• BIST 81.712
  • Altın 147,398
  • Dolar 3,8050
  • Euro 4,0356
  • İstanbul 5 °C
  • Diyarbakır -3 °C
  • Ankara 1 °C
  • İzmir 8 °C
  • Berlin -6 °C

Millet’in Türkiye serüveni

Şahin Alpay

CHP Milletvekili Birgül Ayman Güler’in TBMM’de, “Kürt milliyetçiliğini bana ‘ilericilik’ ve ‘bağımsızcılık’ diye yutturamazsınız... Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit, eş değerde gördüremezsiniz…” diye konuşmasının yol açtığı tartışmalar, millet kavramı üzerine vuzuha kavuşmak için yeni bir fırsat. 

Ayman, bu beyanından dolayı onu “ırkçılık ve faşistlik” ile suçlayanların kendisinden özür dilemesi gerektiğini şu gerekçelerle açıkladı: “Türk kavramı bir ırkı ya da etnisiteyi anlatmaz. Yüz yıla yakın zamandır Türk kavramı anayasada yazılı olan ulusal vatandaşlığın adıdır.”

Öyle mi? Bu iddiaya cevaben, millet kavramının bizdeki serüvenini kısaca hatırlamak yerinde olur. Millet, Osmanlı’da dinî kimliğe dayanıyordu. İslam milleti, Türkleri, Kürtleri, Lazları, Arapları ve diğer (“ırk” ya da “kavim” olarak anılan) tüm Müslüman etnik grupları kapsıyordu. Bağımsızlık savaşı, Anadolu ve Rumeli Müslümanları adına yapıldı. Cumhuriyet’in kuruluş döneminde “Türkiye milleti” kavramı, Müslümanlardan oluşan topluluk anlamında kullanıldı.

Tek–parti rejiminin yerleşmesinden itibaren ise dinî milliyetçiliğin yerine etnik milliyetçilik, İslam milleti yerine Türk milleti kavramı geçti; Türklük, Orta Asya kökenli etnik grup anlamını yüklendi. Etnik-ırkçı milliyetçilik anlamında Türklük en olgun ifadesini 1930’da Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un ünlü sözlerinde buldu: “Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır: Türklere hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost, düşman ve bu dağlar bu hakikati böyle bilsin…” Bu anlayışla Müslüman çoğunluk, Türkleştirme politikalarına maruz bırakıldı. Kürtler dışında kalanların çoğu Kürt kimliğini gönüllü olarak benimserken, Kürtlerin buna itirazları hiç dinmedi.

Modern bir toplumun ancak (aynı dili konuşan, aynı dini paylaşan) tek-kültürlü bir toplum olacağını savunan Kemalistler zamanla “millet” kavramının yerine, Osmanlı’daki dini anlamından arınmış “ulus” kavramını kullanmaya başladılar. Laik Türk milliyetçiliğinin adı “ulusçuluk” oldu. 1960’lardan itibaren ikiyüzlü bir politika benimsendi: Bir yandan “Türk ulusu” kavramının etnik kimliklerden bağımsız olarak, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi ifade ettiği ileri sürülürken, öte yandan Kürtlere yönelik zorunlu asimilasyon politikalarına devam edildi. Bugün CHP’nin “ulusalcıları” ile MHP’nin “milliyetçileri”nin ortak oldukları “ikiyüzlü” ulus/millet anlayışı budur.

CHP ve MHP’li Kemalistlere karşılık İslamcılar, Osmanlı kökenli, din birliğine dayalı “millet” kavramında ısrar ettiler. Bu ısrarın izlerini, bugün başta Başbakan Erdoğan olmak üzere, “muhafazakâr demokrat” AKP sözcülerinin söyleminde de görmek mümkün. Erdoğan’ın millet kavramına Türkler, Kürtler, Lazlar, Araplar, Boşnaklar, Arnavutlar, Çerkesler ve diğerleri dahildir ama Ermeniler, Rumlar, Yahudiler ve diğerlerinden söz edilmez.

Peki, Batı’da ‘millet’ ne anlama geldi? 20. yüzyılın sonlarından itibaren Batılı demokrasiler, soya ve kültüre dayalı millet anlayışından yurttaşlığa dayalı millet (anayasal vatandaşlık) anlayışına yöneldiler, ama tek–kültürcülük (asimilasyonculuk) ile çok-kültürcülük (farklı etnik ve dinsel kimliklere saygı) arasında mücadele bitmiş değil. Denebilir ki Türkiye de, Kürtlerin zorlamasıyla bir yandan yurttaşlığa dayalı millet (anayasal vatandaşlık) anlayışına yönelirken, öte yandan tek-kültürcülük ile çok-kültürcülük arasında çok kanlı sonuçlar doğuran mücadeleye tanık olmakta.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89