dünyadan değil, kanlı canlı yaşayan öznelerden bahsettiğinizde "yaşama imkânı" arayışı tüm ideolojik antagonizmalara üstün gelir.

Türkiye'deki durum da farklı değil. Bana sorarsanız egemen iktidar ve inanç grupları arasındaki ilişki bakımından Osmanlı'dan bile geride olan bir ülkede yaşıyoruz ve adına "laiklik" dedikleri bu baskı rejiminde Müslüman olan veya olmayan tüm inanç grupları olarak asimilasyona uğramadan, değerlerimizden taviz vermeden ayakta kalma mücadelesi veriyoruz. Ancak bu mücadelenin söylemsel olarak en çok zorladığı kitle Müslümanlar. Zira girişte belirttiğim gibi sekülerizmle İslâm'ın söylemsel olarak bile olsa uzlaştırılması mümkün değil. Müslümanlar inandıkları ve içinde yaşadıkları bu iki büyük gösterenin işaret ettiği bir dünyada, sıklıkla "kısa devre" yapan bu ilişkiyle nasıl başa çıkacaklarını uzunca bir zamandır sorguluyorlar.

Bu tartışmada öne çıkan iki temel soru var: Seküler kavramları kullanırsak kendi değerlerimizden taviz mi vermiş oluruz? Sadece İslâm'ı referans alırsak derdimizi referansı İslâm olmayanlara nasıl anlatabiliriz?

Bu büyük sorulara bu küçük yerde esaslı bir cevap vermek mümkün değil ama kısaca anlatmaya çalışacağım üçüncü bir yol olduğu kanaatindeyim: İçkin eleştiri.

Frankfurt Okulu iki tür eleştiri biçiminden bahseder: Aşkın eleştiri ve içkin eleştiri. Aşkın eleştiri, mevcut yapıyı kişinin kendi ait olduğu ideolojik pozisyonun çizdiği ütopya taslağından hareketle eleştirmekken; içkin eleştiri mevcut yapının "vaad ettiklerini" yerine getirip getirmediğini yine o yapıya içkin olan söylemlerin referanslarından hareketle sorgulamaktır. İlkinde kendi inandıklarınıza bir güzelleme yapmaktan öteye geçemezken, ikincisinde irdelediğiniz meseleye yine o meseleyi çerçeveleyen kavramlar üzerinden temel bir eleştiri getirmeniz mümkündür.

Örneğin aşkın eleştiri yaparak şu argümanını öne sürebilirsiniz: "Kapitalizmin ideolojisi olan liberalizmi merkeze alan düzenlerde kadın köleleştirilir. Hâlbuki İslâmî düzende kadın özgürdür; fıtratına yabancılaşmamıştır". Her ne kadar kulağa hoş gelse de bu türden bir eleştiri mevcut yapıya etki etmek ve onu dönüştürmek bağlamında yeterli değildir. Zira bu durumda 'sistem'le müzakere edilemez.

Oysa bu mevzuda içkin eleştiri yaparak şöyle denebilir: "Liberalizm bireyi özgürleştirdiğini iddia ediyor ama liberal düzenin muhtelif örneklerine baktığımızda kadının başka hiçbir düzende olmadığı kadar metalaştırıldığı bir gerçek. Yani liberalizmin vaad ettiği gibi kadını özgürleştirmekten uzak olduğunu görüyoruz". Böylesi bir yaklaşım hem daha net bir eleştiri noktası sunar hem de liberalizmi "kendi silahlarıyla" hedef alır.

Buna benzer olarak seküler bir sistem içerisinde yaşayan Müslümanların da hak ve özgürlük mücadelelerinde içinde yaşanılan yapının sakatlıklarına yine o yapıyı mümkün kılan söylemler üzerinden hesap sorması en az İslâm'ın ne kadar hak ve adil olduğunu anlatması kadar kıymetlidir. Mesela "Sekülerizmin vaadi tüm inanç gruplarının özgürce yaşamasıyken neden Müslümanlar başörtülerinden dolayı zulme uğruyorlar?" diye sormak hem başörtüsünün Allah'ın emri olduğunu hatırlatması hem de seküler sistemin vaadini gerçekleştirmekten aciz olduğunu belirtmesi bağlamında anlamlıdır. Üstelik böylelikle haksızlığa uğramasına rağmen her fırsatta "İslâm'ın ne kadar özgürleştirici olduğu" gibi sorularla hesaba çekilen/ sorgulanan Müslüman öznenin yerini haksızlığın hesabını soran/sorgulayan Müslüman özne almış olur. Yani bu eleştiri biçimiyle bir taşla iki kuş vurulmuş olur: Hem kendi değerlerinizden taviz vermeden mücadele etmiş hem de sekülerizmin sunduğu "pembe tablo"nun kusurlarını ortaya koymuş olursunuz.

Bu yüzden âdeta şartlanmış bir refleksle ağzından her "Özgürlük, demokrasi veya sekülerizm" çıkan Müslümanı hedefe koymak sadece haksızlık değil aynı zamanda basiretsizliktir. Ancak "evrensel insan hakları" söylemine iman etmişçesine eyleyen/söyleyen ya da kendini sosyalist, feminist, liberal, milliyetçi, vb. seküler ideolojilerle tanımlayan Müslümanlar müstesna. Bu tavrın kendisinin ben de sorgulanmaya değer olduğu kanaatindeyim.

Gelecek yazıda kaldığım yerden devam edeceğim.

Bir vakit kaybı olarak Ahmet Hakan

Geçen yazımda kendisine verdiğim cevapta Ak Parti'ye kapatma davası açan savcıyla ve muhtıra veren orduyla empati kurma çabasını eleştirdiğim Ahmet Hakan eleştirilerimi sadece "Nişantaşılı" olma çabasına indirgemiş. Hatta bir de hiç hazzetmediğim dalak muhabbetinden gireceğimi öne sürmüş. Biliyorum ki böyle yapsam dört köşe olacak, mağduru oynayıp üste çıkacak. Çünkü bu 'empatik' geçmişle demokratım diye ortalarda gezinmesi oldukça zor. Bu haliyle kişilerden daha büyük dertleri olan benim için büyük bir vakit kaybından öteye geçemeyen Ahmet Hakan'a son sözümdür: Zulme karşı mücadele etmeyi senden mi öğrendik ki muhalif olmak neymiş senden öğrenelim. Lütfen başka kapıya.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89