• BIST 90.383
  • Altın 144,263
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 8 °C
  • Diyarbakır 7 °C
  • Ankara 6 °C
  • İzmir 11 °C
  • Berlin 3 °C

KCK, kim(ler)in konsepti ve nereye varacak?

Fehim Işık

Yüksek Askeri Şura’da Başbakan yanında Genelkurmay Başkanı ile ‘ikili’ otururken, Türkiye’nin ‘güvenlik konseptinin’ çerçevesi de MGK’da oluşturuluyordu. Güvenlik konseptinin oluşturulmasında hükümetin etkisi yoktu; hatta askerler ve onların verdiği at gözlükleri ile dünyayı seyredenler dışında, kimsenin etkisi yoktu. Hükümet üyeleri ‘Kırmızı Kitap’la belirlenen özel hükümleri olan bu kurulda, adeta süs eşyası gibiydiler.

AKP’nin son dönemi hariç, önceki dönemlerin tüm hükümetleri daha çok uygulayıcı konumundaydı. MGK karar alır ve bunu tavsiye olarak hükümete verirdi. Hükümet de, virgülüne dokunmaksızın kendisine ulaştırılan tavsiyeyi Bakanlar Kurulunda görüşür, onaylar, gerektiğinde yasa ve kararnamelerle yaşama geçirir ve genelgelerle tüm kurumlara duyururdu.

MGK bunların yanı sıra hukuksuz ve gizli kararlar da alırdı. Kürt işadamlarının ve birçok Kürt aydını, gazetecisi ve siyasetçisinin katledilmelerinin birer MGK operasyonu olduğu, bugün çok daha net görülüyor.

Hükümetin giderek MGK’da ve devletin diğer kademelerinde etkinliği ele almasından sonra İçişleri Bakanlığı’na bağlı olarak 2010 yılında 5952 sayılı kanunla “Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı” kuruldu. “Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı”, geçtiğimiz yılın temmuz ayında yapılan bir değişiklikle de İçişleri Bakanlığından alınarak Başbakanlığa bağlandı.

Bu kurumun operasyonel ya da istihbarı bir görevi yok. Kanunda belirlenen görevi,  “terörle mücadele alanında verimlilik ve etkinliğin sağlanması, aynı zamanda sorunun çok yönlü ve kurumlar arasında koordine halinde yürütülerek alandaki ihtiyaçların tesbiti ve karşılanması” olarak belirlenmiş. Bu amaçla yapacağı çalışmalar da, bu kurumun sitesinde, “araştırma, analiz, izleme ve değerlendirme çalışmaları yaparak politika ve stratejiler üretmek; güvenlik kuruluşları ve istihbarat birimlerinden gelen stratejik istihbaratın analizi, paylaşımı ve etkin kullanımını sağlamak; ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlayarak etkinlik ve verimliliği artırmak; ulusal ve uluslararası alanda yapılan çalışmalarla kamuoyunu bilgilendirmek ve toplumsal desteği sağlamak,” şeklinde özetleniyor.

Görünen o, kurumun kuruluş amacı ve Başbakanlığa bağlandıktan sonra amaçlarında yapılan kısmi değişikler, salt kağıt üzerinde gerçekleşen değişiklikler değil. 2009 yılında başlayan ‘açılım’ politikalarının yaşama geçirilmesi sonrasında özellikle devlet kurumları arasındaki koordinasyon eksikliğini gidermek için 2010 yılında kurulan bu müsteşarlık, hemen akabinde 2011 yılında Başbakanlığa bağlanarak neredeyse ‘açılım’ politikalarının tek sürdürücüsü oldu. Zaten kurum, şu anda da ‘açılım’dan sorumlu Başbakan Yardımcısı, eski İçişleri Bakanı Beşir Atalay’a bağlı.

Bu kurumun ‘açılım’ politikalarının tek sürdürücüsü olduğu iddiası, öyle boş bir iddia değil. ‘Açılım’, daha henüz umut verdiğinde, yani ‘saçılım’a dönüşmeden önce Kürt sorununun güvenlik boyutundan kopuk olmadan sürdürülmesi gerektiği, bunun için de bir koordinatör kuruma ihtiyaç olduğu, hükümet ve hükümete yakın çevrelerce belirtiliyordu. Daha müsteşarlık kurulmadan önce OHAL’ın kaldırılması ile doğacak boşluğu gidermek için duyulan bu ihtiyaç, ‘açılım’la birlikte geniş kapsamlı bir koordinasyon kurumunu, ihtiyaç olarak hükümetin karşısına çıkardı. Sorunun çözümü için atılacak adımların güvenlik boyutundan bağımsız düşünülmemesi yönünde belirtilen görüşler de etkin oldu ki bugün Kürt sorunu, dolayısıyla hükümet nezdindeki karşılığı olan ‘açılım’ bu kurumun insafına terk edildi.

Bu uzun girizgahı niçin yazdım, bunu açıklamakta da yarar var.

Çünkü hükümetin güvenlik konseptinin, dolayısıyla bunun kitlelere yansıması olarak son iki yıldır yoğun bir biçimde devam eden KCK operasyonlarının, öyle iddia edildiği gibi 'emniyet’ ve ‘yargı’nın yalnız başına belirlediğine, yani salt ‘polis’ ve ‘yargı’ operasyonları olduğuna inanmıyorum. Hatta bu politikaların önemli bir bölümünün 'açılım'ın önünü açmak isteyen ve birçoğu “Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı” ile ortak çalışan 'siviller' tarafından oluşturulduğuna inanıyorum.

Müsteşarlığın girişimi ile kendi kuruluş yasasına uygun olarak yapılan açık ve gizliçalıştay’larda ya da hükümete yakın çoğu liberal İslamcıların denetimindeki ‘stratejik sivil merkezlerde’ belirlenen politikalar, giderek hükümetin politikasına dönüştü. Hükümet ise 'yasal' destek ve talimatlarla bu müsteşarlık destekli 'sivillerin' projelerini/politikalarını yaşama geçirdi.

Bu müsteşarlık, dolayısıyla hükümet destekli ‘sivilakılmendlerin kim olduğunun altını tek tek çizmeye gerek yok. Kim oldukları da o kadar önemli değil. Zaten bu akılmendlerin önemli bir kısmı kim olduklarını bizlere çok açık biçimde hissettiriyorlar. Üstelik doğru düşündüklerini ve verdikleri aklın bu sorunu çözeceğini, hala bile ısrarla sosyal medyada, günlük gazetelerde, 'stratejik' dergilerde ve kendilerine bahşedilen TV kanallarında, günde onlarca kez gözümüzün içine sokuyorlar. Bir kısmı "stratejik enstitülerde," bir kısmı "medyada", bir kısmı "üniversitede" olan bu akılmendlere sorsanız, hükümetten destek almadıklarını, bağımsız olduklarını falan da söylerler.

Bu akılmendler, ne yazık ki özellikle hükümet askerler karşısında egemenliğini ilan edip bir çok alanda politika belirleyici olduktan sonra, hükümet üzerinden 'tarihi yeniden yazmaya' kalktılar. Ama uygulanan politikalarla görüyoruz ki bunlar ve dolayısıyla akıl verdikleri hükümet, 10 yıl öncesini okuyamadıkları gibi, 3 yıl sonrasını da göremiyorlar.

Unutmadan hatırlatmakta da yarar var. Birçoğu bürosundan bile çıkmayan, hayatı kitap ve kalemle yorumlamaya çalışan bu bayların tek espirileri de projecilikleri. Gördüğümüz kadarıyla bunlar, her şeyi üç kuruşluk projelerine kurban edecek kadar da gözü karadırlar.

Projecilikle’ üretilen bu masabaşı politikalar, hiç kuşku yok, tüm gözaltı ve tutuklamalara rağmen geri tepti.

Bu dönemde hükümetçe veya hükümetin akılmendlerince belirlenen sınıra Kürtler biat etseydi, sorun yoktu. Kürtlerin önemli bir kısmı, özellikle de BDP ve PKK'ye yakın siyaset yapanlar bu sınırlara biat etmeyince, devreye KCK adı altında gözaltı ve tutuklamalar konuldu.

Hiç kuşku yok bu gidişat, önü alınmazsa, BDP’nin henüz tutuklanmamış siyasetçilerine ve milletvekillerine kadar da gidecek. Tabi Kürt olup olmadığına bakılmaksızın hükümetin politikalarına karşı duran herkesin hedefte olduğunun da bilinmesinde yarar var.

Anımsanacaktır, daha operasyonların hemen öncesinde akılmendlerce verilen ilk akıl, 'şahinleri alın, güvercinlerin önünü açın,' biçimindeydi. Medyada bunu o dönem çok iyi işledi. Sanki tek engel BDP’de siyaset yapan ‘şahinler’miş gibi bir fikri, bizlerin zihnine de kazıyorlardı.. Sanırım işin boyutunun, onların sandığı ve bizlere de kavratmaya çalıştıkları gibi bir 'güvercin-şahin ikilemi' olmadığı ortaya çıktı ki bu kez, "önünüze geleni alın," dendi.

Şimdilerde KCK adı ile yürütülen operasyonlarda önlerine geleni alıyorlar.

Bu günlerin ayak sesleri daha öncesinden duyuluyordu.

İlk KCK operasyonları yapıldığında, bu politikaların yanlışlığına, akılmendlerin yaşamdan uzak ‘projelerle’ bir toplumun hayatını kararttıklarına, hükümetin yanlış bir yola girdiğine ve bu yolun sonunun olmadığına dikkat çektik, yazdık, çizdik.

Hükümetin sürdürdüğü bu yanlış hala ağırlaşarak devam ediyor.

Kürtlerin siyaset yapma gücü en ağır işkencelerin yapıldığı, insanların sokaklarda enselerinden vurularak katledildiği dönemlerde bile engellenemedi.

KCK adı ile yürütülen operasyonlar da Kürtlerin siyaset yapma gücünü engelleyemeyecektir.

Sorun, önemli bir kısmı devletçi/bürokrat gelenekten gelen ‘masa başı projecilerin’ desteğiyle analizler yapan ve bundan çıkardığı sonuçları hükümete, yürütülmesi gereken politikalar olarak yutturan “Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı”na teslim edilemeyecek kadar ciddidir.

Kürt sorununun çözümü, güvenlik kurumlarına, 12 Eylül’ün Sıkıyönetim Mahkemelerini aratacak düzeyde hukuksuzluğu şiar edinen Özel Yetkili Mahkemelere teslim edilmeyecek kadar ciddidir.

Basit ve anlaşılacak bir son söz: Sorun KCK operasyonlarıyla, onbinlerin gözaltına alınması ve tutuklanması ile çözülemeyecek kadar ciddidir.

Bu ciddiyeti görmeyen herkes bitti. Önceki seçimlerde yüzde 30’ler, 35’ler düzeyinde oy alanları yedi bu sorun. Bu gidişle emin olun yüzde 50 oy alanları da yer, bitirir.

  • Yorumlar 3
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89