• BIST 97.533
  • Altın 145,781
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • İstanbul 21 °C
  • Diyarbakır 29 °C
  • Ankara 15 °C
  • İzmir 21 °C
  • Berlin 26 °C

Matrix’teki İp’çiler ve bazı gerçekler

Cahit Mervan

Bugünlerde MHP’nin yayın organı Ortadoğu gazetesi ile İp’çilerin Aydınlık gazetesi aynı manşetleri atıyor. Merak edenler bakabilir. Öcalan, Kürdistan ve PKK düşmanlığı, çözüm ve barış karşıtlığı her ikisinin ortak yanını oluşturuyor. En çokta ‘AKP-PKK işbirliği’ temasını işleyip duruyorlar. Biri ‘solda’, diğeri ‘sağda’ bu iki ‘gazetenin’ Kürt, Kürdistan, Öcalan ve barış karşıtlığında aynı havuzda buluşması ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Ancak değil.

TÜRKEŞ VE PERNİÇEK’İN AMAÇ KARDEŞLİĞİ

Çünkü her ikisinin de görevi, aldıkları emir böyle davranmayı gerektiriyor. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki, her ikisi de çok farklı uçlarda görünseler de, aynı amaca ve aynı güce hizmet ediyorlar. Son yarım asırlık Türkiye tarihini taradığınızda bu iki ‘karşıt gücün’ birçok konuda ortak çalıştığını, aynı operasyonlara imza attıklarını, ‘amaç kardeşliği’ içinde olduklarını görebilirsiniz. Her ikisinin de iplerinin bağlı olduğu kazık aynı: Özel Harp Dairesi.

12 Eylül 1980’de askeri-faşist cunta iktidara el koyduktan sonra tutuklananlar arasında en çok iki ‘lider’ şaşkındı. Biri ‘sağda’ diğeri ise ‘solda’ olan bu iki ‘lider’ tutuklandıklarına inanamıyor, başlarına gelenlere bir anlam vermekte zorlanıyorlardı! Çünkü her iki ‘lider’ de yaptıkları ‘hizmetten’ dolayı içeride olmayı içlerine bir türlü sindiremiyorlardı.

Açıktan kafatasçı ve Dokuz Işık’ın tartışmasız ‘Başbuğ’u bu durumu ‘fikirlerimiz iktidarda, ama biz içerideyiz’ diye tanımlıyordu. Başbuğ’un diğer ‘sosyal’ türdeki benzeri ise sıkıyönetim mahkemelerinde askeri darbe öncesi yaptığı hizmetleri, sol ve Kürt örgütlerini tek tek nasıl izleyip Genelkurmay Başkanlığı’na ihbar ettiğini, sıkıyönetim komutanlıklarını ‘bölücü tehlike’ karşısında nasıl uyardığını sayıp döküyordu. Bir anlamda Başbuğ gibi ‘fikirlerim iktidarda ben niye içerideyim, serbest bırakın ’ diye yakarıp-yalvarıyordu.

‘Sağda’ olan Milliyetçi Hareket Partisi’nin Genel Başkanı Alpaslan Türkeş, ‘solda’ olan ise Türkiye İşçi-Köylü Partisi TİKP’in ‘lideri’ Doğu Perinçek’ti. Her iki ‘lider’ de 12 Eylül’de ordunun askeri bir darbe yapması için çok çaba harcamışlardı. Hem de tetikçilik yaparak.

Türkeş, Perinçek’ten hem yaşça büyüktü, hem de kıdemliydi. O, kariyerine ‘Kıbrıs Davası’na gönül vererek, daha doğrusu çete kurup kan akıtarak başlamıştı. 27 Mayıs 1960 darbesi olduğunda radyodan askeri bildiriyi okumadan önce Harp Akademisi’ne girecek, ABD’de eğitim alacak, NATO’nun daimi komitesinde ise Türk Genelkurmay Başkanlığı’nı temsil edecekti. Darbe bildirisini okuyan Türkeş, aynı zamanda Milli Birlik Komitesi’nin üyesi oldu. Komite son bulunca askerlikten ‘atıldı.’ Ancak Türkiye’nin siyasi hayatına ‘sivil komandoların’ Başbuğ’u olarak geri döndü.

GELMİŞ GEÇMİŞ EN TECRÜBELİ PROVOKATÖR

12 Eylül askeri cuntası döneminde neden içeride olduğuna yanan Perinçek ise, Türkeş’in aksine o günlerde daha 40’ına ulaşmamış bir ‘lider’di. 12 Mart 1971 askeri darbe günlerinde bir ‘itirafçı’ olarak arkadaşları arasında isim yaptı. Türkiye devrimci hareketini bölme, parçalama işine hız verdi. Sözüm ona Çin yanlısı bir çizgi izleyerek, Sovyet yanlısı sol gruplara karşı savaş açtı. Kendisi gibi Mao’nun yolunu takip ettiğini söyleyen diğer sol grup ve hareketleri de düşman ilan etti. Sol örgütler arasındaki çelişkilerin çatışmaya dönüşmesi için bir provokatör olarak çalıştı.

12 Eylül askeri darbesinin koşullarını oluşturmak için MHP ve ona bağlı özel komandolar ülkenin her yerinde terör dalgası estirirken, o dönemdeki adlarıyla PDA’cılar bir hançer gibi solun bağrına saplanmışlardı. Her türlü olanağı provokasyon için değerlendiren bu ekip, bir dalgakıran gibi Türkiye solunu parçalama, bölme ve güçsüz düşürmeyle uğraşıyordu.

Dahası Aydınlık adlı gazete askeri darbeye çeyrek kala Türkiye ve Kürdistan’da faşizme ve sömürgeciliğe karşı mücadele eden bütün parti, grup ve oluşumları ‘deşifre etmekle’ meşguldü. Adı geçen gazetenin sayfalarında örgütlerin şemaları, merkez komite üyeleri, onların iş ve ev adresleri, örgütlenme ve çalışma modelleri, güçlü oldukları sivil toplum kuruluşları, şehir, kasaba ve mahalle adları dizi halinde yer alıyordu.

O günlerde de Aydınlık’ta yer alan bu ‘belgeler’ bir gazetecilik macerası sonucu elde edilen şeyler değildi. Özel Harp Dairesi’ne bağlı psikolojik savaş merkezinin servis ettiği ve yayınlanmasını istediği belgelerdi. Çünkü cunta için ‘sağdan’ ve ‘soldan’ gerekçe yaratmak gerekiyordu.

MHP ve ona bağlı silahlı güçler akıttıkları kanla darbe için uygun ortamı ‘sağdan’ hazırlarken, İp’çiler birkaç bin tirajı olan, ama gürültü koparan gazeteleriyle ‘solda’ bir imaj çizerek sol ve Kürt Hareketini büyük tehlike olarak gösteriyorlardı. Keza 12 Eylül darbesini yapanlar bu iki gücün yarattığı provokasyon ortamını iyi kullandılar. Darbeyi yapan güçler amiyane değimle bu iki lideri ve ekiplerini ‘eşekler gibi mayın tarlasına’ sürdüler. İşleri bitince, kullanışlı olmaktan çıkınca da bir kenara attılar veya başka bir zaman tekrar hizmete çağırmak için ‘bekleme odasına’ aldılar.

PERİNÇEK KAYPAKKAYA’YI ORTADAN KALDIRMAK İSTEDİ

12 Eylül askeri rejimi iş başına geldiğinde Perinçek artık bütün sol, devrimci ve Kürt Hareketi nezdinde şüpheli ve şaibeli bir şahıstı. O’nu ve tayfasını devrimci ve solcu bir güç olarak gören kimse yoktu. O, kısa zaman dilimi içinde komplocu, suikastçı ve infazcı olarak ün yaptı.

Mesela Türkiye devrimci hareketinin önder kadrolarından İbrahim Kaypakkaya’ya kumpas kurmaktan, hatta bir iddiaya göre Kaypakkaya’ya başarısız bir suikast girişiminde bulunmaktan deşifre olmuştu.

BOZARSLAN’I PERİNÇEK Mİ ÖLDÜRTÜ?

Kaypakkaya’yı suikastla ortadan kaldırmayı beceremeyen Perinçek’in adı, bir başka devrimcinin öldürülmesinde sıkça anılacaktı. Kürt araştırmacısı M. Emin Bozarslan’ın oğlu Gani Bozarslan’ın cesedi Nisan 1978’de İstanbul’da Üsküdar sahillerinde bulundu. Gani Bozarslan, Kumkapı’daki bir apartman dairesinde Perinçek’in en sadık adamlarıyla birlikte kaldığı zaman ortadan ‘kaybolmuş’ ve daha sonra ölü olarak bulunmuştu. O, bir araştırmacı-yazar, şair ve Kürt devrimcisiydi. Perinçek’e TİKP içinde muhalefet ediyordu. Cinayetin bütün izleri Perinçek ve adamları üzerinde yoğunlaştı. Ancak Perinçek cinayeti aydınlatmaktan çok delilleri karartma ve olayı örtbas etme yolunu seçti. Gani Bozarslan’ı bir komplo sonucu ortadan kaldıran Perinçek, onun eserlerini Aydınlık’ta tefrika yapmaktan hiç utanmadı, sıkılmadı.

PERİNÇEK BEKAA’YA GÖREV İCABI GİTTİ

80’li yılların sonunda Perinçek ve ekibi ‘bozuk bir saat bile günde iki kez doğruyu gösterir’ misali 2000’e Doğru Dergisi’ni yayımlayarak ‘doğru’ bir şeyler yaptılar veya böyle bir imaj çizdiler. Ancak bu derginin meşruiyeti de Kürt Özgürlük Hareketi’ne nasıl yaklaşacağı ile çok yakından alakalıydı. Çünkü 12 Eylül faşizmine karşı açıktan başkaldırmış, onu yenilebilir kılmış Kürt hareketinin sempatisini kazanmak önemliydi.

İşte tam da bu ortamda bizzat hizmet ettiği efendileri tarafından itilmiş, sol ve kamuoyunda itibarı sıfıra inmiş olan ve yerlerde sürünen Perinçek, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın kapısını çaldı. Onunla yaptığı söyleşiyi 2000’e Doğru Dergisi’nde yayınladı. Hatta bu görüşmeyi bir ‘ittifak’ olarak sunma gayreti içine girdi.

Öcalan’ ve Kürt Hareketi’nin ise amacı çok farklıydı. Kaldı ki Öcalan gerillanın üstlendiği, eğitim ve örgütlenme yaptığı ‘kampları’ ilk kez basına açmıyordu. Türk kamuoyunda kendisi ve PKK için yaratılan o ‘kötü algıyı’ yıkmak amacıyla en küçük bir olanağı dahi değerlendiriyordu. Perinçek’ten önce Öcalan, gazeteci Mehmet Ali Birand’a Milliyet gazetesi için söyleşi vermişti. Milliyet, Öcalan söyleşisinin duyurusunu tam sayfa olarak manşetten vermiş, ancak yayınlama olanağı bulamamıştı. Sansürlenmişti.

Öte yandan Perinçek’in Bekaa’daki ‘PKK kamplarını ziyaret etmesinden’ beklentisi’, Öcalan ve PKK’ den çok farklıydı. Nitekim daha sonra Perinçek ve tayfası 2000’e Doğru Dergisi’nde yayınlanan bu söyleşiye sahip çıkmayacak ve Perinçek ‘esas olarak ayrılıkçılığın önüne geçmek için’ Öcalan ile görüştüğünü söyleyecekti.

Hiç şüphesiz Perinçek belli bir ‘görev tanımlaması’ içinde Bekaa’ya gitmiş ve Öcalan ile söyleşi yapmıştı. Ancak söyleşinin sonuçları ona ve ona bu görevi veren güçlerden çok, Öcalan ve PKK’ye yaramıştı. Öcalan ve PKK bir Türkiye gerçeği olarak hafızalarda daha çok yer edinmişti. Perinçek ve tayfasının çıkardığı derginin Öcalan’ı manşet yapması, beklenildiği gibi Öcalan ve PKK’nin ‘ayrılıkçı’ olmasını önlemeye yetmemiş, aksine Öcalan ve PKK’ye ciddi manada meşruiyet kazanmasıyla sonuçlanmıştı.

Denilebilir ki Perinçek, Çengiz Çandar’ın deşifre ettiği gibi bir JİTEM elemanı olarak efendilerinin kendisine verdiği ‘Bekaa görevinde’ başarısız kalmıştı. Kaldı ki, hayalini kurduğu milletvekilliği de suya düşmüştü. Bu nedenledir ki, çok geçmeden makas değiştirdi. Veya ‘görev tanımı’ değiştiği için tüm güç ve enerjisini Kürt Özgürlük Hareketi’nin itibarsızlaştırılması için harcadı.

Şimdi tıpkı 12 Eylül askeri darbe öncesi gibi Perinçek’in Aydınlık gazetesi ve İp’çiler, Öcalan, PKK ve Kürdistan düşmanlığında MHP’yi ve onun Ortadoğu gazetesini neredeyse yarı yolda bırakacaklar. Bu şaşırtıcı mı? Elbette ki değil.

İP’ÇİLERİN SİNİRLERİ HAYLİ GERGİN

Bugün değişen sadece şu olmuştur. Bu kez Ergenekoncu özel harpçıların yanında, buna bir de Gülen Network’u ile içine girilen kirli ittifak eklenmiştir. Saldırı bu kez sadece Öcalan ve PKK ile alakalı değildir. Saldırının amacı Öcalan üzerinden sağlanan ve kırılgan hale gelen barış ve çözüm sürecidir. Kuşkusuz Öcalan’ın nerede, ne zaman ve nasıl çekildiği belli olmayan bir takım görüntülerini montaj yaparak veya ‘ham haliyle’ yayımlamak bu uğursuz çabanın bir sonucudur.

Ancak Kürtlerden, PKK’den ve en geniş anlamda Öcalan’a bağlı olan kitlelerden çok, bu görüntüleri aldıkları emir ve vazife gereği yayımlayan Perinçek ve İp’çilerin sinirlerinin gergin olduğu gözleniyor. Görünen o ki, hayal kırıklığı yaşıyorlar. Herhalde bekledikleri gürültü kopmadı da ondan.

Canlarını şimdiden daha çok sıkabilirler, çünkü o bekledikleri gürültü hiç kopmayacak! Açık söylemekte yarar var: kimsenin, başta da Kürtlerin, barış ve demokratik çözümden yana olan halkın, bu özel harp arttığı İp’çileri iplediği falan yok.

MATRİX’TEKİ PERİNÇEK VE İP’ÇİLER

İp’çilerin bir hiç gibi tesirsizliği insanın aklına Larry ve Andy Wachowski kardeşlerin yazıp-yönettiği, Keanu Reeves ve Laurence Fishburne’nin başrolde oynadığı Matrix filmindeki o müthiş sahneyi getiriyor. Bir yazılım şirketinde çalışan Thomas Anderson (Neo) yaşadığı dünyanın aslında beyninde gerçekleşen bir simülasyon olduğu gerçeğine inandığı o anı çağrıştırıyor. Hani Neo’nun artık o yenilmez ve bükülmez denilen Matrix’teki yapay zekâlı programlardan biri olan ajan Smith’in sıktığı kurşunları elleriyle durdurduğu ve yenilmez sanılan ajanları birer bilgisayar virüsü olarak gördüğü anı hatırlatıyor.

Şimdi Perinçek ve adamlarının durumu tam da Matrix’teki Neo’nu ortadan kaldırmak için beyhude bir çaba içinde olan ajan Smith’in durumunu andırıyor. Etkisiz, güçsüz ve çaresiz… O, sadece programlayıcısının istediği kadar gücü olan bir virüs. Hepsi o kadar. (anf)

  • Yorumlar 2
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89