• BIST 106.711
  • Altın 143,580
  • Dolar 3,5587
  • Euro 4,1404
  • İstanbul 33 °C
  • Diyarbakır 37 °C
  • Ankara 30 °C
  • İzmir 36 °C
  • Berlin 24 °C

Küresel vicdan

Yasemin Çongar

Bazen böyle olur, nereye baksanız aynı manzarayı görürsünüz. Bastığımız yere güvenmememiz gerektiğini bize defaatle hatırlatan tabiatın, dersini öğrenmemeye kararlı bir devletle her karşılaşması aynı isyanı tutuşturur içimizde… Öleceğini bilmeyen bir çocuğun hayretle açılmış gözlerine bakarken kahrolur, “neden” diye sorar durur ve sonra onun küçücük bedeni üzerine atılan toprak daha tazeyken, sorumuzun cevabını bilerek susarız. Bilmek yetmez çünkü; bilginin uygulamaya dönüşmesini sağlayacak siyaseti üretmek gerekir. Yapmayız. Yapamayız.

Koskoca bir diktatörü tek bir taş bile atmadan yıkan kalabalık, haftalar sonra muzaffer ve yorgun bir halde evine döndüğünde, adı çoktan evrensel bir simgeye dönüşmüş olan isyan meydanını süpürenler de “neden” sorusunun cevabını bilirler. Ama yıkılanın yerine neyin konacağına ilişkin vizyon ve o vizyonu hayata geçirmeye yönelik bir siyaset yoktur görünürde. İsyanın nedenini bilmek, istikbâli bekleyen boşluğu doldurmaz.

Wall Street’teki işgal eylemcilerinin “neye” ve “neden” itiraz ettikleri kimse için sır değilken, itiraz ettikleri sistemin yerine “neyi” ve “nasıl” koyacakları, herkes gibi eylemcilerin kendisi için de sırdır. Bu durum, mesela Bill Clinton’ın “Eylemcilerin bir şeye karşı olmaları yetmez, bir şeyden de yana olmaları gerekir, aksi takdirde yarattıkları boşluğu başkaları doldurur” demesine yol açtığında, Slavoj Zizek’in çıkıp, “Bu enerjinin somut pragmatik taleplere dönüşmesi için acele etmeyin” diye karşı koyması da, sonuçta aynı belirsizliğin altını çizmeye yarayan iki farklı sestir aslında. Elektriklerini her ne kadar iki ayrı kutuptan – sistem içi ve sistem karşıtı – alsalar ve neyin, nasıl değişmesi gerektiği konusunda asla uzlaşmasalar da, Clinton ile Zizek’in çıkışları, değişmesi gerekeni değiştiremeyen bir isyanın “nafile” kalacağının ortak kabulüne varacaktır elbet.

“Siyasetsiz” aktivizmin küresel örnekleri artarken, değiştirici bir siyasetin nasıl kurulabileceği sorusu, her şeyden önce “zihniyet” ve “ahlâk” üzerine düşünmeyi gerektiriyor bence. Van’daki unufak okul binasından Amerika’daki işsizliğe, Mübarek gibilerinin baskısından Somali’deki açlığa kadar mevcut düzenin çok farklı tezahürlerinin temelindeki olgu “eşitsizlik” zira. Düzenin, insanın insana eşitliği doğrultusunda değişmesi için çalışmak gerekiyor ki, bu bugün ancak küresel bir zihniyetle, küresel bir ahlâkla mümkün.

Mehmet Altan, Van depreminin canyakan görüntülerini izleyerek okuduğum yeni kitabında, böyle bir zihniyet ve ahlâk üzerinde duruyor. Altan, kitaba adını veren “küresel vicdan” kavramı üzerine çalışmasını, 2004’te Güney Asya’da 283 bin insanın ölümüne yol açan depremle tsunaminin sordurduğu soru üzerine kurmuş: “Felaketlerin çaresi bulunduğu halde, neden uygulaması herkesi kapsar hale gelmedi?”

Bu soruyu, “Neden eşit değiliz” diye basitleştirmek de mümkün, tabii. Altan, cevabı kısmen “küresel vicdan eksikliğinde” buluyor. Van’daki depremzedelere bakarken bile “onlar” diye mırıldanabilen ırkçıların arasındayken, Sumatra’da ölenlere “insanımız” diye bakmayı talep etmenin “ironisi,” Altan’ın ne kadar elzem bir iş yaptığını da ortaya koyuyor aslında.

Küresel Vicdan dünyadaki eşitsizlikleri gidermeye dönük kapsamlı bir siyaset tarifi yapmaktan ziyade, böyle bir siyasetin nasıl bir zihniyet içinden doğabileceği üzerine düşünen bir kitap. “Bütün dünyayı vatanımız, bütün insanları da vatandaşımız olarak görebilecek miyiz?” Altan, bunu mümkün kılacak ideolojiyi “panhümanizm” diye tanımlıyor:

“Sermayenin değil, beyinsel yaratıcılığın zenginliğin kaynağı olmaya başladığı yeni dünyada toplumsal örgütlenme de, düşünce de değişmeye başladı. Sanayi sonrası yeni dönem, ırka dayalı ulus-devleti aşarak, insanların örgütlenme biçimi olarak aynı değerleri temel aldıkları bir küreselleşmenin dinamiklerini pekiştiriyor. Bu dönemin yeni ideolojisi de insan odaklı bir örgütlenme ve yönetim zihniyetini içeren panhümanizm olacak.”

Altan’a göre, post-kapitalizme doğru ilerleyen çağımızda, teknolojinin ve enerji kaynaklarındaki değişimin de sayesinde, çalışanla çalıştıran arasındaki farkın ortadan kalkacağı bir istikbâl tasavvuru giderek ütopya olmaktan çıkıyor. Ama henüz o noktada değiliz ve o noktaya doğru ilerlerken, küresel sürecin adaletli işlemesi için, “insan hayatını ve insanî değerlerin korunmasını en büyük küresel kamu hizmeti” olarak gören ve bunu güvenceye almakla görevli küresel müdahale mekanizmalarına gerek olduğunu düşünüyor Altan. Verdiği örnekler arasında, Uluslararası Ceza Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de var.

Kitabın temel mesajı ise, “vicdan” dediğimiz –ve Altan’ın felsefî/etik tarihçesinin bir özetini verdiği– şeyin, artık bireyin değil, toplumun ahlâk ölçüsü haline gelmesidir: “Küresel vicdan sadece kendi içinde yaşadığı toplumdan değil, dünyanın her coğrafyasından sorumlu olmayı gerekli kılıyor.”

Bunun bugün için bir “tercih” olduğu kadar, yarın için “kaçınılmaz” olacağını da ima ediyor Altan. Küresel sosyo-ekonomik sistem açısından ırkların, toprağın ve giderek sermayenin önemini yitirmesi; insan beyninin, başat üretim faktörü olması; insanların farklı coğrafyalarda, farklı kültürlerde yaşıyor olmasının yaratıcılık açısından bir avantaj halini alması, bilgiden bilgi üretmenin ekonomik büyümenin merkezine yerleşmesi... Bütün bunlar, küresel düzeyde “eşitleyici” bir sürecin işlediğinin de göstergesi.

Bugün hâlâ ırkçılıktan, ulusalcılıktan, şiddetten kendini alamayan toplulukların, insanî kalkınmadaki devâsâ farkları görmezden gelen ya da gidermek için yeterince uğraşmayan devletlerin ve şirketlerin varlığı ise, Altan’ın kitabını bir “hüsnüniyet egzersizi”ne dönüştürmüyor; daha ziyade sabit bir noktaya çok uzun süre odaklanmış bir kameranın kaydettiklerinin hızlandırılmış gösterimini izlemek misali, “eski” ile “yeni”yi aynı anda görüp, aralarındaki ilişki üzerine daha fazla düşünmenizi sağlıyor.

Küresel Vicdan bir geçiş dönemi kitabı; bir tezi olduğu kadar bir talebi de var. Ben, insanı merkeze alan bu siyaset ve ahlâk talebini önemsiyorum; kendi hesabıma, bu talebi karşılayan zihniyetin bugün hâlâ en iyi tarifini demokratlıkta bulduğuna da inanıyorum. “Siyasetsizlik” sorununun çözümü olmasa da, çözümün başlangıç yeri de burası galiba.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89