• BIST 90.383
  • Altın 145,141
  • Dolar 3,6152
  • Euro 3,9060
  • İstanbul 12 °C
  • Diyarbakır 17 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 21 °C
  • Berlin 13 °C

Konuştuğu için

Ahmet Altan

Konulardan konulara geçişimizdeki hız delirmiş bir trapezciyi andırıyor biraz.

Daha bir konuya sağlamca tutunamadan bir başka konuya kendimizi fırlatıyoruz.

Türkiye’nin en hayati sorunu olan “eğitim reformunu” alıp, “kızlar okula gönderilecek mi gönderilmeyecek mi” tartışmasının kezzabında eritip parçaladık.

“Kızları eve kapatalım”
diye tutturan takıntılı bir azınlıkla, “bütün dindarlar kızları eve hapsetmek ister” diye tutturan başka takıntılı bir azınlığın itişmesinde, “bu ülkenin çocukları 21. yüzyılın koşullarına nasıl uyum gösterecek” sorusu güme gitti.

Bugünkü eğitimle bunu becermeleri imkânsız.

“Yaratıcılığın”
köklerini oluşturan “isyankârlığı” iğdiş edip, “itaatkârlığın” sıkıcı tekdüzeliğini çocuklara “en büyük erdem” olarak öğreten bir eğitimden çok fazla yaratıcı çıkartmak pek fazla mümkün olmayacak.

Hâlbuki içinde bulunduğumuz yüzyıl, insanlık tarihinin “yaratıcılığa” en fazla önem veren ve herkesin içindeki yaratıcı dürtüyü açığa çıkarmayı öncelikli hedef olarak gören bir yüzyıl.

Dinin, ırkın, mezhebin, milletin “tekleştiriciliğine” iman etmiş bir toplum, çocuklarda “bireyselliği”, genel bir kabul gören düşünce ve inanç kalıplarıyla hesaplaşacak bir özgüveni, “doğru” diye ortaya konan her düşünceye “acaba mı” diye yaklaşacak bir kuşkuculuğu nasıl besleyecek?

Bunları beslemezse, bu çocukların yaratıcılığı nasıl ortaya çıkacak?

Bu konular gündeme bile gelmedi.

Alışılmış kavgalardan zevk alan sıkıcı bir tekdüzeliğimiz var.

Hep aynı kavgayı yapıp duruyoruz.

Biz daha bu eğitim meselesini doğru dürüst konuşamadan yeni bir “sorun” patladı.

Yargıtay, cezaevinden milletvekili seçilen BDP’li Kemal Aktaş’ın cezasını onayladı.

Aktaş’ın suçu “konuşmak”, yaptığı konuşmada “terörü övdüğüne” karar vermiş yargı.

Bizim, “konuşma özgürlüğünü” budayan böyle yasalarımız var, istediğin konuşmayı bu yasanın içine sokabilirsin.

İstersen, “Oslo görüşmeleri yeniden başlayabilir” diyen adalet bakanını bile bu maddeden yargılayıp mahkûm edebilirsin.

Bizim devlet de, siyasetçiler de seviyorlar böyle maddeleri.

Canlarının istediğini böyle “ucu bucağı belirsiz muğlâk” maddelerle mahkûm edebiliyorlar, konuşma sınırlarını canlarının istediği gibi daraltabiliyorlar.

“Darlaşma”
, “tekleşme”, “sığlaşma” bu sistemin özünü oluşturuyor.

Şimdi bu yasakçılığın ciddi bir sonucuyla karşı karşıyayız.

Aktaş’la ilgili karar Meclis Genel Kurulu’nda okunduğu anda BDP’li üyenin milletvekilliği düşecek.

Halkın seçtiği bir vekil sadece “konuştuğu” için cezalandırılacak.

İnsanların “konuştukları” için hapse girdiği kaç ülke var yeryüzünde?

Ve, onlar Türkiye’nin benzemek istediği ülkeler mi?

Bir yandan Suriye’ye “özgürleş kardeşim” nutukları atıp, bir yandan “konuşanları” içeri tıkmak çok tutarlı gözükmüyor ama sanırım “tutarlılık” bu diyarlarda pek revaçta olan bir kavram değil.

Şimdi Aktaş’ın milletvekilliğinin düşmesi sözkonusu ama aynı durumda olan, “konuştuğu” için yargılanan ya da mahkûmiyet alan daha epeyce BDP’li milletvekili bulunuyor.

Eğer Aktaş’ı, ardından da diğerlerini Meclis’ten atarlarsa BDP, “grup kuramayacak” hale gelecek.

Böylece Meclis’te de sesleri kesilecek.

Kürt milletvekilleri susturulacak.

Bu ülkenin Kürt vatandaşlarını çıldırtmak için özellikle uğraşan birileri var sanki, sürekli olarak onlara “size siyaset ve konuşma hakkı tanınmayacak” diyorlar.

Peki, bir milletvekilinin parlamento üyeliği, seçildikten sonra “mahkûm” olduğu zaman düşürülebilir mi?

Son zamanlarda çok sık rastlandığı gibi AKP’den bu konuda iki ayrı ses çıkmış, Anayasa Komisyonu Başkanı AKP’li Burhan Kuzu, “Cezanın uygulanması dönem sonuna bırakılır” diyor, ona göre Aktaş’ın üyeliği düşürülemez, AKP Genel Sekreteri ise “Dönem sonuna bırakılmaz, karar hemen uygulanır” diyor, ona göre Aktaş Parlamento’dan atılmalı.

Anlaşılıyor ki bu konuda da karar Başbakan Erdoğan’a kalmış, o “atın” derse atacaklar, “tutun” derse tutacaklar.

Ben Erdoğan’ın aklı başında bir karar alacağını, bunu bir krize çevirmeyeceğini umuyorum.

Ama bir toplumun kaderi sadece bir insanın “aklı” ile belirlenebilir mi?

Her seferinde en doğru kararı vermeyi tek bir adama yüklemek hem topluma, hem o insana karşı bir insafsızlık değil mi?

Bu ülke özgürleşemiyor, ne çocuklarını özgürleştirebiliyor, ne büyükleri, yasaklardan yapılmış dikenli çitlerin arasında yaşayan bir insan kalabalığı gibi sürdürüyoruz hayatımızı.

Eğer bir toplum böyle bir hayattan rahatsızlık duymuyorsa, yapılabilecek çok fazla bir şey yoktur, demek ki toplum henüz özgürlüklere ihtiyaç duyacağı bir düzeye gelmemiş.

Geldiğinde, zaten o çitleri kırar geçer.

O güne kadar da bizim gibiler “özgürlük çok iyidir” diye deli dervişler gibi türkü çığırarak dolanır durur.

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89