• BIST 97.546
  • Altın 144,163
  • Dolar 3,5678
  • Euro 4,0002
  • İstanbul 22 °C
  • Diyarbakır 23 °C
  • Ankara 21 °C
  • İzmir 25 °C
  • Berlin 15 °C

Kardeş Kavgası*

Ersin Tek

‘‘Özgürlük mü istiyor?
                        vurun
              öldürün onu.’’

Öncesi ve sonu olmayan bir hikâyeyi yazmak zordur.

Bu, insanlığın hikâyesidir.

Zaman denilen rüyaya, an denilen geçmişe ve yaşam denilen yokluğa rağmen yazılandır.

Ve unutulamayandır.

Toplumun hafızasına inat, kendini tekrarlayan kehanettir.

Kıyamete sarkmış kin savaşlarının toplamıdır.

Zulüm ve yalnızlığı şehirlere ulaştıracak, insanlığı karanlığa(isyana) boğacak aldatıcı sözdür.

Şimdi kabarıyor işte ve inişli çıkışlı günlere, gecelere, saatlere yayılıyor. İnsanlığın kaskatı çirkinliğini acımasız, çırılçıplak ortaya koyuyor; ihanetin ateşine atılan, kalbin ihtiraslarına yenik düşen nesillerin ıstıraplarını ve bütün galibiyetlerin yıkılışını hazırlıyor.

Çaresizlik büyüyor.

Merhamet düşüncesini hatırlatan sorumluluklar bağışlanmayı unutuyor.

Küçük düşler korku, belirsizlik, insan kokuyor artık. Ne bir umut var içinde, ne de bir diriliş.

Kuşların kanadına sığınmış, yitik bir inlemeyi andırıyor bu şarkı;

‘‘İç paralayıcı, tekdüze, yaslı iniş çıkışlarla bitip tükenmeksizin ağızdan ağıza dolaşırdı. Bu şarkı, bir türlü akla gelmeyen hangi dehşetin, kıyımın, köleliğin, açlığın ürünüydü kimbilir? Bir yakınmadan öte, bu şarkı yüzyıllar boyu katlanılan açlığın, kırbacın, ölümün silinmez izini taşırdı.’’

Yine de insanlar, serseri otlar gibi mülkiyetin ve iktidarın taşlarına hırsla yapışmış kopmuyorlardı. Dünyanın sonuna dek de kopmayacaklardı.

Gövdeleri, ruhları, inançları taşların rengine bürünmüş, katılığını alıvermişti. Onların vazgeçilmez bir parçası olmuşlardı sanki; ya hepsi insandı ya da hepsi taştı. Birlikte yuvarlanıyorlardı uçuruma…

Şarkı, acı acı sürerdi; ‘‘Uzun yolun yolcusu, uzun sürer dönüşü…’’

Tanrıya, ölüme, doğaya, kendilerine karşı verdikleri amansız savaş onların şarkısıdır, hayatıdır, hikâyesidir.

Bu amansız savaş onları ve çocuklarını şaşırtmadı, ürkütmedi, alışkanlıklarını değiştirmedi.

Şehrin dışından bir adam, korkudan kopup, koşarak şehre geldiğinde bile; birbirilerine söyleyecek söz bulamayacaklardı. Bilmezlerdi hiç. Kaba ve kokuşmuş bir düzenin battaniyesi altında sessiz ve çaresizce birleşiverirlerdi. Yalnızca bir şeyi düşünürlerdi; bu taşları ve bu köleliği devredecek çocuklar yaratmak…

Yalnız o güne kadar içlerinde biriken görünmez, sessiz şey şimdi patlıyordu. En eski dürtüleri olan ‘öldürme isteği’ frenini koparıvermişti. Hepsinin sebepsiz yere, ara sıra bilmeden, yüzyıllardan beri nefret ettiği bir komşusu, bir dostu, bir rakibi, bir düşmanı, bir kardeşi vardı. Nefretleri, bir çıkış yolu bulamadan, beslenmiş, birikmişti ağır ağır.

Birden yeni kavramlar, yeni düzenler, yeni sınırlar, yeni silahlar icat etmişlerdi; gururla halklara dağıtıyorlardı; tepelerinde kutsal bayraklar dalgalanıyordu; yüksek rütbeliler, siyasetçiler, sanatçılar, gazeteciler komşularını, dostlarını, kardeşlerini öldürmeye itiyorlardı onları. Bunun, vatanı, dini, devleti, demokrasiyi ve dünyayı kurtarmanın tek yolu olduğunu söylüyorlardı…

‘‘İnsanoğlunun eski çağlardan beri kaderi olan cinayet, birden yüce bir doğrulama yolu buluyordu; ve insan avı başladı, kardeş avı…’’

Kaderleri ve bedenleri birbirine yapışıyordu, kardeş kardeşi büyük bir coşkuyla, şehvetle boğazlıyordu. Sonunda karanlık basıyordu, kavgalarını yutuveriyordu karanlık…

İçlerinde silahsız, hilesiz ve ferasetli kişiler de vardı. Umutsuzca bağırarak, yeter, yapmayın diyeceklerdi, ama boşunaydı bu çabaları. Bir sağa bakacak, bir sola, kimin tarafını tutacaklarını, kime arka çıkacaklarını, kime kızacaklarını kestiremeyeceklerdi. Kuşku ve çaresizlik içerisinde kendi kendilerine soracaklardı; ‘‘İsa yeryüzüne dönse kimden yana çıkar? Karalardan mı? Kızıllardan mı? Yoksa o da orta yerde durup kollarını açarak: ‘Kardeşler, sevin birbirinizi! Kardeşler, sevin birbirinizi!’ diye mi bağırır?’’

Ama dilediği kadar bağırsın, kimse onu duymayacaktı, dinlemeyecekti. Onu küfüre boğacaklardı, ona da herkese yaptıkları gibi hazır bir etiket yapıştıracaklardı; hain, işbirlikçi, korkak, yalaka, halkı aldatan herif, vs…

İşte böyle. Trajedi ve tekerrürle parlayan tarihin aynasından bunlar görünüyordu.

Hiç kuşkusuz, ortaya çıkan bu ‘beşer budalalığı tarihi’, ilk insanın günahın(hayalinin) ürünü değildi yalnız, gerçekliğin(imtihanın) ta kendisiydi.

Kim bilir, belki de insanoğlu kendi kendini aşabilmeyi deniyordu, beceriyordu…

İşte sonsuz döngü, basit kişilerin(sınırlı aklın) cennetine sığmayan tanrısal alevlenme, tekâmül, yüzyılların yüzyıllarına kadar…

*Kardeş Kavgası, Nikos Kazancakis’in bir romanının adıdır.

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89