• BIST 83.048
  • Altın 147,065
  • Dolar 3,7593
  • Euro 4,0369
  • İstanbul 6 °C
  • Diyarbakır 5 °C
  • Ankara -4 °C
  • İzmir 7 °C
  • Berlin -2 °C

Kürt sorunu: Dünü, bugünü ve yarını

Şahin Alpay

Cengiz Çandar “Mezopotamya Ekspresi”nin önemli bir bölümünde Kürt sorunu ve onun bir ürünü olan PKK silahlı isyanı üzerine görüşlerinin evrimini irdeliyor. 

Kitabı okurken, kendi görüşlerimin evrimi üzerine düşündüm. Kürt sorununa (yani Türkiye’de Kürtlerin varlığının inkârı ve zorunlu asimilasyona tabi tutulmaları gerçeğine) uyanışım, muhakkak ki, üniversitede okuduğum yıllarda Türkiye İşçi Partisi’ne duyduğum ilgiyle oldu. Hatırlarsanız TİP, başka nedenle değil, Türkiye’de Kürtlerin kimlik haklarının tanınması gereğini savunduğu için kapatıldı. 

1970’lerin ortalarına kadar süren solculuk dönemimde, bütün diğer sorunlarımız gibi Kürt sorununun da sosyalizmin inşasıyla, her türlü ayrımcılığın son bulmasıyla çözüleceğine inandım. Bütün etnik kimlik ve dinsel inanç gruplarından “yoldaşlarım”, bunun bir güvencesi gibi görünüyordu. “Reel / Gerçek” sosyalizmin dünyanın hiçbir yerinde ayrımcılığa son vermediğinin anlaşılması, sosyalizm “ideal”inden uzaklaşmamın başlıca amillerinden biri olacaktı. 

Kürt sorununun uluslararası boyutuna, yani Kürtlerin dört ülkede kimlik mücadelesi verdiklerine somut olarak uyanmam, 1970’lerin başlarında Filistin Direnme Hareketi saflarında, Suriye ve Lübnan’da bulunduğum sırada ve sonra 1970’lerin çoğunu geçirdiğim İsveç’te, öteki ülkelerden gelen Kürtlerle tanışmamla oldu. 1980’lerin başında yurda döndükten sonra, Türkiye Kürtlerine uygulanan 12 Eylül zulmü azap verdi. 

PKK silahlı isyanı, 1984’te bütün Kürtleri Marxist-Leninist bir devlet altında birleştirme iddiasıyla patlak verdiğinde şöyle düşünüyordum: Öteki Türkiyeli komünistlerin en azından bir bölümü; komünizmin, hele şiddetin çıkmaz yol olduğunu tecrübelerle kavramıştı; ama Türkiyeli Kürt komünistlerin çoğu, maruz kalınan baskı ve zulme karşı, şiddetle direnmekten başka çare olmadığı sonucuna varmışlardı. Bu şiddetle direnişin Türkiye’nin Kürt sorununu çözmesine yardımcı olmak şöyle dursun, ülkenin sürekli askerî diktatörlük ya da vesayet altında kalmasına yol açacağından kaygı duyuyordum. 

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, tekkültürcü Kemalist rejimin katılıklarının aşılacağı umudu doğmuştu. SHP Güneydoğu Raporu’nu yayımlamış; Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın öncülüğüyle Kürtçe gazete, dergi, kitap, müzik üzerindeki yasaklar kalkmış; DYP-SHP hükümeti “Kürt realitesini tanıdığını” açıklamıştı. Reformlarla Kürt kimliğinin tanınacağı, Türkiye’nin Kürt sorununu demokrasisini genişleterek çözeceği umudu bende iyice uyanmıştı. Leyla Zana’nın 1991’de TBMM’deki yeminini izledikten sonra şöyle yazmışım: “Kürt sorununda bir yol ayrımına geldik. Bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti ya özgürlükçü ve çoğulcu düzenin doğal bir gereği olarak Kürtlere etnik kimliklerini serbestçe ifade etme özgürlüğünü tanıyarak Kürt sorununu demokrasi içinde çözecek ya da çözemeyecek. Geleceği seçmek elimizde.” (“Parlamentoda Deprem”, Cumhuriyet, 9 Kasım 1991.) 

Ne yazık ki, 1993’te yaşanan 33 er olayı, hazır olunmayan barış fırsatının kaçması anlamına geldi ve Abdullah Öcalan’ın 1999’da yakalanmasına kadar Türkiye, şiddetle direnme ve şiddetle bastırma sarmalı içinde 40 bin yurttaşını yitirdi. Bu süre boyunca benim (Milliyet’teki) yazılarımda işlediğim esas görüş şu oldu: Sorun, ancak Kürt kimliğinin ifadesi ve Kürtlerin haklarını demokratik, siyasi yoldan aramasının önündeki bütün engellerin kalkmasıyla çözülebilir. Bu takdirde, PKK’nın Türkiye Kürtleri arasında etkinliği kalmaz; barışın sağlanması için PKK’nın muhatap alınmasına da gerek olmaz. Konuya gelecek yazıda devam edeceğim.

Zaman

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89