• BIST 82.013
  • Altın 147,317
  • Dolar 3,7764
  • Euro 4,0271
  • İstanbul 6 °C
  • Diyarbakır 3 °C
  • Ankara 2 °C
  • İzmir 9 °C
  • Berlin -7 °C

Kapıdaki savaşın panzehiri: Özerk Kürdistan

Cahit Mervan

Berlin Duvarı’ndan ilk tuğla çekildiği zaman herhalde hiçbir stratejist çeyrek asır sonra Ukrayna’da iç savaş yaşanacağını ve ülkenin bölüneceğini kestirememişti. Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla birlikte dünyanın ikinci süper gücü Sovyetler Birliği ve onun öncülük ettiği sistem çözülmeye başladı. Birden bire ‘adı-sanı’ duyulmayan birçok ülke ‘bağımsızlığını’’ ilan etti. Yeni devletler doğdu.

Ne yazık ki, Çekoslovakya dışında her yerde kan döküldü. İç savaşlar yaşandı. Çekler ve Slovaklar hiç kimsenin burnu dahi kanamadan bir referandum sonucu ‘boşanırken’, benzeri bir modele sahip olan Yugoslavya’da iç savaş yaşandı. Bazı yerlerde taraflar üstünlük sağlamak için soykırıma dahi başvurdular. Halklar birbirini boğazladı. Unutulmaz düşmanlıklar oluştu.

80’lı yılların sonunda başlayan bu kanlı süreç henüz bitmiş değil. Ukrayna, bu tarihsel alt-üst oluşun son tuğlasını oluşturuyor. Daha düne kadar ‘top değse bir şey olmaz’ denilen ülke, şimdi parçalanıyor. Kendi içinden yeni ‘devletler’ doğuruyor. Maalesef bu barışçıl bir şekilde olmuyor. Ülke hızla kanlı bir boğazlaşmaya doğru sürükleniyor.

ÇÖZMEDİKLERİ İÇİN ÇÖZÜLDÜLER

Tabi bütün bunlar kendiliğinden veya ‘dış güçlerin’ müdahalesi sonucu vuku bulmadı ve bulmuyor. Birikmiş ve bastırılmış çözüm bekleyen sorunlar, özellikle de farklı etnik ve inanç topluluklarının kendi geleceklerini özgürce belirleme hakkının ellerinden alınmış olması veya demokratik, eşitçi bir temel üzerinde bu ilişkilerin şekillenmemiş olması bu kanlı ve yıkıcı boğazlaşmaya uygun bir zemin sundu.

Sovyetler Birliği, Yugoslavya, Ukrayna asla Türkiye ile kıyaslanamayacak kadar ‘ileri’ bir noktada bu işi çözdüklerini düşünüyorlardı. Sovyetler Birliği 15 ‘egemen’ cumhuriyet ve onlarca özerk bölgenin oluşturduğu bir birlikti. Keza Yugoslavya’da benzeri bir federal sisteme sahipti. Ukrayna’da kendi içinde birden fazla özerk bölgeye ayrılıyordu.

Ancak bütün bu ‘olumlu’ koşullara rağmen, daha önce Sovyetler Birliği, Çekoslovakya, Romanya ve Yugoslavya’da şimdi de Ukrayna’da halklar eski şekilde bir arada yaşamayı tercih etmediler. Birikmiş ve ertelenmiş sorunlar, özerk ve federal yapıların biçimsel kalması, yerelin yerine merkezi devletin yetkilerinin artırılması ve tabi ki kapitalist Batı Dünyası ile içine girilen veya mecbur kalınan ‘Soğuk Savaş’, bu parçalanmayı ve iç çatışmayı beraberinde getirdi.

Türkiye’nin yüzünü çevirdiği Avrupa Birliği’nin sınırları içinde bulunan birçok devlette de ‘ulusal sorun’ büyük oranda çözülmüş olmasına rağmen, sancılar yaşanmaya devam ediyor. İspanya’da Bask ülkesi ve Katalonya’nın bağımsızlık talepleri, Belçika’da Flamanların bağımsızlığa kadar varan hak istekleri, İngiltere’nin İrlanda sorunu, İtalya’nın Kuzey’inin daha fazla yerel özerklik talebi bu sancıların önde gelenini oluşturuyor.

Öte yandan Avrupa Birliği vatandaşlarının ezici çoğunluğu artık devletlerin merkezi gücünün daha fazla artırılmasından yana değiller. Buna karşın yerel yönetimlerin halkın nasıl yaşamasına ilişkin daha fazla söz ve karar sahibi olmasından yanalar. Yani, genel eğilim var olan özerk, eyalet ve federal yapıların güçsüz kılınması değil, tam aksine güçlendirilmesini öngörüyor. Birlikte yaşamanın bu şekilde mümkün olacağı daha net anlaşılıyor.

Örneğin, İspanya’nın birliği artık Madrid yönetiminin gücünün artırılmasında yatmıyor. Tam aksine eyalet ve özerk bölgeler üzerinde bu gücün mümkün olduğunca aşağı çekilmesinde ve yerel yönetimlerin özerklik ve bağımsızlığının güçlenmesinde yatıyor. İspanya merkezi devletinin aksi yöndeki ısrarı kaçınılmaz olarak Katalonya ve Bask ülkesinin bağımsızlığına yol açacak ve İspanya bölünecektir.

Ortadoğu, Ön-Asya, Uzak Doğu ve Afrika’da durum yukarda aktardığımız tablodan daha vahim. Şöyle gözlerinizin önüne bir getirin: Afganistan’da iç savaş tüm hızıyla ve yıkıcılığıyla devam ediyor. Tibet sorunu başta olmak üzere Çin’de ertelenmiş ve bastırılmış halkların hak talebi, her an patlamaya hazır çok uluslu Hindistan, Pakistan ve İran... Birçok Afrika ülkesinde dünyanın büyük çoğunluğunun dahi habersiz olduğu onca iç savaş... Artık her türlü mantık ve aklı boşa düşüren Irak ve Suriye’nin içler acısı durumu… Ve bir de buna kronik İsrail-Filistin açmazını ekleyin…

KÜRDİSTAN’IN ÖZGÜRLÜĞÜ ERTELENEMEZ

Kürdistan ise ‘belalı’ Ortadoğu coğrafyasının tam da merkezinde bulunuyor. Kürdistan’ın Güney parçası Mart 2003’te Saddam rejiminin çökmesiyle birlikte büyük oranda merkezi Bağdat yönetiminden ‘bağımsız’ Federal bir ‘devlete’ dönüştü. Kürdistan’ın Batı veya yaygın değimle Rojava’sı ise, Temmuz 2012’de özgürlüğünü elde etti. Sömürgeci merkezi Irak ve Suriye devletlerinin gücünün önemli oranda kırıldığı Kürdistan’ın bu her iki parçasında da tehlike geçmiş değil. Ancak Türkiye’nin egemenliği altında bulunan Kuzey Kürdistan’dan ve İran’ın egemenliği altında bulunan Doğu Kürdistan’dan daha ileri bir yerde duruyorlar.

Batı ve Güney Kürdistan parçalarını bir daha merkezi devletin sömürgesi haline getirmek bu saatten sonra mümkün değil. Ya bu her iki Kürdistan parçası demokratik esaslar üzerinde şekillenmeleri halinde Irak ve Suriye’nin ‘içinde’ yer alacaklar, ya da kendi bağımsız yollarını seçecekler. Bu durum Kuzey ve Doğu Kürdistan içinde geçerlidir. Ertelenemez bir özgürlük, Kürdistan’ın kapısına gelip dayanmıştır. İstenilen ve olması gerek bütün bu çözüm süreçlerinin kansız ve barış içinde olmasıdır.

İşte bu nedenledir ki hem Abdullah Öcalan, hem KCK, hem BDP, hem de Kürdistan kamuoyu, halk ve barışsever güçler Türkiye’de Kürt ve Kürdistan sorununun çözümünü öngören süreç konusunda çok titiz ve hassaslar. Çünkü çözüm sürecinin özünü Kürtlerin ve Türkiye’de yaşayan her etnik ve inanç topluluğunun kendi geleceğini özgürce belirleme koşullarının ve imkânlarının yaratılması oluşturuyor. Yani bu sürecin sonunda özgür ve özerk Kürdistan kaçınılmaz bir hal alıyor.

KÜRT TARAFININ TERCİHİ BARIŞÇIL YOL, ANCAK…

Kürt tarafı, başta da İmralı’da 14 yıldır esir tutulan Öcalan bu hedefe diyalog ve müzakere yoluyla ulaşmak istiyor. Bu konuda kendisine güveniyor. Silahların tümden devreden çıkarılması, kalıcı ve çözümü esas alan bir barışın sağlanması için, hiç çekinmeden adım da atıyor. Ancak bunun bir sınırı ve sonu olduğunu bilerek bunu yapıyor.

Ertelenen ve bastırılan her sorunun çok geçmeden daha büyük çatışma ve gerilim ortamı yarattığını söylemek için illa ki çok derin araştırma ve analizler yapmak gerekmiyor. Bu konuda tarih ve günümüz sayısız örneklerle dolu. Sorunlar çözülmediği, ertelendiği dahası zor ve şiddet yoluyla bastırıldığı zaman ortadan kalkmıyor. Çok geçmeden daha yıkıcı ve sarsıcı bir şekilde ortaya çıkıyor. Tıpkı son bir yılda kalıcı çözüm için kaybedilen paha biçilmez zaman gibi.

İmralı’da Öcalan’ın devlet heyetiyle yaptığı sayısız görüşme ve müzakere sonucu başlattığı barış ve çözüm süreci beklendiği ve öngörüldüğü şekilde ilerlemedi. Aslında 2013 yılının başında başlayan üç aşamalı sürecin aynı yılın sonunda tamamlanması öngörülüyordu. Üzerinde uzlaşılan mutabakat belgesi veya yol haritası bunu öngörüyordu.

Maalesef bu gerçekleşmedi. Süreç iç ve dış çözüm karşıtı güçlerin müdahalesi, direnci ve sabotajları, Erdoğan ve ekibinin basiretsiz tutumu sonucu sadece birinci aşamada kaldı. Yani bazı sorunlar yaşansa da ateşkes sağlandı. PKK bir kısım gerilla gruplarını iyi niyet göstergesi olarak sınır dışına çekti.

Buna karşılık hükümet ve Erdoğan İmralı mutabakatının öngördüğü hiçbir adımı doğru-dürüst atmadı. Zamana yayarak çürütme politikasını öne aldı. Barış ve çözüm karşıtı adımlar attı. Örneğin Rojava Kürdistanı’na karşı örtülü, yer yer ise açıktan bir savaş yürüttü. Karakol yapımlarına hız verdi. Soykırım operasyonlarında rehin alınan Kürtleri her aşamada bir şantaj aracı olarak kullanmaktan geri durmadı.

Şu an çözüm sürecinin birinci aşamasında elde edilen ‘negatif barış’ tehlike altında. Her an ateşkes durumu sıcak bir savaşa dönüşebilir. Türk ordusu sadece gerilla güçlerinin önemli oranda yerleştiği alanlara doğru güç kaydırmakla kalmıyor, savaş uçakları her gün hemen hemen Kuzey ve Güney Kürdistan’da keşif uçuşları yapıyor. Ateşkesi resmen ihlal etmiş oluyor. Ordu ve polis en son Lice’de görüldüğü gibi halka şiddet ve terör uygulamaktan vazgeçmiyor. Her şeyden öte AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan, barış ve çözüm adına Kürt tarafının attığı bütün adımları kendi bencil iktidar çıkarları için kullanmak istiyor.

PKK ‘GÜNAH BENDEN GİTTİ’ DİYEBİLİR

Artık bu oyunun sonuna gelindi diyebiliriz. Bir tehdit olarak algılanmasın, ama eğer derinlikli müzakere başlamaz ve çözüm için adımlar atılmaz ise, PKK açısından önümüzdeki günlerde ‘arkadaş benden günah gitti’ yönünde bir tavır hiç şaşırtıcı olmaz. Çünkü çözüm yoksa, Ortadoğu coğrafyası bu kadar uzun süre ‘sessizliği’ kaldırmaz.

Erdoğan ve AKP hükümeti için vaktin tükendiğini söylemek gerekiyor. Yerel seçimleri kendisi açısından başarılı olarak yorumlayan Erdoğan, Çankaya köşküne çıkmaya kilitlenmiş durumda. Barış ve çözüm süreci her an bir savaşa dönüşme tehlikesi yaşarken, bu çok hoş bir hayal olmasa gerek.

Bu nedenle Erdoğan’ın önünde Çankaya’dan önce Öcalan’ın önerdiği ‘Özerklik ve Demokratik Sivil Toplum Yasası’nı çıkarmak duruyor. Kürdistan’ın özerkliği, iç barış ve çözüme dayalı yeni bir Türkiye talebi güçlü bir şekilde ortaya yerde dururken Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkıp çıkmaması veya yüzde kaç oyla oraya çıkmasının hiçbir önemi yoktur.

Saddam Hüseyin, Hüsnü Mübarek, Beşar Esad büyük yüzdelerle devlet başkanı oldular. Ukrayna’nın en son devlet başkanı Viktor Yanukoviç, 2010 yılında yüzde elli oy alarak o koltukta oturuyordu. O nedenle Erdoğan, cumhurbaşkanı veya kendi değimiyle ‘başkan’ olmak istiyorsa anket ve yüzdelik hesaplar yerine Öcalan’ın çözüm sürecinin tümden bitmemesi ve savaşın yeniden başlamaması için yaptığı son önerilerine kulak verirse daha iyi yapar.

Bu kez savaş başlar, yani yaygın değimle ‘Kürt Sokağı’ hareketlenirse sadece Erdoğan gitmekle kalmaz. Türkiye bölünmek ve parçalanmakla karşı karşıya kalır. Hiç kimse, hiçbir uzman ‘Burası Türkiye. Bir Sovyetler Birliği, Yugoslavya, Irak, Suriye veya Ukrayna gibi olmaz’ diyemez. Olması için bütün potansiyellere sahip.

Ya Öcalan’ın önerdiği ve haklı olarak ısrar ettiği gibi Kürdistan’ın özerk ve özgür olduğu demokratik bir Türkiye için adım atılacak, ya da savaş başlayacak. Dedik ya bu coğrafya çözüm olmadan, özgürlük olmadan artık var olan ‘sessizliği’ uzun süre kaldırmaz! Hele sorun Kürdistan ise. (anf)

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89