• BIST 82.300
  • Altın 147,981
  • Dolar 3,8287
  • Euro 4,0719
  • İstanbul 7 °C
  • Diyarbakır 7 °C
  • Ankara 1 °C
  • İzmir 10 °C
  • Berlin -1 °C

Kemalist gençlerin dindarlığı

Cihan Aktaş

“Dindar gençlik” tartışmasının hızlandığı günlerde Hilâl Kaplan’ın Türkiye’nin ‘Ölmeyen’ Babası’ – Atatürkçü Gençliğin İmkânsız Yası başlığını taşıyan kitabını okumaya başlamıştım. İnsanın aklına şu soruları getiriyor kitap akıp giderken, mevcut tartışma bağlamında: Peki, ama neyin dindarı? Tarih bir bakıma beşeri veya uhrevi dinlerin karışma ve çatışmalarının da eseri değil midir... Kemalist gençlerin hissiyatında da dindarlığa özgü çizgiler pek belirgin işte!

Sevgili Hilâl Kaplan konusuna hem teorik olarak vâkıf, hem de Kemalist ideolojinin yurt sathında oluşturduğu mistifikasyonun toplumsal etkileri üzerine çarpıcı gözlem ve tesbitleri var.

Daha ilkokul çağından başlıyor içselleştirme ve muhasebeler. Atatürk üzerine aykırı bir soru sorduğu için öğretmeni tarafından şiddetle cezalandırılan, bu yetmezmiş gibi ders yılı boyunca da dışlanmaya devam eden bir öğrenciyi getiriyor aklıma akıp giden sayfalar. Yetişti, genç bir adam oldu, hâlâ uzağında duruyor devlet kapılarının.

Hilâl’in kitabı çağrışımlarla ilerliyor. İlkokul çağlarındayken evimizde kütüphanenin üzerinde bir Atatürk büstü vardı, babamın daktilosu yanında, onu hatırlıyorum. Gazali’yi Osmanlıcasından okuyan rahmetli dedemin evimize geleceğini öğrendiğinde annem büstün üzerine alelacele bir örtü atardı. Garip gelirdi bu örtü tedbiri bana, sebebini anlamaya çalışırdım. Konu komşu bazen Atatürk üzerine bir konuşmaya girişmiş olurdu okuldan döndüğümde. Beni görür görmez çekildikleri suskunlukta yankılanan cümlelere itibar etmeyecek kadar bağlıydım Atatürk’e. Ulusal bayramlarda şiir okurdum mutlaka. Sınıfta, duvardan bakan Atatürk beni mavi gözleriyle her yerde takip ediyor. Bu “tanrısal” takibin içerdiği babaca gözetim bir yerde bilincinizin kesinleştirmeye başladığı sorularla çatışırken benliğinizde çizikler, yaralar oluşturuyor.

Bir bakıma Türkiye’de yaşanan büyük değişim açısından da Hilâl’in kitabı ayrıca anlamlı: Atatürkçü gençliğin bir kesiminin bile tesettürlü bir öğrencinin yüksek lisans tezi için soracağı soruları cevaplandırmaya hazır olması, 8 Mart’ları başörtü yırtarak karşılayan bir önceki Kemalist kuşaktan kadınların başörtüsü nefreti dikkate alındığında, pek de uzak olmayan bir geçmişte hayal edilemezdi.

Hilâl’in tasarısı yine de ilk olmanın yadırgamalarını yaşadı ve tepki gördü, sunuş yazısında okuyoruz.

Yazarın kitabını Uğur Kaymaz, Hrant Dink ve Medine Bircan’ın kıymetli anılarına ithafı, çalışmasının kurtarıcı baba kimliğinden yayılan radikal dışlanmayı tamama ermeyen ömürlerinde somutlaştıran evlatların zaviyesinden şekillendiğini bildiriyor.

“Baba”, adıyla anıldığımız ebeveyn, benliğimizin kamusal yüzü, ergenleşmemize izin vermeyecek kadar nüfuz etmişse varlığımıza, yaşlı bir çocuk olarak bu dünyadan göçmemiz mukadder.

Oidipus, simgesel düzen, babanın adı, bitmeyen bir kamusallık tartışması... Özetle, dokuzu beş geçe alışveriş torbalarıyla olduğu yerde donup kalan bir tanıdığım, orta halli ev kadını Zekiye Hanım geliyor gözlerimin önüne, çantalar sarkıyor ellerinde ve o kılını kıpırdatmamaya çalışıyor.

Özellikle kadınların “harem” ve “kara çarşaf kapatılması” imgeleriyle Atatürk tarafından kurtarılmış olma kabulünü ziyadesiyle içselleştirdiği muhakkak. Hilâl 27 Mayıs yaklaşırken 19 Mayıs’ın kitlesel olarak kutlanmasının yasaklaması üzerine Anıtkabir’de Atatürk’ün mozolesi önünde acı içinde haykıran Remziye Baturbaygil örneğini veriyor. “Atam... Atam! Senin karşına böyle mi gelecektik? Senden utanıyoruz” diye haykırdıktan sonra bayılıyor Baturbaygil. Kuşkusuz samimi bir bağlılık, derin bir acı, ama bir taraftan da varlığı “Baba’nın ufku”na darlaştıran bir yasın katılığıyla malul.

Judith Butler
’e atıfla sürdürülen anlama çabasının götürdüğü yerde, imkânsız bir yas durumu belirginlik kazanıyor: “Yas sadece birinin kaybolmasından ötürü duyulan üzüntüyle ilgili değildir; aynı zamanda kaybolan kişinin aracılığıyla ‘neyin kaybolduğunu’ bulma çabasıdır. Bir bakıma o ‘Ölende kaybettiğim şey nedir’ sorusunu sormaktan çekinmemektir.”

Akla Debra Umberson’un Ebeveyn’in Ölümü’ndeki tespitini getiriyor bu cümleler: Hangi yaşta olursanız olun, ancak ebeveyninizin ölümüyle yetişkinliğe adımınızı atarsınız.

Peki, ya yetişkinlikle gelecek sorumlulukları üstlenmek istemiyorsanız ne olacak? Kaplan, teziyle ilgili yaptığı mülakatlarda katılımcıların gerçek anlamda yas sürecini başlatacak temel soruları sormaktan imtina ettiği izlenimini ediniyor. Daha ziyade, kendilerinin aracılığıyla Atatürk’ü hayata geçirmeyi ne denli istediklerini anlatıyorlar. Bu istek de yazara gençlerin Atatürk’ü kelimenin gerçek anlamıyla kaybetme korkusuyla ilintili görünüyor. Peki, nerede kaldı pozitivist düşünce, analitik bakışa sahip olmak...

Korku o boyutlara da ulaşabilir: Ölmeye hiç hakkı yoktu! Ya da Atatürk dirilsin de yerine kurtardığı takipçisi ölsün.

Hilâl Kaplan’ın kitabı sadece Kemalizm’in reel toplumsal karşılığını anlamakta değil, Kemalist gençliğin yasının sebep olduğu ketlenmenin izahı açısından da öncü nitelikli bir çalışma. (Timaş, Ekim 2011)

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89