• BIST 107.206
  • Altın 143,369
  • Dolar 3,5533
  • Euro 4,1312
  • İstanbul 26 °C
  • Diyarbakır 27 °C
  • Ankara 22 °C
  • İzmir 25 °C
  • Berlin 16 °C

Muhtemel bir siyasi sürecin imkânı*

Vahap Coşkun

Türkiye, Cerablus’ta bir askeri harekât yapmadan önce bölge politikası ile ilgili diplomatik bir harekât yaptı. Suriye’de sahada aktif olan üç bölge devleti vardı: Rusya, İran ve Suriye. Rusya ile yaşadığı uçak düşürme krizi, Türkiye’yi sınırların ötesinde adım atamaz bir hale getirmişti. Esad’ın mutlak gitmesini talep eden ve İran ile Suriye’nin sert tepkisiyle karşılanan siyaset de, Türkiye’nin Suriye’de bir askeri operasyona girişmesini imkânsız kılıyordu.

Mayıs 2015’de AKP içinde iktidar değişikliği yaşandı. Başbakanlık makamı Ahmet Davutoğlu’ndan Binali Yıldırım’a geçti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın isteği üzerine gerçekleşen bu değişiklikle birlikte Türkiye’nin dış politikasında belirgin bir kırılma yaşandı. “Dostları artırmak, düşmanları azaltmak” şeklinde formüle edilen bir politika ile Türkiye, sorun yaşadığı bölge ülkeleriyle arasını hızla düzeltme yoluna gitti.

Bu çerçevede ilk olarak Türkiye’yi bölgedeki gelişmelerden uzak tutan Rusya krizini çözmek için adım atıldı. Rusya’nın istediği özür dilendi ve ilişkiler hızla normal seviyesine dönmeye başladı. İran ile eskisine nazaran daha sıkı bir irtibat kuruldu. Ve Suriye’de tehditler ve öncelikler sıralaması güncellendi. “Esat’sız Suriye” inadından vazgeçildi, Esad’lı bir geçiş döneminin olabileceğini dillendirildi. Suriye’nin kuzeyinden PYD/YPG kontrolünde bir koridorun oluşmasını engellemek kastıyla Suriye’nin toprak bütünlüğüne yapılan vurgu artırıldı. Hatta Türkiye kendini bu toprak bütünlüğünün güvencesi olarak gösterdi. Altı ay içerisinde Suriye ile çok daha müspet bir noktaya gelineceği bizzat Başbakan tarafından deklere edildi.  

Cerablus’un önemi

Cerablus’a yapılan askeri harekât bu arka plan üzerinden mümkün olabildi. Her üç devlet,  birtakım itirazları olsa da, Türkiye’ye çok büyük tepki göstermediler. Türkiye sınırının hemen dibindeki Cerablus, stratejik olarak iki açıdan önem taşıyor:

Cerablus, Türkiye-Suriye sınırında IŞİD’ın kontrolü altında bulunan tek bölgeydi ve IŞİD’in başkent ilan ettiği Rakka’dan Türkiye’ye yapılan sızmalarda bir köprü görevi görüyordu.

Cerablus’un doğusunda PYD/YPG’nin kontrol ettiği Kobani bulunuyor. Dolayısıyla bu ilçenin Türkiye’nin desteklediği ÖSO’nun eline geçmesiyle, PYD/YPG’nin Fırat’ın Batısına geçmesinin önüne set çekilebilirdi.

Stratejik konumuna binaen Türkiye’nin Cerablus operasyonuyla üç amacı gözettiği söylenebilir:

Sınırları IŞİD’den temizleyerek bu yönden gelecek tehlikeyi asgariye indirmek,
Suriye’de iç savaşın başladığı günden bu yana savunduğu, 90 km. uzunluğunda ve 40-45 km. derinliğinde bir “Güvenlikli Bölge”ye zemin hazırlamak,
PYD/YPG’nin Fırat’ın Batısına geçmesini önleyerek sınır hattı boyunca bir PYD/YPG kuşağının oluşması ihtimalini bertaraf etmek.         

Cerablus, Suriye’deki dengeleri değiştirdi. Yeni bir oyun kurdu ve buradaki aktörlerin rollerinin yeniden tanımlanması zorunluluğunu doğurdu. Her şeyden önce, Türkiye’nin bir süredir uzaktan seyretmek mecburiyetinde kaldığı oyuna yeniden dönmesini sağladı. Post-İŞID sonrası Suriye’nin tanziminde gerek kendi kimliği ve gerek arkasında durduğu ÖSO ile yer alma niyetini güçlü bir şekilde ilan etti. Türkiye için burada iki olasılıktan bahsetmek mümkün:

Eğer planladığı gibi –adı farklı da olsa- bir güvenli bölge inşa edebilir ve ÖSO ile burada etkin bir performans sergileyebilirse Suriye masasında Türkiye’nin eli kuvvetlenir. Lakin eğer güvenlik bölge çabasında başarısız olur ve ÖSO’dan da beklenen randıman alınmazsa, Türkiye’nin Suriye topraklarında kalma süresi uzayabilir. Bu da Türkiye ile bölge devletleri arasında iplerin tekrar gerilmesine neden olabilir.

PYD/YPG’nin daralan oyun alanı

Türkiye’nin oyun sahasının genişlemesine mukabil PYD/YPG’nin hareket alanın daraldı. Daralma iki yönlü: Bir taraftan, PYD/YPG’nin IŞİD ile etkin bir şekilde mücadele edebilen tek yapı olduğu iddiası çöktü. Türkiye’nin kısa sürede IŞİD’i önemli bir alanın dışına sürüklemesiyle PYD/YPG’ye uluslararası meşruiyet sağlayan bu argüman ciddi bir sorgulamaya tabi tutuldu. Diğer taraftan ise, Türkiye’nin sahaya müdahale etmesiyle birlikte PYD/YPG’nin kantonları birleştirme stratejisinin karşısına aşılması güç bir duvar çıktı. Türkiye izleyici konumundayken, ABD’nin siyasi ve askeri yardımıyla PYD/YPG hızla ilerleme şansı buldu. Ancak Türkiye’nin sahada kendini gösterince –en azından şimdilik- bu şans kayboldu.

Ortaya çıkan bu tablo, aktörler için yeni bir değerlendirme yapmayı kaçınılmaz kılıyor. Türkiye, operasyonun başladığı andan itibaren PYD/YPG’nin mutlaka Fırat’ın doğusuna çekilmesi gerektiğinin, aksi takdirde hedef olacağının altını kararlı bir şekilde çiziyor. Bu durumda PYD/YPG’nin önünde iki yol var:

Biri, Türkiye’nin bu kırmızı çizgisini yok sayıp Batı’ya doğru ilerlemeye devam etmesidir. Nitekim operasyonun ilk günü verilen mesajlar bu yöndeydi. PYD Eşbaşkanı Salih Müslim, “bataklık” olarak nitelediği Suriye’de Türkiye’nin çok ağır kayıplara uğrayacağını, IŞİD gibi bozguna uğrayacağını yazdı. YPG yöneticileri ise, geri çekilmelerinin söz konusu olamayacağını bildirdi.  Eğer bu yol tercih edilirse, hem Suriye’de ve hem de Türkiye’de çatışmalar derinleşir ve yeni boyutlar kazanır.

Diğeri ise, ABD’nin Türkiye’ye taahhüt ettiği üzere PYD/YPG’nin Fırat’ın Doğusuna çekilmesidir. ABD, Suriye’de hem Türkiye, hem ÖSO ve hem de PYD/YPG ile birlikte çalışıyor ve kesinlikle bu üç gücün birbiriyle çatışmasını istemiyor. Zira bu güçler arasında meydana gelebilecek bir çatışmadan en büyük faydayı IŞİD’in devşireceğini düşünüyor.  ABD’ye göre mücadelenin odağında IŞİD’in yer almalı ve işbirliği yaptığı bütün güçler birbirleriyle değil bu ortak düşmana karşı savaşmalı.  

Siyasi rasyonalite

Siyasi rasyonalite, PYD/YPG’nin Türkiye ile çatışmaya girmekten uzak durmasını gerektiriyor. İki sebepten: Birincisi, PYD/YPG’nin bugüne kadarki kazanımlarının altında ABD ile kurduğu ilişki yatıyor. ABD, IŞİD’e karşı savaşta PYD/YPG’yi bir kara gücü olarak kullanıyor ve ona siyasi ve askeri destek sunuyor. Bu destek olmasaydı, PYD/YPG’nin Suriye coğrafyasında bu derece etkin bir konuma erişemezdi. Fakat eğer PYD/YPG, Türkiye ile çatışmaya girerse ABD’nin bu oyun değiştirici kuvvetini arkasında bulmayacaktır. Nitekim ABD, PYD/YPG ile kurdukları işbirliğinin sınırlı olduğunu ve Fırat’ın Batısına geçmesi halinde onlara herhangi bir destek sunmayacağını en yetkili ağızlardan ifade etti.  

İkincisi, Suriye’de savaşmakta olan dört yerel güç var. PYD/YPG, IŞİD, ÖSO ve Esad rejimi. PYD/YPG, kısa bir süre önce rejim güçleriyle şiddetli bir çatışma yaşadı. IŞİD ile zaten sürekli bir savaş halinde. ÖSO’nun ve Suriyeli muhaliflerin de, Esad rejiminin destekçisi olarak gördükleri PYD/YPG’den hoşlanmadıkları bir sır değil. Yani PYD/YPG, Suriye’de kendisi dışındaki sahadaki tüm güçlerle ya çatışıyor, ya da bu güçlerle arasında bir çatışma potansiyeli her zaman varlığını koruyor. Buna bir de Türkiye’nin eklenmesi PYD/YPG açısından durumu daha kötüleştirir. Türkiye ile gireceği bir çatışma, PYD/YPG’nin bugüne kadarki kazanımlarının önemli bir kısmının yitirilmesi sonucunu doğurabilir.

Yeni bir sürecin imkânı

Bu itibarla siyaseten akılcı olan, PYD/YPG’nin bir çatışmaya mahal vermemek için Fırat’ın Doğusuna çekilmelidir. Bu, hem Türkiye ile çatışmanın önünü kapar, hem de IŞİD ile mücadelenin daha sonuç alıcı bir renge bürünmesini sağlar. Ayrıca böyle bir uzlaşma, Türkiye’deki Kürt meselesinin siyasi yola çözümü için bir fırsat kapısı aralayabilir. Siyasetin tekrar devreye girebilmesi için iki anahtar lazım:

Biri, Suriye’de Türkiye ile PYD/YPG ve yani PKK arasında asgari bir mutabakata varılmasıdır. 2013-2015 dönemini kapsayan çözüm süreci, Suriye’deki ihtilaf yüzünden bozuldu. Mevcut durumda Türkiye, Fırat’ın Doğu’su ile Afrin’deki tabloya bir itiraz getirmiyor. Sadece güvenlikli bölgeye dönüştürmek istediği alanda PYD/YPG’nin faaliyet göstermesine müsaade etmeyeceğini belirtiyor. Bu, hem Suriye’de bir uzlaşmayı tetikleyebilir, hem de Türkiye’de yeni bir süreci canlandıracak bir vasatı üretebilir.

Diğer anahtar ise, PKK’nin Türkiye’de mutlak bir ateşkes ilan etmesi ve şiddet yöntemlerini tümden terk etmesidir.  Bana göre PKK’nin şiddeti, Türkiye’deki Kürt meselesinin çözümüne hizmet etmediği gibi, Suriye’deki kazanımların muhafaza etmesini de güçleştiriyor.

Bir husus şüpheye yer bırakmayacak kadar açık: Türkiye’de silahlar susmadığı ve bombalar patlamaya devam ettiği müddetçe, ne Suriye’nin kuzeyinde istikrar ve düzen temin edilebilir, ne de Türkiye’deki Kürt meselenin demokratik çözümünü sağlayacak bir süreç başlatılabilir.


* Bu yazı ilk olarak, 07.09.2016’da Independent Turkey’de “A solution in Syria? Turkey and the Kurdish Question” başlığıyla yayınlanmıştır.

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89