• BIST 83.048
  • Altın 146,881
  • Dolar 3,7605
  • Euro 4,0391
  • İstanbul 4 °C
  • Diyarbakır -7 °C
  • Ankara -12 °C
  • İzmir 5 °C
  • Berlin -2 °C

Muhalif gazetecilik, eleştirel gazetecilik...

Alper Görmüş

Taraf’ın haber dilindeki sorun, Ahmet Altan’ın yazdığı gibi gazetenin Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ile hükümete yönelttiği eleştirinin “sert” olmasında değil. Sorun, bu dilin “eleştirel” olmaktan çıkıp “muhalif” olmaya yönelmesinde...

Madem genel yayın yönetmenimiz hepimize “netlik” çağrısı yaptı, o çağrıya icabet ederek diyorum ki: Benim talebim, Taraf’taki “sert haber dilinin yumuşatılması” değil; ben, giderek hırçın bir “muhalif” karakter kazanan bu dilin gazetecinin dili olmadığını söylüyor, yerini “kararlı, sert ve sakin bir eleştirel dil”e terk etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bunu, sadece inandığım bir gazetecilik çizgisini savunmak için söylemiyorum. Taraf’ın yapmaya çalıştığı şeyin bu yolla daha etkin bir biçimde yapılabileceğine yürekten inandığım için de söylüyorum. (Taraf’ın yapmaya çalıştığı şeyin özünde ne kadar doğru ve haklı olduğunu, başka deyişle iktidarın endazesinin ne kadar şaştığını bir kez daha görmek için sizi, Ümit Cizre’nin AGOS’un son sayısında manşetten yayımlanan “Vesayet ipinin cambazları” başlıklı analizini okumaya davet ediyorum.)

“Muhalif gazetecilik” nedir?

“Muhalif gazetecilik”, bütün fiyakasına rağmen doğru ve etkili bir gazetecilik çizgisini ima etmez. Doğrusu, gazetecinin “eleştirel” olmasıdır. Bu da, bir durumu, bir olguyu bütün yönleriyle okurun dikkatine sunma sorumluluğuna ve ahlakına tekabül eder.

Tartıştığımız olgu “iktidar ve hükümet” olduğuna göre, eleştirel gazeteciliğin onlar karşısındaki pozisyonuna da bakalım...

Eleştirel gazetecilik, kamuoyu adına giriştiği bütün anlama ve anlatma çabalarında olduğu gibi, iktidarlar ve hükümetler sözkonusu olduğunda da aynı sorumluluk ve ahlakla davranır: Onları da bütün yönleriyle; olumlu ve olumsuz yanlarıyla okurun dikkatine sunmaya gayret eder.

İktidarlar ve hükümetler karşısında “muhalif” olmak ve “yandaş” olmak, “eleştirel gazetecilik” çizgisinden iki sapmayı ifade eder... Eliniz, birinci durumda iktidarın “doğrularını”, ikinci durumda da “yanlışlarını” kamuoyuna duyurmaya bir türlü gitmez. Her iki durumda da okurlar, nesnel gerçekliğin bilgisinden epeyce uzakta bir yerdedir.

“Muhalif” ve “yandaş” pozisyonlar, kendi katılıkları içinde zamanla birinci durumda “düşmanlığa”, ikinci durumda “iktidarla özdeşleşmeye” varabilir... Bunlar aslında gazetecilik içinde mütalaa edilmemeli ama işi buralara kadar vardıranların olduğu ve onların da “gazete” olarak anıldığı, bir vakıa; şimdi saydırmayın adlarını bana...

Taraf “muhalif” bir gazete oldu mu?

Peki, Taraf, iktidar ve hükümetin yapıp ettikleri sözkonusu olduğunda, kendi bakış açısından “doğru ve olumlu” bulduğu kimi gelişmelere (bile) gözlerini ve sayfalarını kapayacak; ya da onları okurların göz menzilinden mümkün olduğu kadar uzak tutmaya yeltenecek kadar “muhalif” bir gazete oldu mu?

Ben, o noktada olduğumuzu düşünmüyorum... Fakat Taraf’ın yazıişlerine, işleri o noktaya götürebilecek asabi bir ruh hâlinin hâkim olduğunu sezebiliyorum.

Şunu da söyleyeyim: Taraf’ta bazı haber tercihleri ve sunumları var ki, biri kalkıp bana, “gazetenin henüz o noktada olmadığını söylüyorsun ama, bu ne” diye sorsa, soranı da kendimi de iknada epey zorlanırım: Askerlerin “darbe hakkı”nı düzenleyen ünlü 35. Madde ve ona bağlı bir dizi maddeye yakında veda edeceğimize dair habere Taraf’ın verdiği kıymet örneğinde olduğu gibi...

NOT. Geçen yazıda “Balyoz” dizisi bitene kadar tartışmadan çekildiğimi söylemiştim ama, gördüğünüz gibi olmadı. Fakat bu defa kararlıyım. Birkaç yazı sonra bu verimli tartışmada yeniden birlikte olmak dileğiyle...

***

‘Balyoz’ kararları tartışması (5)

“Balyoz kararları tartışması” dizisinde, “2003’te 1. Ordu’da bir darbe planlandığına işaret eden ‘dijital olmayan deliller’ bahsi”ne geçmiştik ki, “Taraf tartışması” araya girdi ve diziye bir yazılık ara verdim.

9 ekim (salı) tarihli son yazıda Darbe Günlükleri’nde Balyoz’a dair ne var ne yok, ona bakmaya başlamıştık...

Oradan devam edeceğiz, fakat ondan önce, salı günkü yazının başlığı ile finali arasındaki tezadı izah etmem gerekiyor, çünkü epeyce “uyarı” aldım o konuda...

Biliyorsunuz, yazının başlığı “Darbe Günlükleri’nde ‘Balyoz’ neden yok?”tu... Buna karşılık yazının son paragrafı şöyleydi:

“‘Darbe Günlükleri’nde neden Balyoz’u işaret eden bir şeyler yok’ sorusu, Darbe Günlükleri’nin kamusal bölümlerinin tamamını kapsayacak İmaj ve Hakikat adlı kitabımın üzerinde çalışmaya başladığım günlerde de kafamı meşgul ediyordu... O nedenle çalışmalarımı, metinde bu soruya cevap teşkil edecek noktalar olup olmadığı üzerinde yoğunlaştırdım. Sonuçta, 2007 martında Günlükler’i sınırlı bir zaman diliminde hazırlayıp yayımladığımız için Nokta’daki versiyonda yer almayan fakat yukarıdaki soru açısından anlamlı ve önemli bazı notlarla karşılaştım... Bunların bir bölümüne Taraf’ta kaleme aldığım yazılarda yer verdim, bir bölümü de İmaj ve Hakikat’i bekledi. Cuma günü bunları derli toplu bir biçimde bir daha dikkatinize sunacağım.”

Bana e-posta atan ve “başlıkta ‘yok’ diyorsun, yazıda ‘var’ diyorsun, anlamadık ki” mealinde serzenişte bulunan okurlara ve hepinize açıklayayım... Mesele şu:

Yazının başlığı aslında “Darbe Günlükleri’nde ‘Balyoz’ neden yok? Yok mu?” idi... Fakat o başlık basılı versiyonda bir aksaklık sonucu “Yok mu?” kısmı eksik olarak çıkmış, editörümüz Tamer Kayaş’ın da dikkatinden kaçmış.

Başlık, Taraf’ın internet versiyonunda tam hâliyle kullanıldığı için, bana sadece yazıyı basılı versiyondan okuyanlar e-posta atmışlar...

Gelelim asıl meseleye...

“Kendi aralarında bir şeyler yapan Doğan ve Tolon”

2003 Balyoz’unun Darbe Günlükleri’ndeki izleri deyince, ilk olarak Günlükler’in 24 Şubat-2 Mart 2003 tarihli bölümüne bakmak gerekir... Şöyle deniyor orada:

“27 şubat günü sabahleyin Genkur. denetlemesi için bölgeye gelen Tümg. Can Teller beni ziyarete geldi. Oldukça ilginç bir görüşme yaptık. Önceleri konuşmada çekingendi ama kendisini cesaretlendirdim ve konuşmaya başladı. Genelkurmay Başkanı’nın şahsına karşı bir tepki olduğunu, dinci kesimlere kendisine yaraşır bir şekilde tepki vermediği gibi adeta onlarla işbirliği yaptığını ve Çetin Doğan Paşa ile Hurşit Tolon Paşa’nın bu konulardan çok rahatsız olduklarını ve kendi aralarında bir şeyler yaptıklarını, benim de onlarla görüşmemi ima etti.

“Bir tümgeneralin böyle konuşması beni şaşırttı. Genelkurmay Başkanı’nın kendine dinci bir subayı emir subayı olarak almak istediğini ama yapılan incelemede adamın dinci olduğu ortaya çıkınca bundan vazgeçtiğini ama adamın kendi akrabası olduğunun tesbit edildiğini; Kıbrıs’ın elden gittiğini bilmesine rağmen hiçbir tepki vermediğini; 8 Ocak günü yaptığı konuşmanın metnini daha önceden AKP ile koordine ettiğini; dincilere karşı konuşmak istemediğini söyledi, ben de dinledim. Ayrılırken bana 2. Başkan (Orgeneral İlker Başbuğ —A.G.) ile görüşüp görüşmediğimi sordu. Anladığım kadarı ile onun da Genelkurmay Başkanlığı hesabına girdiğini ve bu nedenle karargâhın ondan da memnun olmadığını söyledi.”

“Yalman’ın yapılacak bir darbeyi önlediğine ve...”

İlk kez İmaj ve Hakikat’te yayımladığım bu bölümle ilgili olarak kitapta şu değerlendirmeyi yapmıştım:

“Bu notun tutulduğu tarihin, 2003 Mart’ındaki Balyoz Planı seminerinden bir hafta kadar öncesine rastladığına dikkatinizi çekmek isterim. Nottan anlıyoruz ki, ‘kendi aralarında bir şeyler yapan’ Çetin Doğan ve Hurşit Tolon, aralarına katılmaları için Özden Örnek’i yoklamışlardır. Örnek, bir tümgeneralin kendisiyle böyle konuşmasını yadırgadığını söylüyor; olabilir, fakat bir yandan da onun yukarılardan talimat almaksızın bir orgeneralle böyle bir konuşma yapamayacağını bildiğini varsayarsak hata etmiş olmayız.”

Şimdi de şunu ekleyeyim: Günlüğün bu bölümü, 2003 martında Çetin Doğan ile Hurşit Tolon’un hükümete karşı bir plan içinde olduğuna va —Çetin Doğan o tarihten dört beş ay sonra (Ağustos 2003) emekli olacağına göre— bu planın çok yakın bir tarih için öngörüldüğüne işaret ediyor.

Cuma günü, Günlükler’deki “Balyoz” izlerini aktarmaya devam edeceğim: Önce Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın “yapılacak bir darbeyi önlediğine ve son anda oyunbozanlık yaparak vazgeçtiğine” dair bölüm, ardından da Yalman’ın Hilmi Özkök’e yönelik “Ben olmasaydım onu parçalarlardı” şeklindeki serzenişi... 

  • Yorumlar 2
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89