• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 9 °C
  • Diyarbakır 12 °C
  • Ankara 7 °C
  • İzmir 12 °C
  • Berlin 3 °C

Keşke ben de ‘güncel’i yazabilsem

Orhan Miroğlu

Öğrencilerin okula satırlarla, muşta ve sustalı bıçaklarla geldikleri 1970’li yıllar. Benim liseli yıllarım.. Memleket meseleleriyle alakalı üç beş kişiyiz. Çoğunluk kabadayılığa özenti içinde.

Yılmaz Güney’in filmlerinin gösterildiği sinemalar dolup taşıyor. O filmleri izliyor ve iyi bir kabadayı, aynı zamanda iyi bir solcudur diye düşünüyoruz. Tabii kabadayı dediğiniz adam henüz devletin eline düşmemiş, fakiri ensesinden vuran değil, zenginden aldığını fakire veren, MİT’e, JİTEM’e Mehmet Ağar’a filan bulaşmamış adam demek. Bizim gözümüzde kabadayılık ve solculuk arasında bir fark yok yani. Her şey o kadar saf o kadar romantik.. Yılmaz Güney’in bazı filmleri bunu öğretiyor bize.

Kulakları çınlasın, “Emi (Amca) Necdet” diye bir sınıf ve sıra arkadaşım vardı. Okula kitap, defter getirmez sadece ders dinlerdi. Okulla arası iyi değildi ve galiba Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi’nin en yaşlı öğrencisiydi. O kadar ki, Emi Necdet sınıfa; dersimize yeni giren ve onu tanımayan hocadan biraz geç girse, hoca onun bir öğrenci değil de, yanlış sınıfa girmiş bir öğretmen olduğunu sanır ve hürmet ederek hemen ayağa kalkardı.

Derslerle arası iyi değildi, ama edebiyat ve kompozisyon derslerinden özellikle hoşlanmazdı. Sınavlarda bu yüzden iki sınav kâğıdı doldurmak zorunda kalıyordum. Bir kompozisyon yazısını kendim için, birini de Necdet için yazıyordum. Arkadaşlık hatırına tabii.

Belirli bir sürede ve aynı konuda yirmişer dakikada, iki farklı yazı yazmak alışkanlığım, yazarlık yıllarımda pek işe yaramadı ama.

Son beş yılı Taraf’ta olmak üzere, 12 yıldır yazıyorum.

Bugüne kadar, ne kırk dakikada ne bir saatte, tek yazı bile yazamadım.

Oysa köşe yazan birçok yazara sorsanız bir yazı için kullandıkları zamanın genellikle bir saati filan geçmediğini söyleyecektir. Yarım saatte bir köşe yazısı yazıyorum diyenler de var. Bir yazardan bir yerlerde böyle bir açıklama duymuşsam, o anda içim kıskançlık duygusuyla dolar. Bu başlı başına bir yetenek, doğuştan gelen bir şey olmasa gerek, denesem ben de başarabilirim diye düşünürüm. Ne var ki denemelerim şimdiye kadar hep boşa çıktı.

Önce yarım saatte yazmayı denedim, olmadı. Kendimi son kez, uçağa çağrılma uyarısı alan bir yolcu gibi hissettim, ve yarım saatte yazı yazmanın verdiği telaşın, heyecanın, az çok o yolculuk anlarına benzeyen bir heyecan ve telaş olduğunu keşfettim.

Sonra bir saatte yazı yazabilir miyim diye denedim, o da olmadı.

Yarım ve bir saat için yaptığım deneylerin tümü boşa gitti.

Başarabilsem ne iyi olacaktı oysa.

Anlayacağınız kolayca ve zamanı iyi kullanarak köşe yazısı yazmayı öğrenemedim.

Çoğu kez, yazıya ayırdığım vakit uzadıkça yazı da uzuyor, genişliyor; düşünceler, aklımda olanlar kasasından boşalan balık misali üst üste yığılıp kalıyor.

Bazen, başlığıyla pek alakası olmayan bir yazı çıkıyor ortaya. Bu durumda ya başlığı ya da yazıyı değiştirmem gerekiyor. Başlığı değiştirmek daha kolay oluyor tabii. Velhasıl, tam olarak bir “toparlayabilirsen toparla” durumuyla karşı karşıya kalıyorum!

Bu gibi durumlarda, editörüm ve sevgili dostum Tamer Kayaş’ı da haftada en az bir kere Ahmet Altan’la karşı karşıya getirdiğimi itiraf etmem gerekir. Çünkü dört beş bin vuruşu geçmesin niyetiyle oturduğum bir yazı –elimde değil– bazen altı bin bazen de yedi bin beş yüz vuruşlu olarak çıkıyor. O zaman da Tamer Kayaş arayıp, diyor ki, “Ahmet Altan dedi ki, yarım sayfa yazı olmaz, haber koyacak yerimiz kalmadı, biraz kısaltsın!”

İşte o zaman da, bir tek kelimesine bile kıyamayacağınız bir güzellikte diye düşündüğünüz bir yazıyı, sağından solundan, ortasından kırpma faaliyeti başlıyor..

Roman olsa, hikâye olsa, şiir olsa anlarım da, bir gün okunacak ve unutulacak bir köşe yazısı yazacağım diye kendisine bu kadar eziyet eden, kaç yazar var bilmiyorum, ama ben bu köşede okuduğunuz yazıları maalesef bu zorluklar ve bu sefalet içinde yazıyorum.

Yok hayır hiç şikayetçi değilim. Yazıyla arama başka kurallar, başka alışkanlıklar koymak niyetim de yok.

Ama bugünlerde gündemden kopuyorum diye endişe etmeye, ve kendi eserim olan bu tarzın sebepleri üzerinde durup yeniden düşünmeye başladım.

Bana faydası olacak ve yazıya ayırdığım zamana da, yazının kendisine de iyi gelecek bazı sonuçlara ulaşmış gibiyim.

Bu köşenin adı yüzleşme. Burada okuduğunuz yazılar, geçmişten beslenen, geçmişe ait tanıklıklar ve yaşantılara dayanıyor. Güncelden besleniyor tabi, ama galiba güncelin sınırlarını da epey zorluyor. Bakıyorum da içine geçmişi bulaştırmadan yazabildiğim yazım pek yok.

Geçmiş ve bugün birbirinin içine bu ölçüsüzlükte girince, yazı da uzuyor, zaman da yetmiyor.

Yanılıyor olabilirim belki ama, Halil Berktay’la ben, bu bakımdan az çok birbirimize benziyoruz. (Birilerinin, “bundan hiç şüphemiz yok!” dediğini duyar gibiyim..)

Ve Halil Hoca’yla beraber, bazı okurların gözünde, Taraf’ın “geçmişe takılıp kalmış iki yazarı” gibi görüldüğümüzden eminim.

Halil Berktay’ın epey uzun süren, ve biraz daha çalışılsa bir kitap olmaya müsait ve fakat gündeme ışık tutan ama talihsizlik bu ya, “gündem dışı” gibi görünen yazıları bana da aynı vasıflarda, “gündem dışı” yazılar yazma cesareti veriyor.

Arada bir ben bazı kaçamaklar yapıyorum, güncel bir konu olarak mesela anayasayı, veya katıldığım bazı toplantıları filan yazıyorum, ama Halil Hoca, durduğu yerden bir adım bile geri atmıyor.

“Meşru ve haklı şiddet” meselesi, sosyalizm, Stalin dönemi otoriterliği ve bu netameli dönemlere ışık tutan onlarca yazı.

Yine olmadı.. Yazmak istediğim bunlar değildi aslında, yazının konusu kendiliğinden değişti.

Ben bu pazar sadece gündemle ilgili, geçmişi işin içine katmayan bir yazı yazmak niyetindeydim. Stratfor’u yazmayı düşünüyordum. Bu konuda yazı yazmayan kalmadı zaten. Ben de yazayım dedim. Hadi onu da söyleyeyim, ilham kaynağım da, CHP Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu oldu.

Taraf
16 Martta şu manşeti atmış: TR1 Başdanışman oldu. Hemen altında ise Tanrıkulu’nun şu açıklaması var:

“Emre’yi çocukluğundan tanırım!”

Bu ifade, bana askerlerin tanıdığı “iyi çocukları” hatırlattı. Yanlış anlaşılmasın, Tanrıkulu elbette “Emre’yi tanırım iyi çocuktur” demiyordu, ama ben yine de açıklamanın ve haberin devamını okuyunca, Stratfor’u yazmaya değer dedim içimden. İlk defa bir güncel konu yazacaktım, yine aynı hataya düştüm, asıl konudan uzaklaşıp başka şeyler anlattım. Perşembeye söz, Stratfor’u yazacağım.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89