• BIST 97.583
  • Altın 145,649
  • Dolar 3,5726
  • Euro 3,9955
  • İstanbul 25 °C
  • Diyarbakır 27 °C
  • Ankara 15 °C
  • İzmir 25 °C
  • Berlin 23 °C

Kürt sorununu silah mı siyaset mi çözer?

Emrullah Beytar

Kürt sorununun geldiği noktada yine silahlar devreye sokulmuşa benziyor.Ancak çatışan her iki tarafta şunu bilmelidir ki dünyada hiçbir siyasi sorunu silahlar çözmemiştir. Silah ancak sorunun gündeme gelmesine aracılık eder ve etmiştir.

Yıllarca PKK Türkiye deki antidemokratik uygulamalar neticesinde meydana gelen Kürt sorunun bir sonucu olarak değerlendirilmekteydi. Ancak bugün Kürt sorunun önemli bir parçası haline geldiği, devletin bu sorunu çözmek için şimdilik askıya almış oldukları müzakere sürecininde muhatabı olmuşlardı. Kürt sorunun tarihi süreci ve gelinen noktada HDP’nin demokratik yollarla meclise girmiş olması karşısında PKK‘nin yeniden silahı kullanmaya başlaması Kürt sorunun çözümünü zorlaştırmaktadır. Bundan dolayı PKK’nin silah yerine sivil siyaseti güçlendirerek Türkiye’nin demokratikleşmesine ve dolaysıyla Kürt sorununun çözümünü kolaylaştırıcı bir rol üstlenmesi gerekir.  Bu gerekliliğinin nereden ve nasıl kaynaklandığını ancak Kürt sorunun tarihi sürecini doğru okumakla anlamak mümkündür.   

Kürtler ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilk resmi ilişkiler 1514’e dayanır. Kürtler, İran’daki Safevi İmparatorluğu ile Osmanlılar arasında meydana gelen Çaldıran savaşında Osmanlıların yanında yer almışlardır. Böylelikle Kürtler, Osmanlı İmparatorluğu içinde de özerk yönetim tarzlarını devam ettirme olanağını elde etmişlerdir. Bu özerklik 19.yüzyıla kadar fazla bir sorun çıkarmadan devam eder. Osmanlılar 19. yüzyılın başlarında İmparatorluk yapısını merkezileştirmeye başlayınca Kürtlerin özerk yapılarıda sınırlamaya başlamıştır. Bu sınırlandırma ilk Kürt isyanının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu tarihten Osmanlının yıkılışına kadar birçok Kürt ayaklanması baş göstermiştir. Birinci dünya savaşından sonra imzalanan Sevr Anlaşması ile Kürtlerin bağımsızlığını sağlayacak bir maddenin varlığına rağmen 1923 yılında imzalanan Lozan Anlaşmasıyla Sevr Anlaşması geçerliliğini yitirmiş oluyordu.

Osmanlı İmparatorluğunun enkazı üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlılar’ın birçok sorununu da devralmıştır. Bu sorunlardan biriside halen devam etmekte olan Kürt sorunu olmuştur. Mustafa Kemal Anadolu’ya geldiğinde, Kürtler’e yeni kurulacak olan devlette eşit haklara sahip bir konum sözü vermişti. Ancak Anadolu’daki uygulamaları ve teşkilatlanma şekli, gerçek amacının böyle olmadığını gösteriyordu. Bunun üzerine önde gelen Kürt çevreleri muhalefet hareketini başlatırlar. 1920 deki Dersim’in batı bölgesinde Koçgiri Kürt ayaklanması başlar. Bu hareketin öncüleri bağımsız bir devletten, özerkliğe kadar birbirinden çok farklı taleplerde bulunmaları neticesinde Kürtler’in büyük bir kesimi harekete destek vermekten kaçınmışlardır.  Bu hareket Mustafa Kemal’in yeniden şekil verdiği ordu ve paramiliter gruplar tarafından kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Bu hareketin bastırılmasıyla birlikte Kürtlerin legal zeminde siyaset yapma olanaklarını da kaybetmiş oluyorlardı.

1924 yılında Türkiye topraklarında yaşayan bütün milletler ve etnik grupların yok sayıldığı ve herkesin “Türk” sayıldığı bir anayasa çıkarıldı. Bu anayasa ile etnik kimliklerinin inkar edildiklerine inanan Kürt halkının önemli bir kısmı demokratik yollarla mücadele etmenin olanaksızlığına inanarak silahlı mücadeleyi kaçınılmaz görmüşlerdir. Kürdistan’ın en önemli eğitim kurumları olan medreselerin kapatılması 1925 ayaklanmasının fitilini çekmiştir. 1924 ve 1925 tarihlerdeki ayaklanmalarda kanlı bir şekilde bastırılmış olduğu gibi bu son ayaklanma resmi ideolojinin Kürt sorununa yönelik politikalarını resmileştiren “Şark Islahat Planının” hazırlanmasına sebep olmuştur.  Türk siyasetçileri bu programdan “reform planı” olarak söz ederken, Kürt tarihçileri bu planın asimilasyon, sürgün/zorunlu göç ve kitlesel katliam olarak tanımlamaktadırlar. Farklı görüşler olsa da, kesin olan bir şey var: Bu plan, bugüne kadar, mimarların hedeflediği hiçbir sonuca ulaşılmadı. Ayaklanmalar kanlı bir şekilde bastırılmış olsa da Kürt halkı propagandasını yaptığı hiçbir istemden vazgeçmedi.

Bu dönemde devlet ideolojisi, siyasal düşüncenin de temelini oluşturuyordu. Her şey devlet için yapılmalı düşüncesi artık resmi parola olmuştu. Türk devleti ve Türk ulusu kimliği düşüncesine dayanan resmi ideolojinin uygulanışı, etkisini Kürtler üzerinde göstermiştir.

1930 sonrasının tinsel ortamında, Kemalist tek parti iktidarı tarafından, Kürtler konusundaki yeni yasalar da dahil olmak üzere, tam bir şovenist milliyetçilikle her geçen gün antidemokratik uygulamaların dozajını artırarak sahneye koymuşlardır. Tunceli yasaları adı altında bir dizi yasal düzenlemelere gidilmiş ve 2510 sayılı yerleşim kanunu ile Kürtleri batı bölgelerine göçe zorlamış ve bu uygulama “dersim ayaklanması” verilen ve kanlı bir şekilde bastırılmış olayın meydana gelmesine zemin hazırlamıştır.

1949’dan sonra Türkiye’nin çok partili sisteme geçişiyle birlikte birçok Kürt de sorunun yeni oluşacak parlamentoda çözebilecekleri inanç ve ümidiyle siyasal partilere aktif bir şekilde katılmışlarsa da bu ümitleri kısa bir süre sonra ümitsizliğe tahvil olmuştur. 1959’da kırkdokuz Kürt aydının yargılanışı ve tutuklanışı, Kürt sorununu yeniden gündeme taşımıştır.

1960 askeri darbesinden sonra Kürtlerin entelektüel lider kadroların çoğunluğu o dönemde cazibe merkezi olan Türkiye İşçi Partisinden aktif görevler almaya başlamış ve onbeş milletvekili ile parlamentoda temsil hakkına kavuşmuş bulunan bu parti 1971 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmıştır. Gerekçe ise; bu partinin, Kürtleri ayrı bir halk olarak görmüş olmasıydı. Türk solu olarak adlandırılan diğer sol teşkilatlar ise, Kürt sorunun salt ekonomik kalkınmışlık boyutu ile ele almışlardır. Onlara göre, Türkiye’de sosyalist bir iktidarın kurulmasıyla, Kürt sorunu kendiliğinden çözülebilecekti. Bu düşünce kendi sorunların çözümüyle ilgilenen Kürtler’i tatmin edebilmekten çok uzaktı. Bundan dolayı Kürtler legal ve illegal zeminlerde teşkilatlanmaya başlamışlardır.

Kürtler’in kültürel hakların tanınması gibi konuların devlet mekanizmasına yakın çevrelerce savunulmaya başlaması Atatürk’ün özel sekreterliğini yapmış olan Ahmet Hamdi Başar’ın 1962’de çıkarmış olduğu “Barış Dünyası” isimli dergiyle başlamıştır. Fakat bu girişim kısa bir süre sonra susturulmuştur.

12 Mart 1971 askeri darbesi Türk solunu ve Kürt teşkilatlarını bastırmayı hedef almıştır. Yüzlerce Kürt tutuklanmış ve çoğu mahkum edilmiştir. Bu askeri darbe sonucunda birçok illegal Kürt teşkilatlanmaları oluşmuştur.

 Darbeciler 1980 yılında ülkenin müstakbel siyasal yaşamına köklü bir yön vermek için yönetime el koymuşlardır. Neticede siyasal özgürlükleri önemli ölçüde kısıtlayan yeni bir anayasa hazırlatmışlardır.

Askeri rejimler bütün demokratik kurumlara acımazsızca saldırmışlardır. Bu rejim dönemlerinde sadece Kürtler’den onbirlercesi tutuklanmış ve vahşice işkence edilmiştir.

1984’te PKK silahlı mücadeleyi ilan etmesiyle Türkiye cumhuriyeti ekonomisinden, siyasal sisteminden ve en önemlisi halktan çok önemli kurbanlar almıştır. Devlette etkili olan bir kısım Kemalist elit “Şark Islahat planı”ın başarıya uğramasından sonra, Kürt sorununu militarist yöntemlerle çözmek için iyi bir fırsat olarak görmüşlerdir.

 Kürt sorununu çözmeyi programına koyan birçok parti Anayasa mahkemesi tarafından kapatılarak Kürtlerin legal zeminde kalmalarına izin verilmemiştir.

DEĞİŞEN NE OLDU

Bugüne kadar bütün siyasi iktidarlar Kürt sorunun çözümün güvenlik bürokrasisine havale ederek sorunun kangrenleşmesine sebep olmuşlardır. Sayın Erdoğan’ın Diyarbakır’da Kürt sorununun varlığını kabul etmesi ve devletinde hata yapabileceği yönündeki sözleri, devletin demokratikleşmesine ve toplumun özgürleşmesine, Kürtler’in devletle barışmasına katkı sunmuştu. Değişik isimlerle adlandırılan ancak en son çözüm süreci olarak adlandırılan ve Türkiye toplumunda özelliklede Kürtlerde ciddi bir heyecan uyandıran bu sürecin bugün çatışma ortamına evrilmiş olması çatışan her iki taraf bir fayda getirmeyeceği açıktır. Çatışma ortamı geçmişte olduğu gibi bugünde Türkiye cumhuriyeti ekonomisinden, siyasal sisteminden ve en önemlisi halktan çok önemli kurbanlar alacaktır. Sivil siyaset kanallarının açık olduğu bir dönemde silahın yeniden hak arama aracı olarak kullanılmaya başlanılmasının en büyük zararı Kürtlere dokunulacağı açıktır. Dolaysıyla silahlı muhalif Kürt hareketinin bu aşamada silahı Rojava örneğinde olduğu gibi ancak savunma amaçlı olarak kullanmalıdır. Bunun dışında bir silah kullanma Kürtlerin haklı taleplerini yaralayan bir pozisyon içinde olacaklardır.

 Türkiye’nin Avrupa Birliği süreciyle beraber siyasal mekanizmalarını evrensel demokrasinin standartlarına uygun modernleştirme çabası içine girmişti. Ancak bu süreç başarılı bir şekilde tamamlanamadı. Türkiye’deki mevcut hükümet ve parlamento modernleşme projesini başarıyla tamamlamış olabilseydi bugün var olan sorunların önemli bir kısmının ortadan kalkmış olması kuvvetle muhtemeldi.

PKK’nin ortaya çıktığı 1971 ve sonrası süreç ile bugünkü sürecin birbirinden çok farklı olduğu açıktır. Bundan dolayı PKK demokratikleşme sürecinden herkesten daha çok katkı sunmalıdır. Çünkü varoluş sebeplerini “antidemokratik uygulamaların varlığı ve yaygınlığı” şeklinde tanımlayan bir hareketin demokratikleşme sürecine karşı direnç göstermesi varoluş felsefesine aykırılık teşkil etmektedir. Bundan dolayı muhalif Kürt silahlı hareketin Türkiye içindeki her türlü silahlı eylemine son vermelidir. Toplumun ve özellikle Kürtlerin barışa olan özlemi bir neticesi olarak 7 Haziran seçimlerinde HDP önemli bir oy oranıyla meclise girmiştir. HDP’nin bu başarısı Türkiye’de bütün siyasi hesapları alt üst etmiştir. HDP’nin bu başarısı siyasetin silahtan daha etkili ve makul bir araç olduğunu topluma göstermiştir.

  • Yorumlar 5
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89