• BIST 106.843
  • Altın 142,689
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • İstanbul 31 °C
  • Diyarbakır 33 °C
  • Ankara 27 °C
  • İzmir 33 °C
  • Berlin 22 °C

Konuşmak

Yasemin Çongar

Bir “bilek bükme” edebiyatıdır gidiyor. Özellikle, hükümetin yanıbaşında duran kalem erbabının bir bölümü, son günlerde ısrarla bu mesajı veriyor: “PKK’nın bileğini bükmek gerek.” Bu ne demek? “Devletin güvenlik güçlerinin yoğun kuvvet kullanarak PKK’yı yenmeye çalışması” demek.

Diyorlar ki, şimdi konuşma zamanı değil, kuvvet kullanma zamanı. Diyorlar ki, “PKK ile müzakere sürsün demek safdilliktir.” Diyorlar ki, “Öcalan ile görüşmemek bir şey kaybettirmiyor.” Diyorlar ki, “Devlet, terörün üzerine gidip PKK’yı dağıtmalı.”

Onlara itiraz etmek çok zor. Zira “bilek bükme” tezini öne süren, “Artık müzakere yapılmaz” diyen çevrenin, karşı cephede çok sağlam bir destekçisi var: PKK’nın kendisi.

Örgüt, hazırlığını 12 haziran genel seçimleri öncesinde –müzakereler sürerken— başlattığı ve temmuz ortasından itibaren tırmandırarak uyguladığı şiddetle, giderek “gerilla gücü” görünümünden “seri katil” profiline doğru evrilirken, bir yandan “hükümetin bileğini bükme” hedefiyle hareket ediyor ve bir yandan da “müzakere sürecinin yeniden başlamamasını garantilemeye” çalışıyor sanki.

Öyle ya, bunca kanarken ne konuşacağız, nasıl konuşacağız? 21 eylülde Siirt’te altı genç kadına saldırıp dördünü öldüren; 26 eylülde Batman’da dört çocuk annesi bir kadını kızlarından biriyle birlikte vuran, o annenin ilk oğlunu rahme düştüğünün sekizinci ayında annesiz doğmaya ve otuz dört saat sonra ölmeye mahkûm eden; 27 eylülde Yüksekova’daki öğretmen eşini ziyarete gelmiş dört aylık bebek babası mühendisin sırtına yedi kurşun saplayan kör şiddet her gün başka bir yanımızı kanatırken, neyin müzakeresini yapacağız? “Sormayan bir soru” bu aslında; tıpkı, Siirt’te bir arabanın içinde öldürülen Zeynep ile Nergiz’in, aynı saldırıda ağır yaralanan Nuran’ın ve kardeşlerinin başına geleni duyunca kısmî felç geçiren Zozan’ın annesi Esmer Evin’in, PKK’ya o yakarışı gibi, sormayan bir soru cümlesi: “Benim bu acılarımın üzerine devlet mi kuracaksınız?”

Cevapları kifayetsiz, konuşmayı neredeyse imkânsız kılan bir şey şiddet. Hükümetin yanıbaşındakilerin “Hadi bilek bükelim” telkinlerini de esas bu nedenle “tehlikeli” buluyorum ben. PKK’nın devletin bileğini bükmeye çalışmasıyla, devletin PKK’nın bileğini bükmeye çalışması arasında, bu gayretin muhtemel sonuçları itibariyle bir fark olacağına inanmıyorum.

PKK ile devletin birbirini silahla yenmeye çalışması otuz yıldır nafile bir çaba oldu, bundan sonra da nafile kalacaktır. Tabii, devlet “gücünü” pekâlâ gösterebilir; örgütün kamplarını bombalar, gerillayı kıstırıp öldürür, hatta isterse birkaç lideri dağdan apartıp hapse atabilir. PKK da hem son günlerdeki akıl ve ahlak yoksunu eylemlerini arttırıp, TAK üzerinden JİTEM’cilik oynayarak cevap verir buna; hem de bekler ki devlet hata yapsın, örgütü hedeflerken sivilleri vursun, kamp yerine köy bombalasın, intihar eylemcisi sanıp inşaat işçisi öldürsün; bekler ki “devlet şiddeti,” halkı örgüte yeniden yaklaştırsın. Sonuçta, hep birlikte daha az konuşur, daha çok ölürüz.

Aysel Tuğluk kusura bakmasın; bana hitaben yazdığı o mektuptan ve beş yıllık müzakere sürecine ilişkin bütün anlattıklarından sonra, ben hâlâ PKK’nın savaşı yaz ortasında yeniden başlatma kararı almasını bir “mecburiyet” değil, bir “tercih” olarak görüyorum. Müzakereler —Tuğluk’un dediği gibi– protokollerdeki bir anlaşmazlık nedeniyle tıkanmış da olsa, hükümet pratik adımlarla eylemsizliğin devamına gereğince hizmet etmemiş de olsa, “Savaşmaktan başka çare kalmamıştı” diyebilir miyiz? Ya da Murat Karayılan’ın —Tuğluk’u tekzip ederek– vurguladığı gibi, KCK tutuklamalarının, savaşı yeniden ve üstelik basbayağı “teröre” dönüştürerek başlatmayı zorunlu kıldığına ikna olabilir miyiz?

Hayır. PKK’nın dağdaki liderleri savaşmayı alenen tercih ettiler. Belki, bu tercih sayesinde, devletle kendileri açısından daha avantajlı bir pazarlık zemini hazırlayabileceklerini sandılar. Belki de, aslında siyasetten, siyasetin içerdiği risklerden çekiniyorlar; çözüm ihtimalinin kendilerine yeterince iyi bir istikbâl vadetmeyeceği hesabıyla, bu ihtimali geciktirmeye çalışıyorlar.

Şahsî çıkarları açısından belki haklı olabilirler. Ama bu dar hesabın, Kürtlerin geniş çıkarlarıyla örtüşmediği bugün artık PKK’nın tabanında bile algılanmaya başladı. Kürt halkı, “bilek bükme” cephesinin gözden kaçırdığı ama siyasi çözüm açısından anahtar nitelikte bir zihinsel açılım yaşıyor; “Benim adıma öldürme” diyen, “Konuşmak mümkünse savaşmayalım” diyen Kürt demokratlarının sayısı hiç de az değil.

Benzer bir zihinsel açılım, karşı cephede çoktan gerçekleşti. Gerek Kürt halkının eşit vatandaşlık ve anadil gibi müzakeresiz hayata geçmesi gereken haklarının, gerekse yerinden yönetim gibi müzakere gerektiren taleplerinin karşılık bulmasından yana olanlar şunu fark etmeli: Devlet aklı, ciddi bir nitel sıçramayla, bu hakları ve talepleri konuşabilecek noktaya artık geldi. Bu, devletin “Kürt realitesini” tanıması demektir.

Yine, gerek Öcalan’ın notlarında anlattığı İmralı görüşmeleri, gerekse PKK-MİT müzakere metni sayesinde fikir edindiğimiz Oslo süreci de, bize, devletin otuz yıldır savaştığı örgütle “barışı” konuşmaya başladığını gösteriyor ki, bu da Hasan Cemal’in deyişle, “devletin PKK realitesini tanıması” demektir. Nedir PKK realitesi? Yine Hasan Cemal’in tanımıyla, “PKK’nın Kürt kitleleri içinde destek bulması, kök salmaya başlaması ve toplumsal boyut kazanması, eski deyişle bir vâkıa haline gelmesidir.” Kendimizi kandırmayalım; MİT, PKK ile görüşüyorsa bu PKK’nın “askerî gücü” nedeniyle değil, “siyasi gücü” nedeniyle, Hasan abinin “PKK realitesi” dediği şey nedeniyle oldu. Şimdi, Kürt realitesini ve PKK realitesini nihayet kavrayan bir devletin, bu aşamaya hiç ulaşmamış gibi, beş-altı yıllık müzakere süreci hiç yaşanmamış gibi, konuşmaktan vazgeçip topyekûn savaşa girişmesi “ahmakça” bir geri adım olur. PKK’nın dağdaki liderleri, devletin zihinsel açılımının değerini anlamamış ve benzer bir açılımı gerçekleştirememiş bile olsalar, bu aczin karşılığı, devletin de eski aczine dönmesi olmamalı.

Hükümete verdikleri desteğin diyetini ödetmek istercesine “vur vur” temposu tutarken, bu tempoya kapılmayan hükümet üyelerini de aşağılamaktan geri durmayan cenah, “Devlet, terörün üzerine etkili şekilde giderse, PKK dağılır” diyor. Bu iddianın üç açıklaması olabilir: Ya hafızasızlar; istedikleri şeyin otuz yıldır denendiğini, sonucun vahşet ve hezimet olduğunu unuttular. Ya saflar; “temiz” bir savaşın ve “temiz” bir zaferin gerçekten mümkün olduğuna inanıyorlar. Ya da PKK realitesini devlet kadar bile kavrayamadıkları için, gerillayla savaşmanın, son tahlilde, gerillanın köydeki anne babasıyla, kasabadaki kardeşiyle, şehirdeki kuzenleriyle yani halkla savaşmak olduğunu ve halkıyla savaşan devletin baştan kaybettiğini anlamıyorlar.

Umarım hükümet, bu cenahın tuzağına düşmez. Yapması gerekenin, PKK’nın elindeki silahı almak olduğunu, bunu da savaşarak değil, ancak konuşarak yapabileceğini unutmaz. BDP’li vekillerin Meclis’e dönmesi bu açıdan büyük fırsat. AKP, bir yandan BDP ile konuşarak, diğer yandan MİT’i Öcalan’la yeniden konuşturarak yeni bir “eylemsizlik” süreci için tez elden bastırmalı. Gerisi gelecektir.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89