• BIST 83.154
  • Altın 146,708
  • Dolar 3,7984
  • Euro 4,0449
  • İstanbul 7 °C
  • Diyarbakır 5 °C
  • Ankara -1 °C
  • İzmir 6 °C
  • Berlin -4 °C

Müslümanlar, Kürtler, ve aydınların ‘telaşı’ (2)

Alper Görmüş

Etyen Mahçupyan, “Kürtlerin, barışı ‘almak’ için demokrasiden ‘vermeye’ razı bir görünüm içine girdikleri” yönünde kuşku dile getiren aydınları eleştirdiği yazısında (“Aydınlarımız telaşta”, Zaman, 21 Mart 2013) şöyle demişti:

“Aydınların şu gerçeği içselleştirmesi lazım: Kürt meselesinin çözümü Kürtlerin tatmini ile bağlantılı ve o toplumun isteklerinin ille de aydınların kafasındaki demokratik düzenle çakışması gerekmiyor.”

Ben de geçtiğimiz cuma, benzer bir “aydın telaşı”nın “Müslümanların tatmini”ne yönelik adımlar karşısında da ortaya çıktığını hatırlatmış, özellikle içinden geçmekte olduğumuz tarihsel momentte bu “ikili telaş” üzerinde önemle durmamız gerektiğini imâ etmiştim.

Sebebi açık: Çünkü bu iki kimlik 70-80 yıllık bir ortak bastırılmışlığın ardından ayrı kollardan gelip kendilerini bastıran güçle hesaplaştıktan sonra (kabaca Kürtler için 1980’lerden bugüne, Müslümanlar için 1990’lardan bugüne), şimdi güçlerini birleştirip eski Türkiye’yle vedalaşmak üzere yeni ve tarihsel bir ittifakın eşiğinde buluşmuş durumdalar.

Kafalardaki soru şu: Eski Türkiye’ye karşı Kürtlerle ve Müslümanlarla birlikte yürümüş aydınlar, şimdi, taşıdıkları çeşitli kuşkular nedeniyle onların kurdukları ittifaka karşı bir pozisyona mı yerleşiyorlar?

Cuma günkü yazıyı bitirirken, Müslümanlar için gerçek bir tatmin sağlayacak bazı hamlelerin de, tıpkı Kürtlerle bugünlerde yaşanana benzer biçimde, aydınların kafasındaki kurguyla çakışmadığı için onlar tarafından “anlamlı” bulunmadığından söz etmiştim...

Bu söylediklerimi, “Müslümanların tatmini”ne dönük olarak geçtiğimiz yıl gündeme gelen iki sorun çözücü hamlenin etrafındaki tartışmaları hatırlatarak örnekleyeceğimi söylemiştim... Şimdi sıra o örneklerde...

Birinci örnek: “Seküler mekân”larda mescit

Geçtiğimiz yılın yaz aylarında ortalığı kasıp kavuran bir “mescit” tartışması yaşadık.

Tartışma, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hazırlanan “Yapı Denetimi Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Taslağı”nın bir maddesinden kaynaklanıyordu.

Taslağın bu maddesinde, başta eğlence mekânları olmak üzere insanların kalabalıklar hâlinde bulunduğu yerlerde, “çalışanların veya müşterilerin çeşitli ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla kreş, ibadet yeri ve oyun alanı yapılması” öngörülüyordu.

Ortalık birbirine girdi... Türkiye’de uygulanan kati laikliğe karşı mücadeleleriyle tanınan kimi aydınlar bile taslaktaki “ibadet yeri” ibaresine karşı çıktılar, taslağın geri çekilmesini istediler.

Oysa bu, inandıkları dinin kendilerinden günde beş vakit ibadet talep ettiği dindarlar için bir hak; vatandaşlarının maddi ya da manevi ihtiyaçlarını ve hak taleplerini yerine getirmeye gayret etmekle mükellef demokratik ve modern bir devlet için de görevden başka bir şey değildi.

Ben, o günlerde kendi düşüncemi şöyle ifade etmiştim:

“Mesele, içinde bulunduğumuz rejim kurulduğundan bu yana hep öyle olageldiği için hayatını seküler tarzda yaşayanların tümüne ve hatta hayatını dindarca yaşayanların bir bölümüne ‘normal’ gelen bir toplumsal durumun aslında normal olmamasından kaynaklanıyor. Bu toplumsal durumu, ‘dinin olabildiği kadar gündelik hayatın dışına itilmesi ya da gündelik hayatta görünür olmaktan çıkartılması’ diye tarif edebiliriz.

“Bu, dediğim gibi bir ‘cumhuriyet normali’ olarak kabul görse de, ‘cumhur’un büyük bölümünün dindar olduğu bir ülke için açık bir ‘anomali’ydi ve birileri ne kadar arzu ederse etsin, sonsuza kadar sürdürülemezdi.”

Bence aydınlar o tartışmada, Müslümanların “tatmini” açısından çok anlamlı olan bu taleple ilgili olarak çok kötü bir sınav verdiler.

Gelelim ikinci örneğe...

İkinci örnek: Kocaeli’nde kadınlar plajı...

Bu da geçtiğimiz yazın tartışmalarından biriydi... Kocaeli’nin AK Parti’li belediye başkanı açtığı onlarca karma plajın yanı sıra bir de “kadınlar plajı” açınca ortalık birbirine girmiş, basından gelen tepkiler karşısında yılgınlığa kapılan belediye çareyi plajı kapatmakta bulmuştu.

Oysa bu da “kalabalık mekânlarda mescit” faslından, yurttaşların makul ve haklı bir talebini karşılamaya dönük bir girişimdi...

Kamu otoritelerinin görevi, meşru toplumsal talepleri karşılamak değil mi? Kamuoyunda böyle bir talebin, hem de genişçe bir talebin olduğunu kim inkâr edebilir?

Ben, tıpkı mescit meselesinde olduğu gibi bu olayda da aydınların mesela cemevleri konusundaki, “Cemevleri meşru bir toplumsal taleptir ve hükümetin görevi bu talebi karşılamaktır” şeklindeki tepkilerini yinelemelerini beklerdim, fakat onlar ortalığı birbirine kattılar...

Hem inançlarının gereğini yerine getirmek hem de denize girmek isteyen kadınlar için büyük bir “tatmin” sağlayacak bu hamle de aydınlara “anlamlı” gelmemişti... Oysa mesela “kadınlar kahvesi”nde hiçbir sorun yoktu, o “şık”tı!

“Feminizmin Müslüman kızlara karşı geliştirdiği düşmanlık”

Aydınların, bir dönem birlikte yürüdükleri kimliklerin ve grupların tatminine yönelik talepler karşısında gösterdikleri bu türden haksız tepkilerin, o gruplarla aralarında manevi bir kopuşa yol açacağı aşikâr...

Nilüfer Göle
, Ayşe Çavdar’ın kendisiyle gerçekleştirdiği nehir söyleşi kitabı Mahremin Göçü’nde, bu türden bir kopmayı tesettürlü kadınlar ve feminizm ilişkisi bağlamında şöyle anlatıyor:

“Örtünen kızlar feministlere büyük bir güç kazandırabilirler. Bence zaten örtünen kızlar feminizmden çok şey öğrendiler. Ama feministler örtünen kızlardan öğrenmeyi reddediyorlar. Bu çok korkunç bir şey. Feministler kendilerini kızların karşısında buldular. Bence feminizm bu yüzden bitti. Tarihle randevusunu Müslüman kızlara karşı geliştirdiği düşmanlık yüzünden iptal etti.”
(s. 128).

Umalım ki, feministlerin örtünen kızların manevi tatminlerini “anlamlı” bulmamalarının yol açtığı kopukluğa benzer bir kopukluk, aydınlarla Kürtler ve Müslümanlar arasında yaşanmaz.

***

Arşiv diyor ki... Arcayürek, Balbay, Özkasnak, Dağ

İçinde bulunduğum bir kitap çalışması, son on yılın gazeteleri arasında iğneyle kuyu kazmamı gerektiriyor... Bu vesileyle giriştiğim kazı çalışması sırasında karşıma çıkan bazı “maden”leri sizlerle paylaşmaya karar verdim... Bu “maden”ler zaman zaman bu sayfada “Arşiv diyor ki...” başlığı altında yer alacak. Bugünkü “maden”, 27 Kasım 2003 tarihli
Hürriyet’te çıktı karşıma... Turan Yılmaz, Cumhuriyet gazetesi yazarı Cüneyt Arcayürek’in 28 Şubat’ı anlattığı kitaplardan biri olan Büyüklere Masallar Küçüklere Gerçekler’in ilk tanıtımını yapıyor... Aşağıda okuyacağınız bölüm, tanıtımdaki “kutu”lardan birinde yer alıyordu:

25 Ocak 1997 tarihinde saat 19:00- 22:15 arasında Gazi Orduevi’nde yemek yeniliyor. Yemekte, iki sivil, iki de asker karşılıklı durum değerlendirmesi yapıyorlar. Sivillerin ikisi gazeteci. Birisi, Cumhuriyet Gazetesi’nin şimdiki Ankara temsilcisi Mustafa Balbay, diğeri ise aynı gazetenin köşe yazarı Cüneyt Arcayürek. Karşılarında ise Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak ile Genelkurmay Halkla İlişkiler Başkanı Albay Hüsnü Dağ yer alıyor. Diyalog şöyle:

Arcayürek
: Bunlar [RP] ordu ile Susurluk konusunu birleştirmek istiyorlar. Şöyle: “İşte biz generalleri çağırdık, ayağımıza geldiler, sorguladık” diyecekler.

General Özkasnak
: Bizim saptamamız da bu. Ama Koman Paşa gitmeyecek komisyona.

CA
: Yazı ile yanıt versinler. Sonra ordunun Susurluk’la ne ilgisi var ki... TSK’da Söylemez çetesini tasfiye ediverdi.

Konuşmanın ilerleyen bölümlerinde, samimiyet daha da ilerliyor ve Arcayürek Özkasnak’a soruyor:

“Darbe yapacaksanız, ya da herhangi bir müdahaleye hazırlıklı mısınız?”

General Özkasnak:
Biz hazırlıksız hiçbir şey yapmayız.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89