• BIST 106.843
  • Altın 142,689
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • İstanbul 29 °C
  • Diyarbakır 40 °C
  • Ankara 27 °C
  • İzmir 31 °C
  • Berlin 24 °C

Kutsal bir gün ve ateşkes

Orhan Miroğlu

Juan Goytisolo, Kuşatma Hâli adını taşıyan ve Alev Er’in Türkçeye çevirdiği nefis romanında Saraybosna günlerini anlatır. Goytisolo, “toplu tecavüzler, işsizlik, sosyal ve ahlaki çöküntü, açlık, soğuk ve her türlüsünde ölümün yaşandığı kuşatma günlerine” tanık olmuş ve Saybosna’yı iki kez gidip görmüştü.

Romanda, Uluslararası Barış Gücü’nün sadece seyirci kaldığı katliam günlerinde bile tarafların “kutsal günlere hürmeten”, kısa süreli ateşkesler ilan ettiklerini okuyoruz.

İnsanlar birbirleriyle savaşırlar, birbirlerini yok ederler, katliamlar, soykırımlar gerçekleştirirler, ama insanoğlu öyle bir varlık ki, içindeki iyiliği tamamen öldürme gücüne sahip değildir hiçbir zaman.

İnsan öyle bir varlık ki, bir soykırımın yaşandığı anlarda ve zamanlarda bile içindeki iyiliği korumaya çalışır. Bu dünyadaki varlığını borçlu olduğu moral değerlere ve kutsal günlere saygılı olmayı elden bırakmaz.

İnsan bu işte, tuhaf ve anlaşılması zor bir varlık, kalbinde zulme de yer var, iyiliğe de.

Bosna’da yaşanan soykırım zamanında dahi “kutsal günlere saygı” nedeniyle, katliamların durduğu anlar olmuş.

Ama bizde en kutsal ve üstelik “savaşan tarafların” ortak kutsalı olan Ramazan ayında dahi silahların susmaması için bir yığın gerekçe üretilebiliyor.

Türkiye’de otuz yıldır süren bir iç çatışma var. Ordu ve PKK arasındaki bu çatışma, özellikle Kürt sivillere büyük zarar verdi. Ordu da PKK’de savaş hukukuna uygun davranmadı, ve bunun faturası da sivil halka çıktı.

Ama bu savaş her şeye rağmen, Balkanlarda olduğu gibi “etnik, dinî ve ırkçı” temellere oturan bir savaş olmadı. Savaşı isteyenler, ortaya koydukları eylemlerle, operasyon tarzlarıyla, her iki halkın etnik bir çatışma içine girmesini muhtemelen çok da umursamıyorlardı, eh olursa bu da olsun diye düşünmüş de olabilirler. Hazırlıkların biraz da bu yönde olduğunu kim yok sayabilir?

Batı’daki Kürt nüfusun tersine göçle “Kürdistan”a sürülmesi Kemalist-İttihatçı geleneğin ve onlara katılan Türk Milliyetçilerinin, çok değil birkaç yıl önce dillendirdiği bir “felaket ama nihai çözüm” modeli değil miydi?

Bu çözümü PKK de ret filan etmiyordu aslında, etmesi için bir sebep de yoktu doğrusu. Körün istediği bir göz, Allahın verdiği iki göz, daha ne olsun..

Eğer şu ortadan çatlaması için bunca uğraşıp durduğumuz muhafazakâr-demokrat bir iktidar halkın üç dönem desteğini alamasaydı, Türkiye’nin hangi sol-sosyal demokrat iktidar alternatifi bu gidişi durdurabilirdi acaba?

Her iki halkın dinsel, tarihsel ve kültürel bakımdan akraba iki halk olmaları her iki halkın kaderi üstüne zalimane hesaplar yapanların hesabını boşa çıkardı.

Bu “boşluğa” da geldi AKP oturdu, ama öyle statik bir biçimde değil, bence siyasi bir tercih ve bu tercihle uyumlu İslami bir dinamizmle mümkün olabildi bu.

Katliamlar, insanlığa karşı işlenen suçlar ve bugün de devam eden hak ihlalleri elbette var.

Ama “Devlet Kürtlere savaş açtı, AKP’ye karşı direnişten başka çare yok, Diyarbakır’ın Hama’dan farkı yok” gibi “içeriden” sözler sarf etmek hele bu sözlere, “Kürtlerin yarısı silahlı bir isyana hazır” diye “dışarıdan” destek vermek ne kadar yanlış ise, miting yapmak isteyen BDP’lileri mitinge katılacak olan “sivil PKK’lileri”, yok edilmesi gereken böcekler gibi görmek, ve onları “cerrahi bir yöntemle toplumsal dokudan koparılması gereken bir ur gibi” göstermek de en hafifinden faşizan bir tutumdur.

Siyaseti dağa ve sokağa hapsetmekten başka işe yaramaz.

Ramazan ayında bile “mola” vermeden savaşa ve operasyona devam zihniyetini egemen kılar.

Oysa ne devlet Kürtlerle topyekûn bir savaş içindedir ne Diyarbakır Suriye’nin Hama şehridir, ne Kürtlerin yarısı silahlı isyana hazırdır, ne de BDP ve hatta PKK cerrahi yöntemlerle vücuttan atılması gereken bir “ur”dur.

Böyle düşündüğümüz ve davrandığımız sürece, soykırım zamanlarında bile, kutsal değerlere saygı gösterenlerin gerisinde kalırız.

Biliyorsunuz Dengê Demokrat (Demokratların Sesi) adıyla tanınan bir grup Kürt aydını, Ramazan ayının hemen öncesinde iki önemli çalışmaya imza attı.

Bunlardan biri, Leyla Zana’ya destek diğeri de ateşkes çağrısıydı.

Zana’nın dile getirdiği görüşler sanırım önümüzdeki süreç itibariyle “karşıt görüşlerle” ciddi bir çatışma içinde olacak ve Kürt siyaseti belki de bu düşünsel çatışmayı yaşayarak kendine yeni bir yol bulacak.

Dengê Demokrat grubunun ikinci çalışması olan imza metnine, yani silahların susması ve hiç değilse mübarek Ramazan ayında kan dökülmemesi için hazırlanan metne imza atmam istendiğinde doğrusu biraz kararsız kaldım.

Umutlu değildim çünkü.

Nitekim çağrıya verilen cevap toplumun beklediği bir cevap olmadı. Üstelik esnetebileceğiniz bir tarafı da yok.

İmzacılar arasında BDP’li politikacılar ve iki milletvekili de vardı.

Ama buna rağmen bu çağrı, AK Parti’nin kendine yakın olan kesimleri harekete geçirip, “özel harp” yöntemi uygulamak olarak görüldü.

“Savaşıma dokunma ve moralimi bozma, bi git şurdan yaa!” demek gibi bir şey yani..

Not: Mübarek Ramazan ayını kutluyorum, bu mübarek ay, herkesin kalbini barış ve sevgiyle doldursun!

  • Yorumlar 4
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89