• BIST 89.270
  • Altın 146,921
  • Dolar 3,6543
  • Euro 3,9297
  • İstanbul 12 °C
  • Diyarbakır 10 °C
  • Ankara 8 °C
  • İzmir 13 °C
  • Berlin 11 °C

Müslümanlar, Kürtler ve aydınların ‘telaşı’

Alper Görmüş

Etyen Mahçupyan, “Aydınlarımız telaşta” (Zaman, 21 Mart 2013) başlıklı yazısında, Kürt barışının ete kemiğe bürünmesi karşısında ortaya çıkan bir tür aydın tavrını analiz ediyordu... Yazının “ana fikir” sayılabilecek son paragrafı şöyleydi:

“Aydınların şu gerçeği içselleştirmesi lazım: Kürt meselesinin çözümü Kürtlerin tatmini ile bağlantılı ve o toplumun isteklerinin ille de aydınların kafasındaki demokratik düzenle çakışması gerekmiyor.”

Mahçupyan değinmemiş ama aydınları telaşa sürükleyen başka meseleler de var: Mesela Öcalan’ın çağrısındaki “İslam” vurgusu:

“Bugün kadim Anadolu’yu Türkiye olarak yaşayan Türk halkı bilmeli ki, Kürtlerle bin yıla yakın İslâm bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır. Gerçek
anlamında, bu kardeşlik hukukunda fetih, inkâr, ret, zorla asimilasyon ve imha yoktur, olmamalıdır.”

Biliyorsunuz, “İslam” sözcüğünü duyunca kırmızı görmüş boğaya dönen aydınlarımız var... İşte onlar çok fena takıldılar bu ibareye ve işin peşini bırakmayınca da Demokratik Toplum Partisi (DTP) Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’tan, Türklerle Kürtlerin ilk kez Cihangir’de karşılaşmadıklarını hatırlatan okkalı bir cevap aldılar:

“O 1000 yıllık hukukta, katliam, zorlama, asimilasyon, inkâr yoktur. O hukukun özü budur. Şimdi 1000 yıl önce o topraklarda Kürtler ve Türkler karşılaştıklarında, o toprakları birlikte yurt edindiklerinde, o halkları birarada tutan şey İslamiyet’ti. Buna atıfta bulunmak niye rahatsız ediyor bazılarını? Bu gerçeği anlamadan, bu ortak köklerimizi anlamadan, hiç kimse kendine
‘Müslüman’ım’ da diyemez. O mesajda, ortak yaşam hukukunun gerçek kurallarına atıf vardır. Şimdi bazı çevreler, bu gerçeği ilk kez duymuş gibi feveran ediyor. Soruyorum, bunlar Türklerle Kürtlerin ilk kez Cihangir’de mi karşılaştığını düşünüyorlar?”

İkili telaş: Hem Kürtler hem Müslümanlar

Aydınlar, benzer bir “telaş”ı Müslümanların kendi hayat tasavvurlarıyla bağlantılı pratik önermeleri karşısında da yaşıyorlar ve bu “ikili telaş” hiç şüphesiz çok şey ifade ediyor.

Düşünsenize: 1000 yıl boyunca “katliamsız, zorlamasız, asimilasyonsuz, inkârsız” bir hayatı birlikte yaşayan iki kimlik, bu beraberliğin son 100 yılında kendilerini inkâr edip değiştirmeye çalışan bir rejimi yüzüncü yılın sonunda birlikte değiştirmeye çalışıyorlar... Ve bir an geliyor, onlarla birlikte aynı yolu kat eden aydınlar, “telaşlanmaya” başlıyorlar.

Telaş eşiğinin, Müslümanların ve Kürtlerin gerçek bir tatmin duyacakları anda ortaya çıkması çok anlamlı. Öyle ki, tam o anda aydınlar ya o tatmini “anlamlı” bulmadıklarını ifade ediyorlar ya da “yok öyle kendi başınıza tatmin duymak” deyip kendi tatmin araçlarını onlarınkine eklemlemeye çalışıyorlar.

2008’de Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) anayasa değişikliğinde anlaşıp da üniversitelerde başörtüsü yasağını kaldırdıklarında, o âna kadar yasağa karşı olan bazı aydınların yürüttükleri imza kampanyasını hatırlayalım: Yasağa yine karşıydılar, fakat değişikliğin yalnızca başörtüsü yasağıyla ilgili olmasını kabullenemiyorlardı... Bunu ancak, bütün baskıları kaldıracak bir anayasa değişikliği paketinin parçası olarak benimseyebilirlerdi...

Milliyet
, haberi şöyle vermişti:

“AKP’nin MHP ile ittifak yaparak, üniversitelere türban serbestliği getiren Anayasa değişikliği ve yasal düzenlemelere girişmesi, bunu yaparken AB sürecinde gerekli diğer demokratikleşme adımlarını dışlaması, başından beri bu partiyi desteklemekte olan liberal kesimin ilk kez AKP’ye tavır almasına yol açtı.”

Aynı düşünce ve ruh ikliminden kaynaklanıyor

Doğrusunu isterseniz, ben beş yıl önceki “yok öyle tek başına başörtüsü serbestîsi” tavrıyla, bugünkü “yok öyle tek başına barış” tavrının aynı düşünce ve ruh ikliminden kaynaklandığı kanaatindeyim.

2008’deki aydın rahatsızlığının, mesela sadece Yüksek Öğretim Kurumu’nun (YÖK) kaldırılması yönünde bir anayasa değişikliği hamlesinde ortaya çıkmayacağını düşünürseniz, mesele daha iyi anlaşılır: Hiç şüpheniz olmasın, o zaman aydınlar, “Olmaz öyle şey, üniversitelerde yıllardır süren utanç verici başörtüsü yasağı yerli yerinde dururken sadece YÖK’ün kaldırılmasına yönelik bir anayasa değişikliği kabul edilemez” demeyeceklerdi...

Etyen Mahçupyan’ın, aydınların “Kürtlerin tatmini” karşısında aldıkları tavra yönelik eleştirisinin, “Müslümanların tatmini” bağlamında da geçerli olduğu çok açık. Mahçupyan’ın yazısının “ana fikri”, “Kürtler”in yerine “Müslümanlar”ı ikame ederek de okunabilir ve yine geçerli olur:

“Aydınların şu gerçeği içselleştirmesi lazım: Müslümanların sorunlarının çözümü Müslümanların tatmini ile bağlantılı ve o onların isteklerinin ille de aydınların kafasındaki düzenle çakışması gerekmiyor.”

Salı günü, “Müslümanların tatmini”ne dönük olarak geçtiğimiz yıl gündeme gelen, fakat “aydınların kafasındaki düzenle çakışmayan” iki sorun çözücü hamlenin etrafındaki tartışmaları hatırlatarak bu konuya devam edeceğim.

***

Türkiyeli Rumların acı tarihi (1910-1922)

Pencere Yayınları
, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bir Türk ulus-devleti yaratma sürecinde yaşanan acıların Rumlara düşen bölümüne ışık düşüren çok önemli bir kitap yayımladı: Resmi Belgelerle Avrupa Savaşından Önce Türkiyeli Rumlar Üzerindeki Zulüm (Ocak 2013, İstanbul.)

Kitap aslında üç ayrı çalışmanın tek bir kitapta birleştirilmesinden ibaret:

Ana gövdeyi, Alexander Papadopulos’un yukarıda zikrettiğim adla Yunanistan’da yayımlanan ve 1919’da ABD’de İngilizce baskısı yapılan kitabı oluşturuyor...

Kitapta iki de uzun ek yer alıyor...

Birinci ek, Pontus Merkez Komitesi’nin Atina’daki Ortodoks Patrikhanesi’nin arşiv belgelerine dayanarak 1922’de yayımladığı Pontus Trajedisi (1914-1922).

İkinci ek ise İstanbul’daki Ekumenik Patrikhane’nin arşiv belgelerine dayanarak 1919’da yayımlanan Kara Kitap.

Alexander Papadopulos, Resmi Belgelerle Avrupa Savaşından Önce Türkiyeli Rumlar Üzerindeki Zulüm’e yazdığı önsöze, İngiliz gazeteci Allen Upward’ın 1910’da kaleme aldığı Bankrupt Turkey başlıklı yazısından alıntıladığı şu cümleyle başlıyor:

“Yunanlılar, Jöntürk’ün serçe parmağını Abdülhamid’in belinden daha kalın sayarlar...”

Papadopulos, bu alıntıyı “Tanınmış gazetecinin yukarıdaki sözcüklerde ima ettiği derin bilgelik ve algı” cümlesiyle takdim ediyor ki, bence de son derece yerinde bir tesbit.

İma edilen şey de son derece açık: Bu yüzyılın başında Rumların ve öteki Hıristiyan azınlıkların başlarına gelenler bir Jöntürk operasyonudur ve imparatorluktan ulus-devlet yaratma amacına matuftur.

Türkiye’deki Hıristiyan azınlıklar üzerine önemli çalışmaları bulunan Sait Çetinoğlu, Papadopulos’un kitabının Türkçe çevirisine yazdığı önsözde şöyle diyor:

“Dr. Nazım daha 1908’de İzmir’de Yunanlı bir gazeteciye coğrafyanın kadim halklarının kazınmasına ilişkin ajandasını pervasızca açıklamakla olacakların bir kronolojisini verir. Nitekim olaylar, Dr. Nazım’ın çizdiği çerçevede gerçekleşecek ve Osmanlı coğrafyası Müslüman-Türklerin dışındaki unsurlar açısından kan gölüne çevrilerek Osmanlı coğrafyasının kadim halkları tarihsel topraklarından kazınacaktır.”

Kitap, üç bölümüyle de bu “kazıma”nın Anadolu Rumları üzerinde nasıl gerçekleştirildiğini belgeleriyle ortaya koyuyor.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89