• BIST 90.383
  • Altın 144,560
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 6 °C
  • Diyarbakır 4 °C
  • Ankara 2 °C
  • İzmir 8 °C
  • Berlin 2 °C

Korku ve Sefalet (Tırs û Xof)

Hamid Omeri

Sahnelenen bir oyun, seyircisini, geçmişine de götürür. Yazılan ve sahnelenin başımızdan geçenleri hatırlattığını ya da başımızdan attığını da düşünebiliriz. Mark Ravenhill'in (Vur/Yağmala/Yeniden) adlı oyununun dört bölümünü Korku ve Sefalet (Tirs û Xof) adı ile sahneye aktaran Theatre Deng û Bêj, estetik ve etkileyici bir iş kotarmış. Şiddet sarmalının ne denli güçlü olduğunun da altını çizen oyun, hem Kürtçe hem de Türkçe. Hikayelerini de okumaktan keyif aldığım çevirmen Erol Şaybak'ın(Bawer Ronahî )Türkçe diskura yenilmeden oyunu sadelikle Kürtçe'ye çevirmesi sahnelenen oyunun trajedik gücünü zirvede tutmuş. 'beyni dağıtmak' için bir kez 'mejî belavkirinê' de duymak istesem de 'parçe parçe bikim' yerine, yine de çeviri dilinin usta işi olduğunu söyleyebilirim.

Oyun, Türkçe sahnelenirken üstyazıda Kürtçe, Kürtçe sahnelenirken üstyazı, Türkçe akıyor. Özellikle ilk oyunda üstyazı ile ses arasındaki senkronda zaman zaman sıkıntılar olsa da her iki dili bilenler için iyi bir karşılaştırma imkanı olduğunu söyleyebilirim. Ancak Kürtçe bilmeyen seyircilerin oyunu anlamak adına üstyazıya odaklanma arzusu, şiddet ve trajedi sarmalının boyutunu bir ibre daha genişletiyor. Üstyazıya odaklanma gereğinin işgal edilen, işgal eden ve arafta kalanın, şiddet gölgesinde yaşadığı korku ve sefalet sarmalının, bir ölçüde yılgınlık olarak seyirciye de uzamasına yol verdiğini hissettim yanımdaki gözlerin açısından. 

Geçmişe gitmek dedim ya kendi geçmişimizi satarız der Cioran. Ben de deneyebilirim sanırım bir ölçüde. Ana adlı oyundaki Bayan Morrison'dan(Güldestan Yüce) bahsedeceksem ki sahnede olduğu sürece(iki oyun) muhteşem bir oyun sergilediğini ifade etmeden geçemeyeceğim; kendi geçmişimden de bahsetmeliyim. Yıllar önce Gündem gazetesinin muhabiriyken Cumartesi Annelerine giderdim her Cumartesi günü. Annelerin yası, korkusu...bakınız şimdi de aklıma Ricoeur'un Hafıza, Tarih, Unutuş'ta Zulu'lu kadının mahkeme af komisyonundan yaptığı tek istek geldi. “bana oğlumun küllerini verin ki yasını tutayım ve üzerime düşen sorumluluğu yerine getireyim” demesi üzerine mahkeme heyetinin böylesi talepleri yasaklamasını anlattığı aktarım. Oyunla birlikte beliren geçmişimin bir bölümünden kalan ve kimselere anlatamadığım bir korkumun olduğunu ve bunun bende garip hisler yaşattığını... Her Cumartesi sabahı elimde avucumdaki tek imkanım olan mavi kartımla Yenikapı'da otobüse biner ve Tepebaşı'na, oradan da konsolosluğun arkasından Lise'nin önüne gelirdim. Sokağın başında hala zaman zaman gölge gibi beliren o iki adam belirirdi ve yanaşırlardı. Seyfettin, Ishak, Hafız,...ve diğerleri kadar cesur değildim belki de; ya da benim bedelim, bende kalan ve üzerime üzerime gelen bu gölgeler oldu. Hala bazen geliyorlar ve 'sen de, sen de, peşindeyiz' sözlerini işitiyorum. Bunu editörüme dahi söylemedim. Çünkü o kadar çok ölüm haberi geliyordu ki! Bir de servis şefimin Urfa'da yaşadıklarını ya da diğer servis arkadaşlarımın yaşadıklarını duyduğumda yaşadığımın ya da bana yaşatılanın ne kadar da sıradan bir durum olduğunu düşündüğümden olsa gerek kimselere anlatamıyordum. 

E.M. Cioran kendisi ile yapılan söyleşilerin birinde şöyle der. “Gençlik dostlarımıdan biri var, Ermeni, bütün ailesini kaybetti, şimdi yaşamaktan yoruldu. Benden daha yaşlı, neredeyse doksan yaşında; büyük bir depresyon anında bana yazdı. Benden bir tür intihar izni vermemi istedi. Şöyle cevap verdim. “Eğer hala gülebiliyorsan, intihar etme; gülemiyorsan, o zaman tamam.” Biri bana danışırsa söyleyebileceğim son söz bu. Gülebildiğiniz müddetçe, ümitsizliğe kapılmak için bin tane sebebiniz de olsa, devam etmek gerekir. Gülmek hayatın tek mazeretidir, hayatın büyük mazereti! Ve söylemem gerekir ki en büyük ümitsizlik anlarında bile gülme gücüm oldu. İnsanların hayvanlar karşısındaki avantajı budur. Gülmek nihilist bir tezahürdür, tıpkı neşenin kasvetli bir hal olabilmesi gibi.” 

Ben oyun boyunca kahkaha sesleri duysam da gülmedim; gülemedim. Bir insanın trajedisinin beni güldürebilecek gücü olamaz üzerimde. Açlık, yılgınlık, korku ve sefalet o kadar yoğun ki gülmeye imkan bulamadım. Zaten bu yüzden Güldestan Yüce ve Özlem Taş'ın sahne performanslarıyla, Cumartesi Anneleri'nden Enfal'a, Barzan'dana Roboskê ye sıçradım. Morrison(Güldestan Yüce) oyunun sonundaki repliğiyle yaşama tutunmak için gerekli olan gülme arzusunu bana da aktardığında, Cioran, kendisine, “böyle olacağını bilseydim kürtaj yaptırırdım” diyen annesinin kendisini allak bullak etmesi gibi, gülüşüyle de beni allak bullak ediyordu. 

Bu oyundaki Kürtçe'nin çok güçlü olduğunu ifade etmek isterim. Oyunda güçlü oyun sergileynelerin yanında zayıf halkalar olduğunu da belirtmeliyim. Ancak hikayeler hep böyledir zaten. Odaklandığımız yer her zaman için daha belirgin olur ve dilin yarası ile dille yaralamanın ya da yazının yarası ile yazarak yaralamanın da hikaye ve trajedisi de budur. Korku ve Sefalet (Tirs û Xof)'a dikkat derim ve kültür sanat programlarının dikkatini çekmek isterim. Mecidiyeköy Sahne Hall'de sahnelenen oyunu, Rudaw TV, KurdistanTV, Ronahi, TRT 6 ve Dünya TV, kaçırmamalı ve seyircisine ulaştırmalı diye düşünüyorum. 

Cioran, E.M.,2007, Ezeli Mağlup, İstanbul: Metis
Ricoeur, Paul, 2013, Hafıza, Tarih,Unutuş, İstanbul: Metis 

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89