• BIST 81.712
  • Altın 147,398
  • Dolar 3,8050
  • Euro 4,0356
  • İstanbul 5 °C
  • Diyarbakır -3 °C
  • Ankara 1 °C
  • İzmir 8 °C
  • Berlin -6 °C

Masaya dönülecek

Yasemin Çongar

Aysel Tuğluk’a katılıyorum. Özellikle de Öcalan’la devlet arasındaki görüşmelerin netice verebilmesi için yapılması gerekenler konusundaki şu sözlerine: “Görüşmeler düzenli yapılmalı, oyalama olmamalı, görüşmeciler tümüyle sivillerden oluşmalı ve sabitlenmeli, görüşmeleri sabote edici eylemlerden kaçınılmalı...”

Hayır, Tuğluk’un bu sözleri dün hertaraf ’ta yayımladığımız uzun makalesinde yer almıyordu. Esasen Tuğluk’un “Yasemin Çongar’a açık mektup” başlıklı o makalesi, pek de ince elenip sık dokunmuş bir metin gibi gelmedi bana. Üzerinde etraflıca düşünülmüş bir argümanlar manzumesinden ziyade, “Durun, mesele sandığınız gibi değil” demekle yetinen aceleci bir metindi sanki. O yazıyı bu nedenle sevdim; gelişigüzel akışını kıymetli buldum. Tuğluk, adı üstünde bir “mektup” yazmış; biraz telaş içinde, bolca sitemkâr ama samimi! Bunun için ona teşekkür ederim.

Mektubunda, karşı çıktığı ve tırnak işaretleriyle aktardığı birçok cümle olmasına rağmen, onların hiçbiri benim yazılarımdan alıntı olmadığı için, tek tek cevap vermeyeceğim. Zaten Tuğluk da cevap bekleyerek ya da eleştirilerimi cevaplamayı amaçlayarak yazmadığını bizzat ifade ediyor. Sanırım niyeti, “Müzakereler, PKK saldırılara başladığı için çöktü” diye düşünmenin hatalı olduğunu bana/bize anlatmak. “Devlet heyeti, eylemsizlik ve geri çekilmeyi hiçbir şart kabul etmeden ısrarla talep etti… Kırılma nedeni de bu dayatma oldu” diyor.

Demek ki ne olmuş? Silahlı örgütle konuşan ve bu konuşmanın kapsamını hayli geniş tuttuğunu artık bildiğimiz devlet ne yapmış? Örgüte, “Şiddete başvurma ki konuşabilelim. Eylemsizlik ilan edip, silahlı adamlarını geri çek ki müzakereler sürsün” demiş. Örgüt, bu çağrının iyiniyetli olduğuna inanmamış. Kırılmaya ve çatışmalara yol açan bu olmuş.

Pek ikna olmadım. Ama bu o kadar önemli değil; ben asıl Tuğluk’un müzakerelerin kesilmesini açıklama derdine düşmesini önemsedim. Çünkü bu derdin geri planında, her şeye rağmen “görüşme sürecinin önemine ilişkin bir kavrayış” var gibi geldi bana. Tuğluk, iki hafta önce, 12 eylülde, Radikal 2 ’de, İmralı görüşmelerini, “AKP’nin yontma harekâtı” diye damgalayan bir yazı da yazmıştı zira. O Tuğluk ile dünkü mektubunda “Görüşmeleri, arayışları, çabaları tümden yadsımak doğru değil” diyerek, müzakereyi yürüten devlet heyetinin “yeteneğini, meseleye hâkimiyetini, çabasını” vurgulayan Tuğluk arasında önemli ve olumlu bir fark görüyorum ben. Özellikle, yine Tuğluk’un üç ay önce, 24 haziranda, Cengiz Çandar’ın kaleminden çıkan Dağdan İniş: PKK Nasıl Silah Bırakır başlıklı TESEV raporu üzerine yaptığı, müzakerelere ilişkin kısmını yazının başında aktardığım ve büyük ölçüde hemfikir olduğum değerlendirmesini akılda tutan biri olarak, şu ya da bu nedenle, eski durduğu yere döndüğüne inanmak istiyorum.

“Şu ya da bu neden” arasında, PKK-MİT müzakerelerinin kamuoyuna yansımış olması da vardır belki, kim bilir. Zira Tuğluk da, mektubunun en “aydınlatıcı” bölümünde, “2010 temmuzundan itibaren görüşmelerin niteliğinin yükseltildiğini” ve tarafların “kolaylaştırıcı pozisyon” alması, protokollerin hazırlanmasıyla sürecin 2011 temmuzuna kadar devam ettiğini anlatıyor. Tabii, devletin “eylemsizlik” meselesini pazarlık konusu yapmamasını ve bazı pratik adımlar atarak geri çekilmenin önünü açmamasını da eleştiriyor. Bu ikinci noktada haklı olabilir; AKP/devlet eylemsizliği garantilemek için daha akılcı ve yapıcı davranabilirdi, davranmalıydı. Ama sivillerin katline tek kelimeyle bile değinmediği mektubunu okuduktan sonra daha kuvvetle hissettim ki, Öcalan’ın devletle son kez görüştüğünü bildiğimiz ve “Barış Konseyi kurulacak” diye ilan ettiği 6 temmuzun haftasından itibaren Silvan, sonra Çukurca, Şemdinli, Ankara, Siirt, Pervari… diye süren, canlara ve müzakere sürecine verdiği zarar nisbetinde Kürt mücadele tarihine de “kara” bir leke düşüren şedid eylemler zincirini Tuğluk da haklı görmüyor, göstermeye çalışmıyor. Kaldı ki, mektubunun sonunda “Çocuklar daha fazla ölmeden harekete geçmek gerekiyor” demiş; bu noktada yüzde yüz anlaşıyoruz.

Harekete geçmek, ama nasıl? “Elinde silah tutan adamın bileğini bükmek artık farz oldu” diyen Ekrem Dumanlı’nın dün yazdığı gibi değil. Aysel Tuğluk’a bugün hertaraf ’ta cevap veren Emre Uslu’nun müzakereye hâlâ açık kapı bırakan AKP’lilere ve sanırım benim gibi “kafası karışık liberallere” laf atarak yazdığı üzere, askerî yöntemi başat kılmayı ima eden bir yaklaşımla da değil. Artık “elinde silah tutan adamın bileğini bükmek” gibi nafile bir çaba yerine, o silahı o elden almayı denemek gerekiyor. Bu da ancak masada olur!

Zaafları cemaatçilik de olsa, milliyetçilik de olsa AKP’ye “vur, vur” temposu tutanlara; örgütün “Ben ne olacağım” derdine düşüp Kürt haklarını hepten boşlamış görünen dağdaki liderliğine; TAK’ın tam da bu ortamda ortaya sürülmesine; birkaç yıl öncesine dek “Devlet yeri gelince tabii katil, savaş bu” diyenlerin sesini şimdilerde Cihangir barlarından “PKK yeri gelince tabii katil, savaş bu” diye yankılandıranlara inat, masayı savunmak gerekiyor. Kanlı saldırılar sonrasında bile örgütle konuşmaya yeşil ışık yakmayı sürdüren Bülent Arınç ve Hayati Yazıcı, hatta “Siyasi iradeyle müzakere ederiz” diyen Başbakan Erdoğan, ve evet, son bir haftada giderek daha gür bir sesle şiddete karşı “içeriden” konuşmaya başlayan, barosundanfacebook grubuna, Selim Sadak’ından Şerafettin Elçi’sine kadar Kürt aktörler beni her şeye rağmen umutlandırıyor. Masaya dönülecek, göreceksiniz.

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89