• BIST 89.809
  • Altın 145,306
  • Dolar 3,6167
  • Euro 3,9083
  • İstanbul 9 °C
  • Diyarbakır 2 °C
  • Ankara 4 °C
  • İzmir 8 °C
  • Berlin 7 °C

Medya ve hakikat

Orhan Miroğlu

Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde meydana gelen katliamları yorumlayan İsrailli bir gazeteci şöyle demişti:

“1948’de CNN olmadığı için ne kadar şanslıydık.Yoksa bütün dünya bugün gördüğü görüntüleri Filistin’de görürdü..”

Son çeyrek yüzyıl, hakikatin ülkenin bir bölümünde nasıl yaşandığını anlatacak bir CNN’imiz yoktu.
Ülkenin 1970’li yıllardan bu yana yaşadığı karanlık bir dönemi dünyaya ve kendi halkına rapor edecek yazılı medyamız da olmadı bizim.

Ama artık dünyada CNN’ler, El Cezire’ler var ve gerçeği gizlemek mümkün değil.

Filistin’de, Kürdistan’da, Suriye’de ve dünyanın sıcak bölgelerinde her ne yaşanıyorsa bu yaşananları ânında öğreniyor insanlar.

Kan ve gözyaşı üstüne siyaset ve iktidar mücadelesi yapmanın çağını kapatan bir dünya gerçeği var.

Ama medya ve geleneksel iktidar organları Türkiye’de bu gerçeğin henüz tam anlamıyla farkına varmış değiller. Eskiyi ayırıyorlar ve eskiyi arzu ediyorlar.

Faili meçhulleri, Diyarbakır’da çıkan insan iskeletleri nedeniyle yeniden konuşmaya başladık. Her şey çok korkutucu ve çok sarsıcı. O şehirde orada bir zamanlar JİTEM adıyla maruf bir işkence ve infaz merkezinin olduğunu halk biliyordu aslında. Tıpkı Diyarbakır cezaevinde 1980’den sonra olanları bildiği gibi. Ama medya tüm bu gerçekleri Diyarbakır halkından da, Türkiye’den de gizledi. Başta Hürriyet olmak üzere, gazetelerde yayımlanan röportajlarda bu cezaevi adeta beş yıldızlı bir cennet, suçlu insanların manevi ve milli huzura kavuştukları bir refah ve mutluluk mekânı olarak tanıtılıyordu. Mahkemelere morarmış yüzlerle çıkan tutukluların gördüğü işkenceyi, maskelerle veya bir örtüyle gizlemek mümkün olmadığından, “mahkemelere getirilirken yolda, ve cezaevi arabası içinde birbirlerini dövüyorlar, bu izler o izler” diye haber yapıyordu medya..

Gerçeği inkâr eden, gizleyen, görmezlikten gelen, gerçeğe vicdanını ve gözünü kapatmış yığınla haberci ve köşe yazarı vardı..

Patronları ise, o yıllarda, devletin enerji ihalelerini paylaşmak ve banka satın almakla meşguldü. Bankası olmayan medya patronunu, askerler ve devlet, bankası da olsun diye teşvik ediyordu.

Bir iç savaş yaşadığımızı gizlemenin ve zulmü görmezlikten gelmenin karşılığında, medya patronlarına bankalar ve ihaleler peşkeş çekiliyordu. Medya patronları bankaları ve ihaleleri haraç mezat kapmak için, Kürtlerle savaşı ve Kürt meselesini, dağa çıkmış birkaç teröristle mücadeleden ibaret sıradan bir asayiş meselesi olarak gösterme yarışına girmişlerdi.

Medyanın Genel Kurmay Harekât Merkezi’nden yönetildiği dönemler
di bu dönemler.

Yeni Şafak
’tan Burcu Bulut’a konuşan Dinç Bilgin –söyleşiyi okumadıysanız, okumanızı tavsiye ederim– durumu şu sözlerle anlatmış:

“Devletin gerçek sahibi askerlerdi..”

Aslına bakarsanız, bu savaşın da gerçek sahibi askerlerdi. Şimdi bu gerçeği gizlemeye ve meydana gelen insanlık suçlarını birkaç tetikçinin sırtına yüklemeye çalışıyorlar.

Yıllar geçti, ama bu inkâr ve gerçeği gizleme zihniyetinde fazla bir şey değişmedi.

Faili meçhuller, artık bir sır olmaktan çıkmış bulunuyor, bazı cinayetlerde tetiği kimin çektiği bile belli. Ortalık her biri apayrı bir trajediyi anlatan kayıp öykülerinden geçilmiyor. Binlerce insan şehir merkezlerinde kaybettirildi. Binlercesi öldürüldü. Otuz yıl önce Şili ve Arjantin ne yaşadıysa bu ülkenin yurttaşları aynı şeyleri yaşamış. Ama gerçeği bizden gizlediler, bunu başardılar.

Diyarbakır’daki vahşet tablosundan sonra, tartışıyoruz şimdi.

Çıplak mı gömüldüler, elbiseleriyle mi gömüldüler, dinî vecibelere en çok, acaba JİTEM mi yoksa İstiklal Mahkemelerinin infazcıları mı uyuyordu diye kendimiz ironik tartışmalara kaptırmışız.

Kazılar usule uygun mu yapılıyor, DNA antropologu var mı bu memlekette, varsa şimdiye kadar herhangi bir sorumluluk ve görev alarak, o ölüm çukurlarında ne gibi görevler yapmışlar, bunu bilmiyorum ben, ama kemiklerin renginden bile tarih okuyanlar ve o mezarların başında tahmin yapanlar var..

Oysa asıl tartışılması gereken bu değil..

Toplu mezarları, ve o mezarlara gömülen insanların hikâyelerini okuduktan sonra insanın kendisini yıllar sürmüş bir kâbustan uyanmış gibi hissetmemesi mümkün değildir. Edebiyatımız ve sanatımız da bu kâbus yıllarını şimdiye kadar es geçti maalesef.. Bu dönemin edebiyatı dahi yapılamadı. Has edebiyatçılar, yazarlar, Latin Amerikalı yazarlar ve edebiyatçılar kadar cesur değildi. Edebiyat uğruna iktidarla hesaplaşmayı göze alamadılar ve bu netameli tarihten uzak durmayı tercih edip, şehrin melankolisini anlatmayı tercih ettiler..

Siyaset- derin devlet ilişkilerinde ise, Susurluk Raporu’yla beraber sanki durum değişir gibi oldu. Devlet adına işlenen cinayetleri kabul ediyordu bu rapor. Ama bu vahim tablodan, devletin kontrolünden çıkan birtakım grupları sorumlu tutuyordu. Ve daha da vahimi, Susurluk Raporu, devletin bazen rutinin dışına çıkabileceğini açıkça kabul ediyordu. Şimdi de toplu mezarlardan çıkan kurbanlar için aynı şeyi söylüyorlar. “Kontrolden çıkan gruplar” diyorlar. Oysa durum tam tersi, tam da kontrol altında olan gruplar işledi bu cinayetleri.

Şimdi Mezopotamya’nın bereketli toprakları kazılıyor ve daha yeni yeni bir iç savaştan geçtiğimiz ortaya çıkıyor.

Medyada nihayet bu gerçeği gizleme çabasının faydasız bir çaba olduğunu anlıyor. Toprak altından çıkan kafataslarını, toplu mezar haritaları yapılabilen bir Türkiye gerçeğini gizlemek nasıl mümkün olabilir ki?

Sonra 1948’de değiliz , artık bir tek CNN değil, çok sayıda CNN var bu dünyada..

Yine de yolunda gitmeyen şeyler yok değil.

Türk medyasının geçmişle alakalı tutumu ve tecrübeleri ve “medya personeli”, bugünün gerçeğini anlamaya çok elverişli değil maalesef.

Merak duygusu hâlâ çok zayıf. Bilmek ve başkalarının bilmesini sağlamak.. Buna dair bir ufuk yok bu medyada. Bunlar emek işi, sabır işi..

Bir medya mensubu olarak, geçmiş konusunda en çok konuşan insanlardan biriyim. Konuşurken bir kamu görevi yaptığıma ve bu dönemde daha fazla konuşmam gerektiğine inanmasam, evimde oturur, her konuşmadan sonra yeni düşmanlar kazanmayı bile bile tercih etmezdim. Ama vicdanım bana konuşmamı ve yazmamı emrediyor. Epey yazdım ve epey konuştum. Bazen de öyle şeylerle karşılıyorum ki bana sorulan sorulardan, katıldığım programların tuhaf ve alakasız konseptinden, bu gayretlerin pek de işe yaramadığını görüyor ve gerçekten üzülüyorum. Perşembeye bu konuya devam edeceğim.

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89