• BIST 89.695
  • Altın 145,979
  • Dolar 3,6136
  • Euro 3,9258
  • İstanbul 8 °C
  • Diyarbakır 13 °C
  • Ankara 2 °C
  • İzmir 10 °C
  • Berlin 11 °C

Kötülük

Ahmet Altan

Tabiatın en önemli varlığı insandır, tabiatın başka hiçbir veçhesinde görülmeyen özellikler insanoğlunun sırtına yüklenmiştir.

İnsanı çıkartıp geri kalanına baktığınızda şaşırtıcı derecede “basit” bir döngünün “vahşet” üzerinden döndüğünü görürsünüz.

Hayvanların ve bitkilerin varlığında büyük bir estetik yaratıcılık vardır ama o estetiğe uygun bir derinlik yoktur.

Yaratıcının, “zanaatkarlığının” eseridir insanın dışında kalan tabiat.

Ama insan, yaratıcının “dehasının” görkemli yansımasıdır.

Paletindeki renkleri hayvanlar ve bitkiler için cömertçe kullanmış, yedi renk ve iki çizgiden muhteşem bir görsellik yaratmıştır.

İnsanı yaratırken ise “görsellikten” ziyade “derinliğe” önem vermiş, “ruhunu” insanın zihnine üfleyerek, evrenin sonsuz karmaşasını küçücük bir insanın zihnine yerleştirmiş, neredeyse bütün bir evreni insan ruhunun içine sığdırmıştır.

Tabiatın belki de en gösterişsiz, en çelimsiz, en dayanıksız yaratığı, bu zayıf bedende bütün bir evreni taşır.

İnsan kadar zaaflı ve insan kadar kudretli başka hiçbir canlı yoktur yeryüzünde.

Güçsüz bir bedende bütün bir evreni taşımak, insana verilmiş en büyük ödül ve yaratıcının o alaycı eşitlik anlayışının sonucu en büyük cezadır.

Bu büyük armağanla gelişir ama bu armağanın ağır yükünü taşımakta zorlanırız.

Tabiatın içinde rastlayamayacağınız iyilik, kötülük, günah, sevap, yazı, rakam, ahlak, sanat, inanç, fikir sadece insan zihninde ortaya çıkar.

Koca bir tabiatın bir kefesine konduğu terazinin diğer kefesini tek başına dolduran, sadece insan zihninin bu parlak ve zehirli yüküdür.

İnsan, tek başına tabiatın dengesini zihinsel varlığıyla sağlar.

Bütün bir evreni kendi zihninin derinliklerinde taşımak, tabiatın neredeyse bütün çelişkilerini kendi ruhunda barındırmak, iyilikle kötülük, vahşetle şefkat zıtlıklarının gelgitlerinde çırpınmak, çıkarcılıkla fedakârlığın çarpışmalarını sürekli yaşamak, vicdanla vicdansızlığın birbirine yapıştığı ruhsal eklemlerin sarsıcı ağrılarını çekmek, içimizi büyük bir savaş alanına çevirir, kendi kendimizle dövüşür, kendi kendimizle mücadele ederiz, kendimize yenilir, kendimizi yeneriz.

Yaratıcının, yarattığı bütün dâhilere de bir parçasını verdiği o “yaratıcılığının kudretini” her an görmek isteğinin “zorlayıcılığı”, bütün yarattıklarını bir imtihandan geçirip, onların kazandığı her imtihanda kendi dehasının eserini görmek arzusu, ruhumuza üflenen karmaşanın daha “koyu” renklerine, daha “karanlık” yanlarına ne yazık ki daha fazla bir çekicilik katmıştır.

Biz hep kötülüğe, çıkarcılığa, bencilliğe, haksızlığa doğru meylederiz ve bu zaafımızı biliriz, bu zaafımızı yenemez ama bu zaafın acısını çekeriz, bunu dengeleyebilmek için de insancın, ahlakın, düşüncenin ağır çıpalarını ruhumuzun sularına bırakırız ki varlığımız karanlığın büyük bir zevk ve tatmin vaat eden okyanuslarına iyice batıp kaybolmasın.

Cennetle cehennemi, melekle şeytanı yaratan kudret bu kadarla da yetinmez, bizim kötülüklerden kurtulmak için sarıldığımız ipleri istediğinde birer zehirli yılana çevirip, bizi en güvendiğimiz yerden bir kere daha vurarak, bir de o imtihandan geçmemizi ister.

Bir bakarsınız ki insanın kendi vahşetinden kurtulmak için sığındığı, kendi adaletsizliğinden kurtulmak için yardım istediği “inanç”, korkunç bir silaha, büyük bir vahşete dönüşmüş.


“İnançlı”
olduğuna iman eden bir insan, yeterince “inançlı” bulmadığı insanları öldürmeye koyulmuş, bu en büyük günahı bir “sevap” sanmaya başlamış, ağzını dayadığı “iyiliğin” berrak sularından bir anda kan içer olmuş.

Ahlak için “ahlaksızları”, iyilik için “kötüleri” cezalandıracağım derken ahlaksızlığın ve kötülüğün uçurumlarına düşmüş.

Evrenin kötülük kasırgaları içindeki o güvenli iyilik vahalarına geldiğimizde bile dikkatli olmamızı ister bizi yaratan kudret, bizi haklılıkta, iyilikte, ahlakta da imtihandan geçirir, kötülüklerden korunmaya çalışırken “iyiliklerden” de korunmamız gerektiğini fark etmemizi bekler.

Onun için ruhumuza “tevazuu” üfler, bizi kötülükten olduğu kadar iyilikten de, ahlaksızlıktan olduğu kadar ahlaktan da koruyacak olan “tevazudur”, çünkü her haklılık, her iyilik, her ahlaklılık, biz kendimizi “en iyi”, “en doğru”, “en haklı” görmeye başladığımızda birden zıddına döner.

Tevazuu kaybettiğinde seni kötülükten koruyacak her “iyilik” büyür, kabarır ve ruhunu zehirler, herkesten daha “iyi” olduğuna inanamaya başladığında herkesten daha kötü olursun, cinayet sadece kötülükten beslenmez, ne yazık ki bu büyük karmaşanın oyunlarından biri cinayetlerin çoğunlukla “iyilikten” kaynaklanmasıdır.

Tevazuu kaybetmiş iyilik, inanç, haklılık, ahlak, insana cinayet işletir.

Büyük katillerinin çoğunun harcında, cinayetleri ölçüsünde büyük bir “iyilik” vardır.

Biz bu zayıf bedende bütün bir evreni, semai bir karmaşayı, cennetle cehennem kadar görkemli zıtlıkları taşıyoruz, bu hayat denen imtihanda en güvenli sandığımız zeminler bile kaygandır, en sağlam sandığımız bağlar bile zayıftır, iyilikler bile büyük kötülükler yaratır.

Panzehirin bile zehre dönüşebildiği bu kâinatta, sahip olduğumuz en büyük güç, bize “Ben kimseden daha iyi, kimseden daha haklı, kimseden daha güçlü değilim” dedirten tevazudur, onu kaybettiğimizde hepimiz birer katil oluruz.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89