• BIST 108.489
  • Altın 151,139
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • İstanbul 19 °C
  • Diyarbakır 15 °C
  • Ankara 8 °C
  • İzmir 14 °C
  • Berlin 12 °C

Kendimizle yüzleşmek; ya da yüzleşmelerini isteyecek yüzümüzün olması...

Fehim Işık

‘Yüzleşmek’, belki de ağırlıkla toplumsal değil, kişisel bir olgudur. Bireyden başlayıp toplumun geniş kesimine kadar aşama aşama yayılması gereken, yerine göre değişiklik gösterebilen siyasal veya sosyal bir ‘tercih’tir.

‘Yüzleşmek’, geçmişe dönüşü de kapsadığı için tarihseldir, aynı zamanda. Kişinin kendi öznel tarihinden başlayıp giderek içinde yaşadığı toplumun tüm taraflarının tarihini kapsaması kadar da önemlidir.

‘Yüzleşmek’, birbirinden bağımsız bir biçimde bireysel veya toplumsal bir olgu olarak da ele alınsa, birbiriyle bağlantılı da değerlendirilse, en nihayetinde bir o kadar da hassas bir konudur. Çünkü ‘yüzleşme’ kin ve nefret duygularını da pekiştirebilir; çünkü ‘yüzleşme’ ön yargıyı da hesaba katınca, gerekli özen gösterilmez ise ters tepen ciddi bir silaha da dönüşebilir.

Bu nedenle ele alınan, hele bazılarınca dile pelesenk edilen bu konu, basit bir terim olmaktan çıkarılmalı, üzerinde önemle durulması gereken bir konu olarak değerlendirilmeli.

Bu nedenle yüzleşilecekse, önce kişinin kendinden, taraf olduğu toplumsal veya sınıfsal katmandan, inançtan başlamalı. Başkasından, başkalarından yüzleşme istemek için, kendimizle yüzleşecek kadar cesur olmalıyız.

Peki ciddi bir yüzleşme sürecine girildiğinde hangi toplum, hangi kesim, hangi kişi pîr û pak kalır? Var mı, kendisi, toplumu veya inancı ile yüzleştiğinde ‘ben pîr û pakım’ diyecek cesurlar?

Devlet egemenliğine karşı mücadele eden, ağır bedeller ödeyen Kürt yurtseverleri, devrimciler, sosyalistler, ilericiler, aydınlar, neredeyse muhalif herkes devletin kendisi ile yüzleşmesi gereğinden söz ediyor. Hatta bazen devleti yönetenler bile yüzleşmenin gereğinden söz ediyor. Elbet, devleti yönetenlerin yüzleşmenin gereğinden söz etmesi, inandırıcılığı olmayan, kör, inkarcı siyasetin çıkar hamasetinin bir yansımasıdır.

Ama Kürt yurtseverlerinin, devrimcilerin, sosyalistlerin, ilericilerin, aydınların, özcesi muhaliflerin yüzleşme talebi, böyle bir şey mi?

Onların talepleri de inandırıcılığı olmayan, siyaset veya çıkar hamasetinin bir yansıması mı?

Bu kanaatte değilim. Sözünü ettiğimiz ikinci kesim ciddi bir yüzleşme gereğinin taraftarlarıdırlar. Buna rağmen ne yazık ki, bu ikinci kesimin bile çok azı kendisi ile veya içinde bulunduğu toplum, taraf olduğu inanç veya ideoloji ile yüzleşebilmiştir.

Çok eskilere gitmeyelim. 1915’lerde Ermenilere yapılanlar ile ilgili hep devleti suçladık. Peki bu konu ile ilgili kendimizle yüzleşme gereği duyduk mu? Ne oldu da 1,5 milyon insan birden bire yok oldu?

Elbet devletin bu soykırımda büyük bir payı var; o, herkesi kendi kirli politikalarına alet etti. Ama bu politikalara alet olanlar, 7 Ermeni’yi katlederek cenneti garanti edeceklerine inananlar, Ermenilerin malına mülküne el koyanlar, daha da iğrenci Ermenilerin kız çocuklarına el koyup onları kendi inançlarına göre büyüttükten sonra çocuklarına ana, torunlarına nine edenler çok mu suçsuz?

Aynısını Süryanilere de yapmadık mı? Kalan bir avuç Süryani’nin Mor Gabriel Manastırı’nın etrafına duvar çekmesine bile tahammül göstermeyerek Süryani mülkü üzerinde hak iddia edenler, birkaç metrekare toprağı devletin mahkemeleri eliyle geri almak isteyenler de yüzleşmesi gereken Kürtler değil mi?

Bunlardan vazgeçtik. Hadi bunlarla yüzleşmeyelim. Öyle olması mümkün değil ama, hadi tüm bunlara, kör inanç savaşlarının sonucudur diyip geçiştirelim.

Peki Ezidilere ne yaptık? Her sabah doğarken, her akşam da batarken yüzünü Güneş’e dönüp yakarış ve yalvarışlarını, dualarını, ‘Önce tüm insanlığa sonra bana ver’ diyerek Allah’a olan inançlarını Kürtçenin en sade şekliyle vurgulayan Ezidiler, en büyük katliamlarını yine kendi ırkdaşları olan insanlar eliyle yaşamadılar mı?

Bugün Kürt insanının elindeki mülklerin önemli bir bölümü Ermeni, Süryani veya Ezidilerin değil mi?

Hadi kendimizle yüzleşelim. Mallarını, mülklerini vermesek bile, en azından içten bir özür dileyelim. Eminim bu içten özür bile içlerini ısıtacaktır.

Çok mu zor, içten bir özür dilemek, bu yanlışları yaptık, alet olduk, kör inancın esiri olduk, demek?

Tarihsel bir sürecin baş aktörleri olmasak bile en azından figüranlarıyız. Figüran olmak günahlarımızı azaltmaz. En nihayetinde o oyunda, o filmde, o tiyatroda rol almışız. Bu oyundaki rolümüzü ne Hamidiye Alaylarına mal ederek, ne de ‘devlet bizi kullandı,’ diyerek önemsizleştirebiliriz.

* * *

Yüzleşmenin tarihsel olgusundan başladık. O dönemlerde yaşananlar, şahit olduklarımız değil, okuduklarımızdır. Oysa şahit olduğumuz çok şey de var, yüzleşmemizi gerektiren.

Çok eskilere gitmeyelim, Kürtler olarak. 12 Eylül’ün bir iki on yıl öncesine gitmemiz, belki biraz ’60’ların sonlarına doğru gitmemiz bile yeter.

Kürt siyaseti harala gürele başlamış. Sınırlarda Kürt feodalleri Irak KDP’ye destek verirken, şehirlerde de Kürt gençleri sol siyasetin duvar taşlarını örüyorlar. ’70’lerin ortalarından itibaren bu kesimler ayrı ayrı, bağımsız örgütlenmeye başladı. Her ‘benim evim’ diyen, başladı diğerinin evini kötülemeye. En nihayetinde birbirlerine kurşun sıktılar. Yüzlerce iç cinayet ile 12 Eylül’e taşındık. Ne yazık ki Diyarbakır Cezaevi’nin ağır baskıları bile ‘benim evim’ dememize engel olmadı.

Diyarbakır Cezaevi üzerine onlarca kitap yazıldı. Bir iki istisna hariç her kitap ‘kendini’ kahraman, ‘diğerini’ teslimiyetçi ilan etti.

12 Eylül’de engelleyemedi ve nihayetinde Kürt tarihinin en uzun erimli isyanı başladı. 1984’te Eruh ve Şemdinli baskınları ile başlayan bu isyan sırasında, Kürt liderleri ‘Mermi hedef tanımaz,’ diyerek çocuk ölümlerini meşru gösterdi, sivillere yönelik saldırıları kutsadı. Bugün bile sivil ölümleri kutsanıyor. Kürtlerin, küçük ya da büyük bir kesimi olduğuna bakmaksızın tek bir kişisi bile bu ölümleri kutsadığı sürece, Başbakan’dan, ‘kadın da olsa, çocuk da olsa herkes hak ettiği uygulamayla karşılaşacaktır,’ sözünün hesabını nasıl sorabiliriz?

Bunun için, hiçbirimiz pîr û pak değiliz, diye yazmıştım, daha yüzleşmeye başlar başlamaz.

Ermenilere karşı pîr û pak değiliz!

Süryanilere karşı pîr û pak değiliz!

Ezidilere karşı pîr û pak değiliz!

Alevi Türkmenlere karşı pîr û pak değiliz!

Her şeyden öte, bizzat kendimize karşı pîr û pak değiliz!

Elbet, pîr û pak değiliz ama defterimiz de kapkara sayfalardan ibaret değil. Biz yaşananların figüranı olduk. Oynadığımız filmin başrol oyuncuları elbet vardı. Bazılarının tiyatro sahnesindeki replikleri çok ama çok fazlaydı; ama bunlar hep başrol oldular. Bu nedenle kendimizle yüzleşecek kadar cesur olmalıyız ki asıl suçluların yakasından hep birlikte daha iyi tutalım.

Bizim suçlarımız hiç olmazsa sayılıyor. Ellerimizin parmakları, suçlarımızı saymaya yetiyor.

Oysa, suçlarını sayamayanlar var, karşımızda. Üstelik hem güçlü hem de suçlular...

Evet, ‘yüzleşme zor zanaat.’ Bunun için, defterimiz tam kara olmasa da önce kendimizle yüzleşebilmeliyiz ki hesap soralım; en azından ‘kendinizle yüzleşin, vicdanınızın sesini dinleyin,’ diyebilelim...

29 isyan boyunca Kürtleri katledenler, Kürtler dışındaki diğer halkları soykırıma uğratanlar, katledenler, talan edenler, kapkara bir geçmişe sahip oldukları gibi kapkara bir yüze de sahiptirler.

Bu nedenle, yüzleşme gibi hassas bir konuyu gündeme alacaksak, önce kendimizle yüzleşmeliyiz, önce kendi hesabımızı verebilmeliyiz, toplumun en geniş kesimine yaşananları iyi anlatmalıyız. Öyle ki yüzleşmek istemeyenlerden hesap soracak yüzümüz kalsın...

Başkalarının tümüyle kararmış defterinin hesabını sormak için hala tümüyle kararmamış defterimizin hesabını verebilmeliyiz...

  • Yorumlar 3
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89