• BIST 107.792
  • Altın 151,812
  • Dolar 3,7027
  • Euro 4,3496
  • İstanbul 19 °C
  • Diyarbakır 21 °C
  • Ankara 16 °C
  • İzmir 21 °C
  • Berlin 10 °C

İslami kesim içinde Cumhuriyet tarihinin en büyük kavgası yaşanıyor

Ruşen Çakır

Yeni Şafak gazetesi yazarı Ali Bayramoğlu’yla MİT krizini ve AKP-Gülen cemaati ilişkisinin dününü ve geleceğini konuştuk...

Yeni Şafak gazetesi yazarı medyada MİT krizi üzerine en özgün ve kapsamlı değerlendirme yapan isimlerden biri olarak dikkatleri çekti. Biz de kendisiyle bu krizin ve dolayısıyla AKP-Gülen cemaati ilişkisinin dününü, bugününü ve yarınını tartıştık:

AKP ile Gülen cemaati arasında bir çatışma olduğunu düşünüyor musun?

Evet, düşünüyorum. İşe “Neden çatışma var” meselesinden başlamak gerekiyor. Bunun içinse biraz geriye gitmek lazım. 2002 ile 2007 arasında bir yanda AK Parti reformlar yaparken eski düzenin kurumları olan asker, yargı ve üniversiteyle bir tür süngü savaşına girmişti. Diğer yanda 1999’da yurtdışına çıkmak zorunda kalan Fethullah Gülen’e yakın emniyetçilerin 2002-2003 yıllarındaki Sarıkız, Ayışığı gibi kendi varlıklarını da özellikle hedefleyecek askeri darbe girişimlerini saptadıkları, buna bağlı olarak cemaatin sosyolojik ve yarı-politik dokusundan çıkıp çok daha aktif bir örgütlenmeye gittiklerini, yani kendilerini agresyon içinde savunmaya yöneldiklerini görüyoruz. İşte cemaatteki bu yönelişle AK Parti’nin askerle karşı karşıya kalışının paralelliği, zaten tabii olan ama bu koşullarda çok daha pekişen bir işbirliğine yol açtı.

Ben ikisini 27 Nisan muhtırasının buluşturduğunu düşünüyorum...

27 Nisan’ın önemli bir rolü oldu ama öncesi de var. Dediğim gibi 2003-2004 yıllarında Şener Eruygur zamanında jandarma kökenli bazı darbe girişimlerinin tezgahlandığı bilgisi bazı polis mahreçli internet sitelerinde dolaşıyordu. Yani iki güç de asker, yargı, üniversite gibi eski düzenin kurumlarına karşı paralel kavgalar veriyordu. Ayrıca siyasi iktidar o dönemde ne askere, ne MİT’e güvenemeyeceği için yönelebileceği tek kurum polisti. Sonunda polis içindeki bu yapılanma ile AK Parti’nin arayışları buluştu. 27 Nisan muhtırası bunu çok daha güçlendirdi. Nitekim açık savaşın başlama noktası 27 Nisan muhtırasıdır. Ardından AK Parti’ye kapatma davası, Ergenekon davası gibi karşılıklı salvolarla bu kavga sürdü.

Her ne kadar mecburen ortaya çıkmış olsa da bu ittifakın başarılı olduğunu görüyoruz. Sonuçta askeri vesayet büyük ölçüde geriletildi, hatta tasfiye edildiğine inananlar da var...

Muhakkak, meşruiyetlerinin temelinde de bu başarı var. AK Parti, bugün eleştirilen özel yetkili savcılık ve mahkemeler düzenlemesiyle, buradaki aktif yapılanmayla yol alabildi. Bu ikili açıkçası Türkiye’nin sivilleşme, geçmişle yüzleşme sürecinde çok önemli, tarihi roller oynadılar. Demokrat kamuoyundan da büyük destek gördüler. Ancak şunu da belirtmeliyim. Bence bu aktif yapıyı sadece cemaat üzerinden tanımlamak doğru değil. O emniyet-yargı yapısında çeşitli katmanlar var. Örneğin sosyolojik bir doku var, Orta Anadolu kökenli, müteddeyyin ve orta-alt sınıflardan gelen hakim ve savcıların elde ettikleri güçle geçmişte maruz kaldıkları toplumsal ve siyasal tahkir arasındaki elektrikli ilişkiler var. Ancak burada örgütlenmesi, çekim gücü ve ana dalga olması itibariyle ve sahip olduğu stratejilerle itici güç elbette cemaattir.

Ben yazılarında cemaat yerine “otonom yapı” kelimesini özellikle bu nedenle kullandım. Ayrıca tabii şu da var: Gülen cemaatini bir polisiye grupmuş gibi ele almak hiç doğru değil. Bu cemaatin milyonlarca üyesi var, pek çok insan bu olaylardan tümüyle uzak, hizmet uğruna malını, mülkünü veriyor, bu meseleyi evladından bile öne alıyor. Onları tahkir etmek hiç de doğru değil. Nitekim cemaat benim gözümde her zaman Türkiye’de İslami hareketin modernleşmesinin; İslam ile Batı, İslam ile teknolojinin bir tür sentezinin ve yeni Türk muhafazakârlığının köklerinin oluşmasının bir aracı oldu, hâlâ da böyle. Bugün sorun bu dokunun cemaat olma sınırlarını aşması, politik olarak aktif hale geçmesidir. Çünkü bir yerden sonra sosyolojik örüntü, doku gölgede kaldı ve politik yön ön plana çıktı.

Bu özellikle Gülen cemaati gibi bir cemaat için çok tehlikeli bir durum değil mi?

Elbette tehlikeli. Kontrol dışı bir doku oluşuyor. Güçlü olduğunuz emniyet, adliye ve mülki amirliklerdeki kişi profiliyle oralarda üretilen politika, sıkça cemaatin istediği ve söylediğinin ötesine geçecek araçlar üretebilir. Bir polis sadece cemaat menbusu değil, bakışıyla da bir polistir. Şunun farkına varmalı cemaat: güçlenme, yayılma, kadrolaşma arayışı güvenlik birimleri ve stratejileriyle yapılıyorsa, kendisini kontrol eden, uygulamalarla tanımlayan doku olmaya başlıyor. Dahası cemaatin siyasi alandaki genel görüşleri asayiş mantığına endeksleniyor. Yani polisiye düşünmeye teslim oluyor. Ve cemaat son dönemlerde olduğu gibi ülkede ciddi bir otoriterleşme kaynağı olmaya başlıyor. Bu, Gülen’i seven pek çok insanı tedirgin edecek bir durumdur. Sonuç olarak cemaat içinde, adeta kontrol dışı mekanizmalar ürettiği düşünülebilir. Son krize baktığımızda “Neden bu çılgınlık?” diye soramadan edemiyor insan. Çünkü bu bir intihar. Bu sorunun üç cevabı olabilir. Birincisi, son derece merkezi bir otorite var ve bu otorite son derece planlı bir şekilde, adım adım giderek bu hamleleri yapıyor. Ancak senin de yazmış olduğun gibi, Fethullah Gülen’in fazlasıyla işin merkezinde olduğunu kabul etmekle birlikte cemaatin çok büyük ve geniş bir network (ağ) olduğunu ve bu networkün de kişilere geniş inisiyatif imkanları sağladığını düşünüyorum. Böyle olunca ikinci cevap çıkıyor karşımıza. Buna göre polisteki yapılanmanın attığı her adım cemaatin diğer parçalarını bunun arkasında durmaya sevk ediyor. Üçüncü alternatif de MOSSAD, Ergenekon gibi üçüncü aktörlerin sürece dahil olmasıdır ki bu bana hiç ikna edici gelmiyor. Cemaatten yana bildiğimiz kalemler, basın grupları, isimlerin sanki tek bir tornadan çıkmış gibi ortak bir davranış kodu içinde olmaları ilk iki ihtimali daha öne çıkarıyor.

Cemaat Meclis’e girmek istedi ama AKP müsaade etmedi

Peki bu ittifak neden bozuldu ya da en azından çatırdamaya başladı?

Evet, bir dönem askere ve eski düzene karşı el ele bir mücadele verildi. Burada pek çok hata yapılmasına rağmen, hukuki eksiklikler ve demokrasiye ters düşen durumlar olmakla birlikte takip edilen kişiler, takip edilen suçlar, Türkiye’nin geçmişi, yaşadıkları ve gelecekten beklentiler noktasında öyle bir meşruiyet hali ürettiler. O dönemde senin de dahil olduğun kimi arkadaşlar endişelerini ifade ediyorlardı; benim gibi bakanlarsa bu tür aksaklıkların olduğunu teslim ediyor, eleştiriyor ama mekanizmanın doğru istikamette çalıştığını savunuyordu. “Ne oldu da buradan oraya geçildi?” sorusuna kendi açımdan şöyle bir cevap veririm: Meşruiyet sınırları aşıldı. Bir yerden sonra devlet içinde mücadele eden bir güç, mücadelesini demokratik ilkeler ya da ortak bir proje etrafında yapmayıp aynı zamanda kendi gücünü artırmak ve bazı kişisel hesaplarını görmek için yürütmeye başladı. Böylece ciddi bir meşruiyet sorunu doğdu.

Nasıl bir meşruiyet sorunu, biraz daha açabilir misin?

O mücadeleyi sürdüren emniyet-yargı-siyasi iktidar bloğu, bunu yaparken kendi konumunu güçlendirmek ve kendi aralarındaki ilişkilerde pozisyon almaya yönelik bir strateji de izlemeye başladı. Üç yönü vardı bu stratejinin. Önce orduyu tuş aşamasına getirip öyle tuttuğu müddetçe güçlenen, KCK gibi operasyonlarla ve güvenlik diliyle daimi hale gelen bir güç ürüyordu.

İkincisi kendisine yönelik eleştirileri cezalandırmaya, yetkisini bu istikamette kullanmaya başladı. Bunların bir kısmı gazeteci, bir kısmı devlet memuruydu. Mesela Hanefi Avcı. Hiç kimseye kefil değilim ama bu olayda biliyorum ve hissediyorum ki Avcı gibilerin başına gelenler bu palazlanmayı görüp ona dikkat çekmelerinden, bunu yüksek sesle dile getirmelerinden kaynaklanıyor. Aynı şey Ahmet Şık ve Nedim Şener’in de başına geldi. İşte burada artık bardak iyice doldu, hatta bizim için taştı. Ama iktidar için taşmamıştı. Çünkü iktidar kuvvetli bir biçimde Ergenekon sürecinde herhangi bir esneklik olması durumunda makaranın geri sarmasından endişe ediyordu. Dolayısıyla bu önemli ittifakın onlar için tali olan bu tür nedenlerle bozulması söz konusu değildi.

Üçüncüsü son MİT krizinde olduğu gibi bu gücü devlet içinde kritik bölgelere yayılmak için araçsallaştırdı. Kürt politikası burada kritik bir rol oynadı, daha doğrusu büyük iç çakışmaya vesile oldu. Zira malum yapının gücü, Büşra Ersanlı, Ragıp Zarakol olayları, KCK operasyonları üzerinden iş Kürt politikasını uygulamada tanımlamaya kadar uzandı. İşte o noktadan itibaren asıl sorun başladı. Kürt politikasında ve genel demokratikleşme konularında Başbakan’ın etrafında daha meşruiyetçi bir anlayış ve ekiple, bu KCK operasyonlarını sürdüren ve her operasyonla biraz daha protein alan ve siyasi olarak konumunu belirleyen cemaat merkezli grup arasında bir kopuş yaşanmaya başladı. Daha çok cemaatin hakim olduğu alandaki anlayış KCK üzerinden Türkiye’de bir tür otoriterleşme eğiliminin kaynaklarından biri olarak tebarrüz etmeye başladı. Bu durum mevcut kadrolaşmadan zaten rahatsız olan Beşir Atalay, Sadullah Ergin, Hakan Fidan gibi insanlar tarafından iyice fark edilmeye başladı. Kürt meselesine bakışta aralarında çok büyük farklar olmasa da, politikaların belirlenmesi, uygulama ve kimi tutuklamaların iktidara verdiği zararlar gibi nedenlerle bir kopuş yaşandı. Bu fikri kopuş olmaktan çok, yer kapma savaşıydı. Yer kapma, pay isteme meseli önemli. Örneğin bildiğim kadarıyla cemaat Meclis’e girmeye çalıştı ama AK Parti buna çok müsaade etmedi. Yer kapma savaşında Başbakan’ın etrafındaki, kendisine engel olan güvenlik danışmanlarını hedef almaya başladı bu yapı. Cemaate çok yakın kalemlere baktığımız zaman Beşir Atalay’ı hedef aldıklarını görüyoruz. Çünkü Atalay, İçişleri Bakanı iken aşırı güç kullanımından tedirgin olan aktörlerin başında geliyordu ve tasfiyelere doğru hamleler yaptı, hatta bir-iki de tasfiye gerçekleştirdi. Hakan Fidan’ı hedef alıyorlardı çünkü MİT’in yeni politikaları, yeni konumunun Başbakan nezdindeki gücü ve cemaat mesafeli duruşu, sorgulanmasına neden oldu. Kamu Güvenliği Müsteşarı Murat Özçelik’e yönelik de bir memnuniyetsizlik vardı.

Burada şu çok önemli, daha önce söyledim, bu çerçevede, güvenlik politikaları, güvenlik gücü ve dili cemaatin mücadelesinde varoluş aracı haline dönmeye başladı ve ciddi bir şekilde otoriterleşmeye özdeş hale geldi. Örneğin hükümet çevresinden ne zaman demokratikleşmeye yönelik bir niyet beyan edilse bu tür adımların demokratikleşmeye değil, Ergenekonculara yarayacağı şeklinde bir algı yaratıldı. Özetle seçimlerden sonra güvenlik bürokrasisi içinde kimin nerde olduğu bir kavgaya yol açmaya başladı.

YARIN: Krizin geleceği

  • Yorumlar 4
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89