• BIST 83.067
  • Altın 146,783
  • Dolar 3,7897
  • Euro 4,0443
  • İstanbul 4 °C
  • Diyarbakır 9 °C
  • Ankara 1 °C
  • İzmir 8 °C
  • Berlin 1 °C

Mehmet Altan’ın yazısı veya sefaletin kritiği

Cahit Mervan

Prof. Mehmet Altan’ın T24 sitesinde yayınlanan ‘Batı'da faşizm, Doğu'da özerklik mi?’ başlıklı makalesi Ezgi Başaran’ın dediği gibi bir toplamı ifade ediyor. Yani Altan’ın adı geçen makalede ileri sürdüğü ‘tezler’ çözüm süreci ile birlikte liberal-sol ve egemen kimlik içinde kendisini zuhur eden bazı aydınlarla Kürt Özgürlük Hareketi arasındaki ‘fikir’ ayrılığının toplamına tekabül ediyor. Doğrusu çözüm süreci ile birlikte Kürtlerin kulaklarını sağır eden bu ‘itiraz’ ve ‘eleştirileri’ Altan’ın bir yazıda derlemiş olması işimiz kolaylaştırıyor.

Altan, aşağıda paragraf paragraf ele alacağımız makalesine Oya Baydar’ın yazısından bir alıntı yaparak başlıyor. Peşinen belirtelim ki Oya Baydar Kürtlerin kulaklarını sağır eden o seslere dâhil değil. Bu nedenle Altan’ın bilim, akıl ve vicdanla ciddi çatışma içinde olan kendi ‘tezlerine’ Baydar’ı dayanak yapması etik açıdan doğru değil. Şıkta olmamış.

Bu kısa girişten sonra Mehmet Altan’ın ileri sürdüğü ‘tezlere’ geçebiliriz. Daha rahat anlaşılması için Altan’ın görüşlerini tırnak içinde ve italik olarak aktarıyorum.

Şehirlilerin” ezdiği ve gelişmesine izin vermediği, “taşraya hapsedilmiş” kesimde iki büyük yapı vardı… Kendilerini Sünni dindarlıklarıyla tarif eden “muhafazakarlarla”, kendilerini ırklarıyla tarif eden “Kürtler.”

Türkiye’de veya dünyanın başka bir yerinde ‘muhafazakârlar’ kendilerini sadece dindarlık üzerinden tanımlamazlar. Dindarlık önemli bir gösterge olsa da muhafazakârlık, sosyal, ekonomik ve kültürel değerlerin bir araya gelmesiyle oluşur. Muhafazakârlık kurulu sistemin ve geleneksel toplumun değişmesine karşı direnen, değerlerin korunmasını savunan daha çokta sağda yer alan siyasi bir akımdır. Dindarların hepsi muhafazakârlar olmadığı gibi, bütün solcularında hepsi ilerici değil. Örneğin solcular statükoya takılıp kaldıkları zaman ‘muhafazakâr!’ olurlar.

Öte yandan Kürtler hiçbir zaman kendilerini ‘ırklarıyla tarif’’ etmediler. Kürt hareketinin hiçbir bileşeni, aydın ve düşünürü Kürtleri tarif ederken ırk kriteri üzerinden kendini tanımladığını söylemek ya bir cehalet sonucudur, ya da bir çarpıtmadır. Veya düşüncede sefaletin geldiği son noktadır. Kürtlerin bir halk ve ulus olduğu, ayrı bir dilleri ve üzerinde yaşadıkları toprakların Kürdistan olduğu gerçeğini söylemleri ve gasp edilmiş kolektif haklarının iadesini istemeleri ırki veya ırksal bir tanımlama değildir. Bu saatten sonra bilim insanı ve profesör Altan’a ırk ne olduğunu izah etmekte başak bir eziyet konusu.

Mehmet Altan kendi kafasına göre Kürtleri ve muhafazakârları tanımlayıp, sınıflandırdıktan sonra ‘Devletçi şehirlilerin azınlık diktasını yıkıp, yeni ve demokratik bir cumhuriyet kurma potansiyeline sahip iki güç olarak da bunlar görülüyordu. Umut bağlanan iki güç de bunlardı’ diyor.

Dünyada muhafazakârlardan demokratik bir cumhuriyet beklemek sadece Türk aydınlarına özgü bir durum olsa gerek. Dünde, bugünde Türkiye’deki muhafazakârların-tek tük aydın ve şahsiyetler hariç- demokrasi diye bir dertleri olmadı. Bu nedenle aklı sosyolojiden, demokrasi ve halklar tarihinden biraz çakan hiç kimse Altan gibi muhafazakârları bir demokrasi gücü olarak görmedi. Görmezde. Yukarda aktardığımız paragrafla birlikte Altan’ın muhafazakâr olarak sınıflandırdığı grubun Milli Görüş Harekatı içinden gelerek AKP’yi oluşturan ve Erdoğan’ın tartışmasız tek lider olduğu AKP’yi kastettiğini öğrenmiş oluyoruz.

Çünkü Altan dilinin altındaki baklayı çıkararak kendince tarif ettiği, sınıflandırdığı bu ‘iki güç’ arasında bir işbirliğinin olduğundan bahsediyor. Hatta kesin konuşuyor. ‘Ama ne yazık ki bu işbirliği ümit edildiği gibi pek de “demokrasi” odağında gerçekleşmiyor’ diyerek üstü kapalı Abdullah Öcalan’ın başlattığı barış ve çözüm sürecine utangaçça bir gönderme yapıyor.

Birincisi Mehmet Altan’ın çizdiği gibi ‘muhafazakâr’ AKP ile kendini ‘ırklıkla tanımlayan’ Kürtler arasında bir işbirliği söz konusu değil. Her nedense Altan’ında içinde yer aldığı bazı liberal-demokrat, sol çevreler başından itibaren farklı gerekçelerle PKK lideri Abdullah Öcalan’ın başlattığı barış sürecine karşı çıkıyorlar. Bunu aslında tam açıktan yapmıyorlar. Sürece cepheden vurmuyorlar. Daha çokta dolambaçlı yollarla yapıyorlar.

Eğer Altan’ın kastettiği ‘işbirliği’ çözüm süreci ise burada bir işbirliğinden çok her an patlamaya hazır devasa bir sorunu çözmek için çaba var. Diyalog ve en fazla müzakere var. Bu kadar cehalet içinde olmaya veya çarpıtmaya gerek var mı acaba?

Dünyanın hiçbir yerinde müzakere ve diyalog süreçleri çatışan tarafların ‘işbirliği’ olarak adlandırılmaz. Hatta müzakere süreçleri sert mücadeleyi de öngörebilir. Müzakere ettiğiniz güçle bir konuda uzlaşmanız ve sorunu çözmek için gerekli araçları yaratmanız asla ve asla M. Altan’ın anladığı veya göstermek istediği türden bir işbirliği değildir.

Hem Oslo sürecinde, hem de son barış sürecinde AKP rejimine karşı en sert ve sonuç alıcı muhalefeti Kürtlerin yaptığını söylemek bir abartı olmasa gerek. Bu Mehmet Altan ve onun gibi ‘sırça köşklerde’ teori kesen aydınlar bilmiyorsa, ne yapalım yani.

İkincisi, PKK ve onun lideri ile masaya oturan Türk devlet heyetinin ve hükümetinin niyetlerinden bağımsız olarak Kürt tarafının çözümü ‘demokrasi’ odaklı olmadığını söylemek ayıp ötesi bir şey olsa gerek. Kürtler ayrılıp ve bağımsız bir devlet kurmakta dâhil hakları olmasına rağmen, tercihlerini Türkiye’nin siyasi birliği inde bir çözümden yana yaptılar. Onu da çok açık bir şekilde özerk ve özgür Kürdistan, demokratik bir Türkiye olarak formüle ettiler.

Bundan daha açık ne olabilir ki? Kürtler barış ve çözüm süreciyle birlikte aslında demokrasi mücadelesinin önünü de açtılar. Gezi bu sürecin arkasında geldi. Kaldı ki Türkiye’de demokrasi adına atılan her adımda Kürtlerin tartışmasız emeği ve katısı var. Ve olacaktır da.

Ama siyaset alanında hayli söz söyleyen bir bilim insanı olarak Altan’da bilir ki Kürt ve Kürdistan gibi bir sorunun çözümü her zaman demokrasi ile eş zamanlı olmayabilir. Örneğin İngiltere veya Fransa’da Altan gibi aydınların gözlerini kamaştıracak kadar demokrasi vardı. Ancak aynı ‘demokrasi güçleri’ Asya ve Afrika’da sömürge savaşları veriyorlardı. Dahası Filistin’in topraklarını gasp eden İsrail’de Türkiye’den kat be kat demokrasinin olmadığını söyleyebilir miyiz? Tersinden bakarsak Irak demokrasiye geçemediği için parçalanmak üzeredir. Güney Kürdistan, Irak’ta kalıcı ve sonuç alıcı bir demokrasi oluşmadığı halde özgülüğüne kavuşmuştur. Benzeri bir durum Rojava Kürdistanı’da yaşanmaktadır. Yani Kürtlerin kendi geleceğini belirleme hakkı birebir demokrasi meselesiyle alakalı değildir.

Ancak Türkiye’nin merkezi devlet yapısının değişmesi, yeni demokratik bir Anayasa Kürt sorunu başta olmak üzere birçok sorunun çözümü için son derece önemlidir. Kolaylaştırıcı bir özelliğe sahiptir. Kürtler bu nedenle hem AKP ile masaya otururken, hem de en sert silahlı kalkışmayı gerçekleştirirken bile sorunun çözümünü demokratik bir Türkiye içinde gördüler. Görmek istiyorlar. Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin Kürtlerin kendi geleceklerini belirle hakkını elde etmek için verdiği mücadele ile demokrasi mücadelesini nasıl içi içe gördüğünü, bu konuda ne kadar titiz olduğunu tekrar tekrar vurgulamaya insan utanıyor.

Ancak Mehmet Altan çıplak gözle görülen gerçekleri çarpıtmaya, sapla-samanı karıştırmaya ve kendince Kürtleri bir yerlere oturtmaya çalışıyor ve şöyle diyor:

Kürt siyaseti, görünen o ki Başbakan Erdoğan’ın “diktatörlük” yolundaki ilerlemesinin kendilerine de “özerklik” yolunu açacağına inanıyor ve onun “diktatörlüğünü” çeşitli pazarlıklarla destekliyor. ‘’

Gerçekten durum Altan’ın söylediği gibi midir?

Kesinlikle hayır. Kürt siyaseti dünde, bugünde Erdoğan ‘diktatörlüğüne’ karşı en amansız ve ikirciksiz mücadele veren güçtür. İnsaflı olan herkes bu hakkı teslim eder. Kaldı ki, garip olan Erdoğan ‘kadında olsa, çocukta olsa gereği yapılacaktır’ diyerek Amed ve Kürdistan sokaklarını kana bularken, binlerce Kürt KCK operasyonları adı altında rehin alınırken, Türk ordusu Kazan Vadisi, Kortek, Çexçuman gibi yerlerde kimyasal silah dahi kullanarak katliamlar yaparken, Kürdistan halkı dişini-tırnağına takarak bu ceberut rejime karşı direnirken, şimdi Kürtleri diktatörlüğü desteklemekle suçlayan Altan gibiler Erdoğan’a toz kondurtmuyor ve onu demokrasi kahramanı olarak ilan ediyorlardı.

Erdoğan rejimi Kürdistan’da faşizmin alasını uygularken susanların, şimdi dönüp Kürtlere siz diktatörlüğü destekliyorsunuz deme hakkı var mı? Biraz tutarlı olmak gerekmez mi?

Altan geçmişte söyledikleriyle tutarlı olacağına, Kürtleri diktatörlük pahasına özerklik koparmakla suçluyor. Daha doğrusu Kürtleri küçümsüyor. Verdikleri mücadeleyi ve çözüm sürecini tıpkı Nuray Mert gibi basit bir pazarlık ve istihbarat oyununa indirgiyor.

‘’Kürt siyaseti, görünen o ki Başbakan Erdoğan’ın “diktatörlük” yolundaki ilerlemesinin kendilerine de “özerklik” yolunu açacağına inanıyor ve onun “diktatörlüğünü” çeşitli pazarlıklarla destekliyor.’’

Kürt siyasetinin böyle düşündüğünü Altan nerden çıkarıyor? Buna nasıl bir fütursuzluk. Erdoğan’ın “diktatörlük” yolundaki ilerlemesinin kendilerine de “özerklik” yolunu açacağını’ düşünen kaç Kürt var?

M. Altan Kürtlerin pazarlıklar yoluyla Erdoğan diktatörlüğünü desteklediklerine örnek olarak ise “MİT yasasının” görüşülmesi sırasında kimi Kürt siyasetçilerinin MİT’e teşekkür ettiklerini gördük, buna da Kürt tarafından ciddi bir tepki gelmedi’ diye yazıyor.

Bir kez Türk medyasının MİT yasası görüşülürken BDP milletvekili Sırrı Sakık’ın sözlerine takla attırarak yaratılan algı üzerinden her gün Kürtlerle ‘içli-dışlı olan’, İMC gibi bir televizyonda analiz yapan M. Altan’ın bu sonucu çıkarması enteresan doğrusu.

Sakık o konuşmasında aynen şöyle diyor:

‘’Eğer Sayın Öcalan eğer MİT bu görüşmelerde bir yıldır bu topraklarda kanın akmasını engellemişse, ölümü durdurmuşsa, eğer bu noktada barışımıza katkı sunulmuşsa, bu Parlamentonun üstlenemediği görevi bunlar üstlenmişse bizim, bunlara teşekkür etmemiz lazım."

Sakık’ın söylediklerine katılırsınız veya katılmazsınız. O ayrı bir konu. Ancak bu konuşmadan hareketle Kürtleri özerklik için diktatörlük taraftarı ilan etmek ayıp ötesi bir şey olmaz mı?

Şimdi M. Altan gibilerine cevap olsun diye değil, ama şunu söylemek gerekir ki Sakık’ın yaptığı konuşma bütünden koparılarak, Türk medyasının her zamanki takla attırma marifeti sonucu anında ‘Sakık MİT’e teşekkür etti’ noktasına indirildi. Halbuki konuşmanın özünü ‘teşekkür’ oluşturmuyor.

Öte yandan MİT yasasına karşı hem parlamentoda BDP milletvekilleri, hem sivil Kürt kuruluşları, Kürt medyası hem de ve bence en önemlisi KCK sert bir şekilde karşı çıktılar. Özellikle hükümetin çözüm süreci için Kürt tarafının önerdiği yasal zemin söyleminin arkasına gizlenerek bu yasakçı yasayı çıkarmasına karşı açık tutum aldılar. Altan’ın bundan habersiz olması mümkün mü?

Mehmet Altan fantezilerini kendi değimiyle ‘bu küçük örnek’ üzerinden geliştiriyor

‘’Kürtler, kendi geleceklerini galiba artık “Türklerle birlikte” kurulacak demokratik bir yapının parçası olmakta görmüyorlar, kendilerine çok acılar çektirmiş olan Türklerin çekeceği büyük acılar pahasına bir diktatörlüğü desteklemenin kendi çıkarlarına olacağını düşünüyorlar. ‘’

Yıllardır yazı yazan ve üstelik bir bilim adamının kafası bu kadar karışık olabilir mi? Demek ki oluyor. Eğer söz konusu Kürtler ve Kürdistan ise.

Sözde Kürtler Türklerle birlikte demokratik bir yapının parçası olmak istemiyorlarmış! Başka. Kürtler, kendilerine acı çektiren Türklerin bir diktatörlük altında çekeceği büyük acıların kendi çıkarlarına olacağını düşünüyorlarmış!

Pes doğrusu. Açık konuşmak gerekirse, Türklerin ezici çoğunluğu Kürtlerle tam eşit ve demokratik bir birliktelikten yana değiller. İkincisi ‘Kürtlerin gelecekte Türklerin bir diktatörlük altında acı çekmesini kendi yararlarına olduğunu düşündüklerini’ söylemek için Altan’ın elinde hangi bilimsel ölçüler var, anlaşılmış değil. Bir bilim insanı farazilerden hareketle bir halka böylesine bir suçlamada bulunma hakkını nerden alıyor?

Altan bilerek veya bilmeyerek Kürtlerin başka bir halkın acı çekmesinden medet umduğunu söylüyor. Çünkü bir paragraf sonra bu tezini daha ileri bir noktaya taşıyor:

"Bu bir tercihtir, olabilir. Halbuki Kürtlerin haklarının, hukuk ve demokrasi içinde teslim edilmesi, yeni yaşam biçiminin nasıl olacağının hukuk ve demokrasi içinde belirlenmesi daha sağlıklı ve kalıcı olurdu. Ama belli ki onlar, en azından büyük bir bölümü ya da onları temsil eden siyaset kurumu böyle düşünmüyor.‘’

Altan ve çözüm sürecine karşı olan herkes için bir kez daha belirtmek gerekir ki, ne Öcalan’ın, ne KCK’nin, ne BDP’nin, ne de başka bir Kürt kuruluşunun diktatörlerden yana bir tercihi yoktur.

Ama Altan kendi ürettiği teoriye o kadar inanmış ki, açıkça Kürtlerin ‘İslamcı Kemalistlerle’ özerklik için anlaştığı söylüyor:

“İslamcı kemalist” bir diktatörlükle anlaşıp özerkliklerini almanın daha iyi olduğuna, bunun onların düşündüğü kadar sorunsuz bir çözüm olduğuna inanıyorlarsa, bu Kürtlerin bileceği bir iş.‘’

Ancak Kürtlerin AKP ile özerklik konusunda ‘anlaştığı’ tezi sadece ‘Altanların mahallesinde’ değil, Sözcü, Aydınlık, Ortadoğu gibi ulusalcı-faşist güçlerin mahallesinde de dillendirilmekte. Birinci gruba göre Kürtler AKP’nin diktatörlüğüne karşı özerklik elde ediyorlar, ikici gruba göre de Erdoğan iktidarda kalmak için Kürtlere özerklik verecek! Yani eski başbakanlardan Süleyman Demirel’in Türkiye’nin Bulgaristan’dan aldığı elektrik için söylediği ‘kışın biz onlardan alıyoruz, yazın onlar bize veriyor’ demagojisi gibi.

Altan Kürtlerin diktatörlüğe karşın özerklik kopardığına veya böylesine kirli bir pazarlık yaptığına o kadar kendini kaptırmış ki, şöyle diyor:

‘’Bazı AKP yandaşlarının ve diktatörlük hayranlarının yaptığı gibi, “Kürtlerin özerkliği için Türkler özgürlüklerinden vazgeçsinler, esareti kabul etsinler, demokrasi mücadelesi yapmasınlar” demedikleri sürece bizim onlara söyleyecek bir lafımız olamaz. Onlar kendi geleceklerine kendi tercihleri doğrultusunda yürürler.’’

Doğru bu AKP yandaşları kim, merak ediyor insan. Farz edelim ki Altan’ın değdi gibi Kürtlerin özerkliği için Türkler özgürlüklerinden vazgeçsinler, esareti kabul etsinler, demokrasi mücadelesi yapmasınlar” diyen AKP yandaşları var. Bu saçma sapan görüşten hareketle Kürtleri suçlamak neyin nesi, neyin fesi peki?

Altan tüm derdini sona saklıyor. Başta söylemesi gerekeni bir kamyon dolusu saçma-sapan, hayal ürünü tezi ileri sürdükten sonra kendince Kürtleri demokrasi gücü olmaktan çıkarıyor ve şöyle diyor:

‘’Gelişmeler bu çizgide devam ederse artık Kürtlere ya da Kürt siyasetine, demokratikleşmeye yardımcı olacak bir güç olarak bakmak, onları böyle bir denklemin içine oturtmak çok zorlaşacak.’’

Ne kadar sorunlu cümleler… ‘Yardımcı güç’, ‘bir denklemin içine oturtmak’ gibi… Altan Kürtlerin, Türklerin acı çekeceği bir diktatörlüğü özerklik almak için destekleyeceğine o kadar inandırmış ki kendini, Kürtler ‘demokratikleşmeye yardımcı’ olacak bir güç olarak bakmayacakmış. Kürtleri ‘böyle bir denklemin içine oturtmak çok’ zorlaşacakmış!

M. Altan’ın kafası hayli karışık. Yazısının başında ‘önemli güç’ dediği Kürtleri sona doğru ‘yardımcı oyuncu’ olarak görüyor, yardımcı oyuncuya da böyle giderse ‘rol yok’ diyor. Desenize Altangillerin ‘demokrasine’ yardımcı rolü de kapamayacağız bu gidişle!

Altan birbiriyle çelişen birçok tez ileri sürdükten sonra bir kez daha Kürtler için kesin yargısını söylüyor:

Çünkü onlar kendi geleceklerini Türkiye’nin demokratikleşmesinde değil, onlara istediklerini vereceğine inandıkları Erdoğan’ın MİT destekli diktatörlüğünde görme eğilimindeler. Bu siyasi tablo değişmezse belki de tarihimizde ilk kez demokrasi mücadelesini, içinde Kürtlerin yer almadığı bir “Türk hareketi” olarak yaşayacağız.

Şimdi sormak gerekmez mi? Kürtlerin içinde yer aldığı bir ‘Türk hareketi’ ne zaman oldu ki, şimdi de Kürtler olmadan devam etsin. Demokrasi hareketini Türk etnik kimliğiyle özdeşleştirmek, orada Kürtlere yardımcı bir rol biçmek, daha sonra bu rolden de onları muaf tutmak…

Bu sakat yaklaşımın özünü M. Altan’ın toplamını verdiği bu sol-liberal, demokrat Türk aydınının halen Kürt ve Kürdistan sorununa derinliğine ve bilimsel olarak ele almamasından kaynaklanıyor. Onlar değişen ve dönüşen Kürt ve Kürdistan’ı okumaktan ve onu doğru nitelemekten uzaklar. Halen eski Kürt üzerinden hayatı ve gelişmeleri tarif etmeye çalışıyorlar. Ufukları, bilimsel analizleri buna yetiyor.

Onlar Kürtleri her zaman kullanılabilecek ve yönetilebilecek bir güç olarak görmek istiyorlar. Bundan dolayı Kürtleri sürekli olarak bir toplamın içinde tarif ediyorlar. Kürtlerin ortaya koyduğu siyasetin özgün yayını görmek yerine, onu kendilerine göre bir yerlere yakıştırıyorlar. Kendi marjinal gündemlerini Kürtlere dayatmaya çalışıyorlar. Kendini beğenmiş tipik aydınlar gibi hayatı değil, hayatın kendi kafalarına uygun hale getirilmesini istiyorlar. Bu olmayınca, yani Kürtler, bu sol-liberal-demokrat kimlikli bazı aydın-yazar ve bilim insanının belirlediği formata uymayınca, bu kez Kürtlere Mehmet Altan’ın yaptığı gibi ‘diktatörlüğe karşın özerklik pazarlığı yapan’ hayali senaryolarla çirkef saldırılarda bulunuyorlar.

Öyle laf kalabalığı yaparak, sanki çok biliyormuş gibi bir takım uzun ve anlamsız cümleler kurarak, Kürtleri ve Kürt özgürlük Hareketini bir yerlere oturmaya kalkmak, barış ve çözüm sürecini ‘bir istihbarat oyunu’ olarak göstermek, demokrasi ve özgürlük için ağır bedeller ödemiş Kürt halkını ve onun siyasetini diktatörlük yanlısı olarak ilan etmek aydın ve bilim insanlarını tavrı olmaz.

Mehmet Altan ve diğer ‘Kürt dostu’, ‘demokrasi aşığı’ aydınlar artık Kürtlerin özgür ve özgün duruşlarına saygı göstermeliler. Dostluk ve dayanışma adına fötr takmış sömürgeci aydın pozlarından vazgeçmeli, Kürtlere omuzlarının üstünden bakmaktan imtina etmeliler. (anf)

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89