• BIST 107.206
  • Altın 143,369
  • Dolar 3,5533
  • Euro 4,1312
  • İstanbul 24 °C
  • Diyarbakır 33 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 23 °C
  • Berlin 14 °C

Kapitalizmin tümüyle alternatifsiz mi? (3)

Fehim Işık

 

Madem kapitalizm iyi değil, madem emek ile sermaye arasında ciddi bir çelişki var ve hâlâ devam ediyor, madem biri için iyi olan diğeri için kötüdür, o zaman iyi olanın, insanlığın yararına olanın yanında yer almalı ve bu kesimlerin iktidarı için emek sarf etmeliyiz.

Peki ama nasıl?

Hiç kuşkusuz, kapitalist sistem bugün en verimli dönemlerini yaşıyor. Karşılarındaki güçlü rakibi alt etmiş durumdalar ve uzunca bir müddettir bunun keyfini de çıkarıyorlar. Ancak yoktan var etme özelliği olmayan, dolayısıyla varolanı ancak üreterek dönüştürebilen insanın, kapitalizm karşısında sığınacağı bir limanı olmalı ve insanlık bu limana ulaşabilmeyi başarmalıdır.

Bu anlamda, Amerika’yı yeniden keşfetmenin bir gereği yok. Ustaların iki yüz yıla yakın bir süre önce tanımladıkları ve 70 yıl boyunca iktidar olan sosyalizmin eski limanını modernize etmek, onu günümüz realitesine uygun yeni politikalarla güçlendirmek, yeter de artar bile.

Bilimsel sosyalizmde, insanın gelişimine neden olan olgular yorumlanırken, gelişimin emek ile ilişkisi özellikle vurgulanmıştır. Öte yandan bilimsel bakış açısının kendisi de, insan gelişiminin temelinde emeğin en etken ve belirleyici olgu olduğunu söyler. Öyle ki; doğadaki tüm emsallerinden daha güçsüz olan insan, ancak emek sayesinde diğerlerinden daha güçlü olmuş; doğaya yenilmek yerine doğayı kontrol eder bir konuma gelebilmiştir.

Bir keçi yavrusu doğduktan bir kaç dakika sonra yürümeye başlar ve kısa bir müddet sonra beslenmek için annesine ihtiyaç duymazken; insan, yürümek için bir yıla yakın bekler; beslenmek ve yaşama adapte olmak için ise annesinin ya da bir başkasının yardımına yıllarca ihtiyaç duyar. Bir kuş yavrusu bile yumurtasından çıktıktan birkaç gün sonra tüylenmeye başlar ve kısa bir müddet sonra yoğun bir tüylenmeyle kendini kışın soğuk günlerine, ayaza, rüzgara hazırlar. İnsanoğlu ise kuşlar, ayılar ve diğer tüylü ve kürklü canlılar gibi çıplak vücudunu kendi tüyleriyle kapamak ve soğuktan korunmak lüksüne sahip değildir. Bu yönüyle insan, doğadaki bir kuş yavrusu kadar bile güçlü değildir. Ancak insan, doğanın kendisine bir lütfü (!) olan bu güçsüzlüğü, emek olgusu sayesinde aşmasını bilmiştir.

İnsanın bu güçsüzlüğünü aşma çabaları, bilimin de dediği gibi, emek ve üretimle tanışmasını ve giderek onun diğer canlılardan ayrılarak düşünebilen canlı olmasını sağlamıştır. Yani insanın emeğinden öte bir şeyinin bulunmaması, hem onun biyolojik bir özelliği, hem de kurmayı düşündüğü geleceğin temel olgusudur. Bu anlamda, emeğin sömürüsünü ortadan kaldıran, emeğin konumlanışını toplum lehine değiştiren bir davranış içine girmek kaçınılmazdır. Bu toplumsal davranış biçimi, tüm sancılı sürecine rağmen sosyalizmden başka bir şey değildir.

Ancak sosyalizm bugün geçmişteki gibi güçlü değildir. Büyük bir yenilgi yaşamıştır. Üstelik bu yenilginin nedeni, yalnızca güçlü ve büyük rakip değil, bizzat kendi içindeki çürüme ve yozlaşmadır da.

Sosyalizmin bilimsel temeli, daha doğru bir deyimle onun bir bilim olduğu yeterince değerlendirilmediğinden, iç etkenler giderek olumsuzlaştı ve yıkımın, yenilginin neredeyse temel nedeni oldu. Yaşanan deneyimler, yapılan yanlışlar, bugün daha iyi görülüyor. Bunlar, gün gibi siyasetçilerin, sosyologların, halkın gözünün önündedir. Eğer yeni bir toplum kurulacaksa -ki kurulmak zorundadır-, yeni toplumun üzerinde şekilleneceği temel bu deneyimlerden, yaşanan olumluluk ve olumsuzluklardan bağımsız olmayacaktır.

Marx, toplumları yorumlarken hiçbir ütopyanın peşinde olmadı. O, geleceğin toplumunu yorumlayıp ona yönelik kehanetler geliştirmekten öte, gelinen güne kadarki durumu ve bu durumun nasıl değiştirilebileceğinin teorisini yazdı. Geçmiş toplum nasıl doğdu; nasıl gelişti; nasıl değişti ve nihayetinde nasıl çürüdü? Tüm bunlar Marx’ın teorik temellerini attığı sosyalizmin özünü oluşturur. Bunları yorumlayan Marx, Ütopyacılardan farklı olarak, hem geçmiş toplumları analiz etti, hem de yaşadığı toplumun geleceğin topluma dönüşmesini sağlayacak olan güçleri bulup ortaya çıkardı. Bu değişim ve dönüşümü sağlayacak olanın, esas olarak emeğini satarak geçinmek zorunda olanlar olduğu, emekçiler olduğu, Marx’ın teorisinde bugün bile tüm açıklığıyla duruyor. Marx, toplumu değiştirecek ve dönüştürecek olan asıl güçleri ve yandaşlarını tahlil etti ve onlara, “Değişim sizin eseriniz olacaktır,” dedi. Bir anlamda, emek lehine değişimin kendi yönünü, pratik içinde, yine bizzat emekçilerin öncülüğünde daha doğru bir şekilde bulacağını, anlattı. Daha doğru bir deyimle Marx, sosyalizmi bir hayal olmaktan çıkarıp sosyal ve toplumsal bir bilim haline dönüştürdü.

Bugün temel sorunumuzun, Marx’ın bilimsel temellere kavuşturduğu sosyalizmin yorumlanmasında olduğu kanaatindeyim. Geçmişte de Marx’ı yorumlamak ciddi bir sorundu; bu sorun bugün de devam ediyor. Marx’ın temellerini neredeyse bir buçuk asır önce attığı bilimsel sosyalizmi bir doğma gibi mi ele alacağız? Yoksa, günümüzü ve geçmişte yaşananları, bu bilimselliğin ışığında yeniden yorumlayıp değişim ve dönüşümü emekçiler, yoksullar, ‘baldırı çıplaklar’ lehine sağlayacak yeni bir sürece doğru mu evrileceğiz? 

“Sosyal devlet” ne menem şey? 

Uzun zamandır, özellikle gelişmiş Batı ülkelerinde bir ekonomik kriz yaşandığı, bu kriz nedeniyle birçok Batılı ülkenin başta “göçmen politikası” olmak üzere, sosyal yardım anlayışlarında ciddi değişikliklere gitmek istediği yazılıyor, çiziliyor. Batılı ülkeler arasında sosyal yardımlar ve göçmen politikası bazında Almanya’nın İsveç, İsviçre, Hollanda gibi ülkelerden çok geri olduğu da, bilinen diğer bir durum. Batılı ülkelerdeki, özellikle Almanya’daki krizin ‘suçlusu’ ise, iktisatçılar tarafından çoktan ilan edilmiş durumda: “Sosyal yardımlar ve sendikalar .”

Almanya’daki krize teşhisi koyanlar, bizzat Alman iktisatçılardır. Almanya’daki yüksek düzeyde sosyal yardımlar, yüksek düzeydeki reel ücretler, işten çıkarmalara karşı yüksek yasal korumalar, adeta işsizliğe teşvik eden işsizlik tazminatı oranları, Alman ekonomisindeki krizin “suçlu”su olarak ilan ediliyor ve bu durumun nedeni olarak da, sendikalar gösteriliyor.

Almanya, sosyal devlet anlayışı itibariyle, yukarıda saydığımız diğer ülkelerin hiçbiriyle yarışabilecek durumda değildir. Tümünden geridir. İşsizlik oranı en yüksek Batı ülkesidir. Elbet kapitalist iktisatçıların, Almanya’daki krizin suçlusu olarak sosyal yardımları ve sendikaları ilan etmesi sebepsiz değil. Onlar aslında ekonomik krizden değil, kârlarının azalmasından ve bu nedenle kapitalizmin hegemonik yapısını korumaya yönelik alanlara yatırım yapamamaktan şikayetçiler. Asıl konumuz Almanya’daki ekonomik kriz ve onun hegemonik politikalarını değerlendirmek olmadığı için, bunun üzerinde durmayacağım. Dikkat çekmek istediğim nokta, ayrı.

Batı Avrupa’daki ‘krize’ konulan teşhis, ‘biz’ ve ‘onlar’ arasında sonuçları itibariyle farklı bakış açılarını yansıtsa da, aslında ‘teşhis’ itibariyle pek farklı değil. Batı Avrupa ülkelerinde on yıllarca çalışmadan işsizlik parası ile geçinen ve belli bir yaştan sonra da işsizlik sigortası üzerinden emekli olanlara bile rastlamak mümkündür; ve bunlar toplumun azımsanmayacak bir kesimini oluşturuyor. Öte yandan göçmenlere yönelik olarak, Almanya’da 8-10 yıl önce çok ciddi olanaklar sunulduğunu, bu olanakların İsveç, İsviçre, Danimarka, Hollanda gibi ülkelerde hâlâ devam ettiğini de, biliyoruz. Tüm bunların eseri mucibi de, hiç kuşkusuz bu ülkedeki güçlü ve örgütlü sendikalardır; güçlü ve örgütlü toplumdur. Bugün sosyal devletin vardığı bu aşamayı geriye çekmek isteyen anlayış karşısında ciddi bir direniş gösterenler de, yine örgütlü toplum ile bu toplumun etkin gücü konumundaki sendikalardır.

Şimdilerde Batı ülkelerinde yaşananlar, şu anlama gelmeli: Kapitalizm, karşısında güçlü bir rakibin olduğu dönemde rakibin elindeki silahları almak için çabaladı ve özellikle gelişmiş Batı ülkelerinde iktidarlara gelen sosyal demokratların da etkisiyle, “sosyal devlet” olgusunu geliştirdi. Bu yönüyle “sosyal devlet”, elbet kapitalizmin sömürüsünü ortadan kaldırmadı; ancak sermayenin kâr oranını alabildiğine düşürdü. Kendi ülkelerinde emeği daha yüksek ücrete satın almak zorunda kalan sermaye bu nedenle Doğu’ya yöneldi. Hatta Doğu’dan aldığını bile çoğu zaman kendi ülkesindeki emekçilere aktarmak zorunda kaldı. Klasik deyimle, artı-değerin bir kısmını kendi “proleterlerine” sus payı olarak sundu.

Bu durumu, “Gelişmiş kapitalist ülkelerin sosyalizme gebe olduğunu,” söyleyen Marx’ın teorilerini boşa çıkarmak için kapitalistler tarafından yapılmış bir hamle olarak açıklamak, yeterli değil; bu,  kapitalizmin ömrünü uzatmak için yine kapitalist merkezlerce geliştirilmiş akıllıca bir eylemdir. Bugün ise, kapitalizmin rakipsiz kaldığını sanan iktisatçılar, gelişmiş Batılı toplumlardaki refah olgusunun yanı sıra geri bıraktırılmış ekonomilerdeki işsizlik, açlık ve yoksulluğu kullanarak, Batı’daki güçlü sendikaları “fedakarlık” yapmaya çağırıyorlar. Bu “fedakarlık” çağrısının dibinde yatan ise, hiç kuşkusuz ‘tehdittir’. Üstelik Dünya Bankası, IMF gibi kuruluşlar ile G-8’ler, G-20’ler vb. bu tehdidi alabildiğine azgınca kullanıyorlar. Batılı sendikalara, işçilere bir anlamda “sus payı” olarak sunulan artı-değerde de ciddi bir azalma söz konusu olduğundan, tehdidin boyutu giderek etkili oluyor. Batı’daki güçlü sendikaların bir kısmının bu ‘tehdide’ nasıl bir yanıt vereceği henüz bilinmese de, mevcut durumu ciddi olarak değerlendirdiklerini, giderek uzlaşma zeminini zorlayabileceklerini şimdiden söyleyebiliriz.

(Devam edecek)

  • Yorumlar 2
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89