• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 9 °C
  • Diyarbakır 5 °C
  • Ankara 5 °C
  • İzmir 7 °C
  • Berlin 1 °C

Kürtlerin kumaşı

Hilal Kaplan

Sizi bilmem ama ben iki ‘taraf’tan da savaş isteyenlerin ortaklaşıp seslerini yükselttiklerini görmekten, AKP’nin “gösteririm ama elletmem” tarzındaki politikalarından, eski DTP’li yeni BDP’li siyasetçilerin seçmenini dağa çağıran PKK’ya sivil irade göstermek noktasındaki tereddütünden ve her seferinde barışı arzulayanlar olarak hayalkırıklığına uğramaktan çok sıkıldım. O yüzden pedagojik bir üslup tutturmaktan çok bugün biraz bodoslama mevzuya gireceğim.

Mardin Eğitim-Sen’in Dargeçit ve Midyat temsilciliğinden iki cefakâr emekçinin davetlisi olarak geçtiğimiz günlerde bölgeye geldim. Mardin ve Diyarbakır hattında uzun süren istişareler, dertleşmeler, münakaşalar sonucu vardığım sonuç gerçek anlamda bir siyasal ‘özne’ olabilme kabiliyetine sahip olmadan, yani mikro siyasetin önemini idrak etmeden makro siyaset içinde boğulacağımızdır. Şimdilik yine de makrodan mikroya doğru bir yol takip edelim:

AKP kendi ipini çekmek istemiyorsa bir an önce yukarıda bahsettiğim türden bir politika izlemeyi bırakıp Siyasi Partiler Kanunu’nda değişikliğe gitmek gibi BDP’yi Meclis’e gelmeye ikna etmenin yolları üzerine kafa yormalı ki ikna olmasalar bile bu çabanın kendisi anlamlı olur. Ayrıca demokratikleşme reformlarını öncelik sıralamasına koyup tek tek hayata geçirmeli ki hem Kürt kamuoyunda bir inandırıcılığı olsun hem de gayrı-Kürt kamuoyunun endişelerinin yersizliği ortaya çıksın. Tüm bunlar bir yana, sanırım AKP’nin atması gereken en önemli adım ise vatandaşlara karşı orantısız güç kullanan güvenlik güçlerine “gereği neyse yapılması”nı sağlamaktır. Aksi takdirde bugün molotof attığından yakındıklarımızın yarın dağa çıkma ihtimalini gözardı etmiş oluruz.

Eski DTP, yeni BDP resmen TBMM’den kovulmuş bir partidir. Böyle bir durumda onurları zedelenmiş milletvekillerinin hiçbir şey olmamış gibi davranması beklenemez. Bu anlamda “kendi kendilerine kalan” Kürtlerin “kendilerini neden Türkiye’ye daha iyi anlatamadıkları” üzerine de düşünmeleri ve hukuki vesayetten önce kendilerini ‘kapayan’ askerî vesayeti gözönüne alarak gerçek anlamda “demokratik Kürt kamuoyu” yaratmak noktasında çabalaması gerekir. Bu çabayı gösterirken de bir zamanlar “PKK’nın terör örgütü olduğunu itiraf et” baskısını yapan kamuoyunun ekseriyetinin DTP’nin kapatılmasına karşı olması gibi ‘yeni bir zaman’dan geçtiğimiz gerçeğini de gözönünde bulundurmak gerek.

Mikro siyasete ve onun göbeğinde duran milyonluk kitleye gelelim. Sizce Ahmet Türk’ün yasaklanması, statükonun nasıl davranmanızı beklediğine dair bir mesaj değil midir? Öfkelenince taş ve sopaya sarılarak bu mesaja aynen statükocuların arzu ettiği biçimde karşılık vermiş olmuyor musunuz?

Bence çözüm üretme çabası içinde olan Kürtlerin öncelikle çözümün sokaktan geçmediğini görmesi gerek. Zira ‘sokak’, onları Türkiye’nin çoğunluğunun tasvip etmediği eli satırlı, silahlı milliyetçilerin saldırısına maruz bıraktığı gibi devletin ‘şefkatli kollarına’ da teslim olmak durumunda bırakıyor.
Üstelik taşa ve sopaya sarılanlar Kürt olunca, onlara yapılan her tür zulüm de ‘revâ’ görülüyor.

Kürtler sokakta ‘halkla’ karşı karşıya gelip, mazlumken zalim pozisyonuna düşeceklerine direkt ‘devlet’le karşı karşıya gelip bir eylemlilik ortaya koymalılar. Örneğin polise taş atmayı direnmenin bir yolu olarak gören Kürt gençleri, belki kendilerini yıllarca hapiste süründürecek bu eylemi yapmaktansa okudukları okullara gidip yine devleti temsil eden öğretmenlere ve idarecilere Kürtçe karşılık versinler. Soruları Kürtçe cevaplasınlar. Başka bir dil kullanmayı reddetsinler. Böylelikle devletin homojenleştirici dil politikalarına taşla değil tam da anadillerinin kendisi ile karşılık verip, üstelik şiddete de başvurmadıklarından ‘bir taşla iki kuş’ vurmuş olurlar.

BDP, Kürt vatandaşları örgütleyip “vatandaş, Kürtçe konuş” kabilinden bir sivil itaatsizlik kampanyası ile anadillerini direnişlerinin merkezine oturtarak toplumsal bir direniş örgütleyebilir. Hastanede, devlet dairelerinde, okullarda sadece Kürtçe konuşan ve başka türlüsünü reddeden; askere gitmek ve vergi vermek gibi vatandaşlık görevlerini devlet kendi vatandaşlık hakkı olan anadilde eğitim hakkını tanıyana kadar reddeden ve yapılan müdahalelere asla şiddetle karşılık vermeyen milyonlarca insan olduğunu hayal edin. Bu eylem biçimi yedi tane masum gence kurşun sıkmaktan hem daha onurlu hem de Kürt olmayan kitleleri daha ikna edici bir yöntem olmaz mı? Böylelikle ne uzun yıllar hapse girmeye ne de dağa çıkmaya lüzum kalmadan onurlu bir direniş yürütülerek pek çok mesafe kat edilebilir.

Gandhi, İngiliz emperyalizmi ile mücadelenin merkezine kendi kumaşını üretmeyi koymuştu. Kürtlerin kumaşı şiddet mi, Kürtçe mi; buna da Kürtler karar versin.

Not: Fikirleri ile bu yazıya katkıda bulunan Murat Özel ve İdris Kardaş’a teşekkür ederim. Ayrıca Türkiye’nin en genç sivil itaatsizi olan Ece Nur’un direnişini desteklemek üzere başta başörtülü kadınlar olmak üzere tüm Diyarbakır halkını 18 Aralık Cuma günü saat 13.00’da İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde buluşmaya çağırıyorum.

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89