• BIST 82.300
  • Altın 148,344
  • Dolar 3,8298
  • Euro 4,0711
  • İstanbul 6 °C
  • Diyarbakır -1 °C
  • Ankara 0 °C
  • İzmir 7 °C
  • Berlin -1 °C

İslamî camianın Şeyh Said Anakronizmi

Yavuz Delal

Facebook’ta karşılaştığım bir haberin duyurusu şöyleydi; Mazlum halkın önderi ve Kemalist tuğyana karşı İslami kıyamın bayrağı Şehid Şeyh Said için İstanbul'da büyük anma programı düzenleniyor”.

Bunun üzerine daha önceleri de çok düşündüğüm ama bir türlü fırsatını bulamadığım konuya ilişkin düşüncelerimi, örnekler zaman alacağından tespitler eşliğinde şimdi yazmaya çalışacağım.

Bunları yazmayacaksam çünkü; bu toplumun bana neden ihtiyacı olsun ki!

İslami camianın anakronizmden hiçbir fayda elde edemeyeceğini anlaması lazım.

En azından bunu Türkiye’deki İslami camiaya hâkim söylemden etkilenebilen Kürtlerin anlaması gerekir.

Tabi, bundan önce “Kürt sorunu”yla ilişkinin koca koca yalanlar üzerine kurulduğunun kabul edilmesi de gerekir.

Biliyorum zor, hatta imkânsız gibi. Fakat aslında “Kürt sorunu” yalnızca gerçeğin söylenmesini zorunlu kılan bir durumun diğer adıdır.

“Kürt sorunu”nda gerçeği söylemezseniz hiçbir şey söylemiş olmazsınız.

(Pek tabi ki, kimi kuş beyinli İslami ve seküler camialarda yer edinebilmiş “dış mihraklı-ingiliz ajanı” terbiyesizliğinden bahsederek yazımı kirletmeyeceğim).

Peki, gerçek nedir?

Gerçek, söylenmesi gereken şeydir; acıtsa da söylenmek zorunda; yapacak hiçbir şey yok!

Ve gerçeği söylediğim için kimseden özür dilemem!

“Kürt sorunu”nda İslami camia koca bir sıfırdır.

Bunu kabul etmeyen bir İslami camia asla gerçeği söylemeyecek ve duymak istemeyecektir.

Çünkü gerçek sıfır, hatta sıfırın altında olduğunu ona göstermektedir.

O ise, bunu ne söylemek ne de duymak istemekte.

Ve fakat gerçeği söylemek, hatta duymak dahi istemeyenler nasıl bir Müslümanlıktan bahsediyor olduklarını da açıklamayacaklardır.

Öyleyse bunu yapmak, varsa, “Kürt sorunu”nda gerçeğin çıplaklığının kayıt altına alınamayacağına inanan insanların işi olacaktır.

Ve içinde bulunduğu durumun vahametini açık eden gerçeğin çıplaklığının beyan edilmesi İslami camiaya zarar verecektir.

Çünkü İslami camia “Kürt sorunu”yla ilişkisini koca koca yalanlar üzerine inşa etmiştir.

Ve bunu kabul etmemektedir.

Doğal olarak zarar görecektir. Bu kaçınılmazdır.

İslami camia gerçeğin çıplaklığının yalanlarına değil de İslam’a zarar verdiğini söyleyerek savunmaya geçecektir.

İslam adına gerçekle savaşmaları söz konusu olacaktır yani!

Bu onları, çırpındıkça batan adam misali iyicene batıracaktır.

Velev ki, gerçekle savaşmaktan vazgeçip ona teslim olunsun!

Çünkü Müslümanlık, kavramsal olarak da gerçeğe teslim olmak demektir.

Ya kendi sıfatlarının gereğini yapacaklar ya da gerçek onları üzmeye devam edecektir!

Şeyh Said’e ilişkin olan

İslami camianın öteden beri manipüle etmeye çabaladığı ve dolayısıyla başat bir anakronizmle provoke ettiği diskur; Şeyh Said’in TC’nin Kemalist rejimiyle savaştığı savıdır.

Bunun pervasızca söylenmiş koca bir yanılgı olduğunu acıtsa da söylemem gerekir.

Bu sav, anında öldüren zehirli bir yılanın sinsiliğinde İslami Kürt dimağların zihnine sokulmuştur.

Çünkü bu “Kemalist tuğyana karşı İslami kıyam” koca anakronizmi, Kürdistan İslami camiasına, “Kürt sorunu”nda irade sahibi olma bakımından çok şey kaybettirmiştir.

Birbirini dıştalamak için söylenen “Şeyh Said İslamî kıyamdır veya Şeyh Said Kürdî kıyamdır” tartışması, ya Müslüman ya Kürt kaygısı gib absürt ve meseleyi anlamayı engellemek için zihne kasıtlı bir veri olarak sokulan provokasyonel bir operasyondan başka bir şey değildir.

Şeyh Said hareketi iyi anlaşılırsa, hareketin doğası gereği İslami veya Kürdi ayrışımının veyahut da birleşiminin mümkün olmadığı görülecektir.

Çünkü o; ne odur, ne de ondan gayrıdır!

Ayıramazsınız veya birleştiremezsiniz, çünkü neyi neyin içinden ayıracağınızı veya neyi ne ile birleştireceğinizi Şeyh Said’le mümkün kılamazsınız.

Türk milleti

Şimdi şu “Türk milleti” hakkına birkaç söz söyleyeyim.

Çünkü Şeyh Said’in “Türk ıtlak” olunmaya itirazından ve bundan doğan egemenlik hakkını kullanma isteminden bahsedeceğim.

Türk milleti, tıpkı diğer milletler gibi Yüce Allah’ın sosyolojik veya tarihsel bir yaratmasıdır.

Sosyolojik veya tarihsel yaratma demem Kur’an vahyi dolayısıyladır. Kur’an vahyinde ontolojik, yani “var oluşsal yaratmalarda” “Ha-Le-Ka” fiili kullanılırken, ontolojik yaratma içerisindeki düzenlemelerde, yani “var kılınışsal yaratmalarda” ise “Ce-A-Le”  fiili kullanılır.

Mesela, Hucurât 13’de insanın yaratılışından, yani var oluşundan bahsederken Ha-Le-Ka kelimesi; insan topluluklarının düzenlenmesinden, yani var kılınışından bahsederken de Ce-A-Le kelimesi kullanılmaktadır. Aynı ayette geçen “haleknâkum” kelimesi sizi yarattık ve “cealnâkum” kelimesi de sizi kıldık, anlamında kullanılmaktadır. Vahye dair örnekler çoğaltılabilir.

(Tabi bu benim kanaatimdir ve bu tür bir yoruma henüz rastlamış olmadığımı da belirtmem gerekir).

“Türk ıtlak olunan millet” ise; sosyolojik veya tarihsel bir yaratma değil, tümüyle ideolojik bir yaratmadır. Adı üstünde zaten; Türk sayılır, denmektedir.

Fakat maalesef zamanla “Türk milleti” ile “Türk ıtlak olunan millet” birbirini benimsemiş ve neredeyse ayrılmaz biçimde iç içe geçmiştir.

Mevzu ettiğim millet “Türk ıtlak olunan” millettir. Yani TC devleti de milleti de Türk ıtlak olunun devlet ve millettir.

Türk milleti derken kast ettiğim şey, işte bu ideolojik millettir. Yoksa var kılınışsal bir milletle hiçbir meselem, imanım gereğince de olamaz.

Ama var kılınışsal “Türk milletinin” ideolojik “Türk ıtlak olunan milletten” ayrı müstakil bir varlığından bahsetmek de şu an için çok zor.

Milletle ilgili ara pasajdan sonra asıl konuya, yani Şeyh Said’i Kemalizm’le savaştıran zavallı zihinlerin düştüğü anakronizme dönelim.

Yani İslami camianın “Kürt sorunu”ndaki başat tarihsel veya kronolojik yanılgısına!

Kemalizm saptırması

Kemalizm’in temel ilkeleri için şu zamanda başlamıştır demek doğru değil elbet, ama gizli ön hazırlığı 1920-25, gri vuruşları 1925-28 ve açık biçimlenişi 1928-37 arasında yapılan düzenlemelerle belirginleşmiş ve sonraki zamanlarda TC devletinin ve milletinin rejimi olarak işlevsel kılınmıştır.

İlgili İslami söylem sahipleri açık biçimde bu yanılgıya düştüğüne göre, önümüzde iki şık bulunmaktadır. Bunlar ya zihinsel engellidirler ya da olabildiğince kötü emellidirler.

Şeyh Said’in fiili harekete başladığı ve fiili hareketinin sonlandığı dönemin Kemalizmin bir rejim olarak TC’ye hâkim olmasından yıllar önceye tekabül ettiğini bilmemek cehaletin, koca tarihsel yalanın ve intaç ettirilen pisliklerin mazereti olamaz.

Öyleyse; Şeyh Said’i salt Kemalizmle mücadele eden bir İslami Hareket lideri olarak veya Türkiye İslamî camiasının Kemalizme muhalefetinin önemli bir numunesi olarak gösteren tüm unsurlar Şeyh Said’e ihanet eden ve Şeyh Said’i sonraki süreçte Kemalizm’in “Kürt karşıtı” politikasının hizmetine sunan veyahut Şeyh Said’le İslamî Kürtleri asimile eden ahlaksızlardır.

Şeyh Said’i salt Kemalist sistem veya rejimle savaştıran zihniyet, Şeyh Said’in savaşım verdiği düşmanın Kürt politikasına Şeyh Said’i araç yapan zihniyettir.

Pek tabi ki, Şeyh Said yalnızca posta taht kurmuş bir Şeyh değildir. Aynı zamanda da çok önemli bir âlim ve müderristir. Bütün referansları ve yaşamının özü ve biçimi iman ettiği İslam’a aittir. Hareketinin diskuru ve düşmana fırlattığı oklarının hemen hemen hepsi İslam’la kayıtlıdır.

Şeyh Said, yeni Türkiye’nin içerisinde bulunduğu durumu Dini Mübini Ahmedi’ye aykırı bulmakta ve bu durumun kendisini mutlak mücahadeye sevk ettiğini belirtmektedir. Şeriatı Ğarrayı Ahmedi'ye göre düşmanla cihadın farz olduğunu ve düşmanın malının ve canının tüm İslam’a (alevi-sunni; zaza-kurmanc tüm Müslümanlara) helal olduğunu ifta etmiştir.

İslami söylem, hem halkı harekete geçirmede hem de cihadı sevk ve idare etmede başvuracağı kendinden olan temel kalkış noktasıdır.

Cihatla ilgili bütün yazışmaları ve davetleri Kürdistan coğrafyasıyla ve önemli ve etkili Kürt şahsiyetlerle ilgilidir. Kürt coğrafyasının ve Kürt şahsiyetlerin dışında, cihadına Türk ıtlak olunmayı kabul etmiş Türkiye’den birileriyle ne bir ilişkisi ne de onlara dönük bir çağrısı vardır.

O bir İslami harekettir; evet ama o tam bir Kürdistan İslami hareketidir.

Türkiye İslami camiası Kemalizm anakronizmine Kürdistan kaydını silme adına bilerek düşmüş ve bu anakronizme rağmen onu salt Kemalizmle savaştırarak İslami hareket yapmıştır.

Mel’un, asi, şaki, ajan diyebilecek kadar alçalan Türkçü kibir ile lanetlenmiş namaz kılan cemaatler hariç, ona “İslami hareketi” bahşeden Türkiye İslami camiası, bu bahşetmenin bedeli olarak ondan ve tabi ki bizden “Kürdistan’ı” almıştır.

Anakronizme giden yolun çizgileri

Şeyh Said, harekete geçtiğinde henüz ne din resmen dışlanmış ve ne de laiklik resmen ilan edilmiştir.

Bu dönemde Türkiye devleti yalnızca Kemalist rejime hamile olma aşamasındadır. Hamileliğin belirtileri halifeliğin kaldırılması, tevhidi tedrisat kanunuyla medreselerin kapatılması ve şer’iyye mahkemelerinin lağvedilmesidir.

Ve bir takım neşriyat ve teşrifatlardaki İslami usul ve erkâna uygun olmayan tutumlar ve İslam aleyhinde bazı zevatın pervasızca konuşması ve yazmasıdır.

Yasal düzlemde ise süreç şöyledir:

Madde 2.- (1924 anayasasının ilk özgün hali) “Türkiye Devletinin dini, Dini İslâm’dır; resmî dili Türkçedir; başkenti Ankara şehridir”.

1928’de yani Şeyh Said’den 3 yıl sonra ilk değişiklik yapılır ve “Türkiye Devletinin dini, Dini İslâm’dır” ibaresi çıkarılır ve madde 2 şu hale getirilir; “Türkiye Devletinin resmî dili Türkçedir; başkenti Ankara şehridir”.

1937’de yani Şeyh Said’den 12 yıl sonra son değişiklik yapılır ve madde 2 şöyle olur; “Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Başkenti Ankara şehridir”.

Ve 1924 anayasasında madde 88’de; “Türkiye ahalisi din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur”, kaydı bulunmaktadır.

1924’te halifeliğin kaldırılması ve yerine Türk ıtlak olunan Cumhuriyetin inşa edilmesi Şeyh Said için Kürtlerin Türklerle birlikte olmasının yasal zeminini yitirmesi olarak değerlendirilir.

Halifelik ve Din bağı

Şeyh Said, egemenliği hiç kimsenin inhisarına vermeyen halifeliği din yoluyla kurulan siyasal bağlantı olarak değerlendirmekte ve din bağı üzerinden insan öbeklerinin bir siyasal mekanizmaya itaat etmesini meşru saymaktadır.

Çünkü ümmet için evrensel olan siyasal mekanizma, din bağıdır. Bu bağ, hem hiç kimsenin rengine mahkûm değildir, hem de her kesin rengini içerir.

Madem Türkiye devleti halifeliği kaldırmış ve egemenliği evrensel din bağından çekip Türklüğe inhisar etmiştir, o halde itaat etmenin meşru zemini de kaybolmuştur.

Yani madem siz Türk oldunuz, o halde biz de Kürdüz.

Kürt olarak Türklere itaat emek hem Kürt olmak bakımından hem de dinen caiz değildir. Çünkü bu insan onuruna yakışmaz ve din, onura yakışmayanı caiz görmez.

Çünkü Kürdistanlılar olarak biz daha önce de Türklüğe veya Türklere değil dinin siyasal müessesi olan halifelik makamına itaat etmekteydik.

Şimdi bu siyasal bağı kopardınız. Madem bağı kopardınız öyleyse itaat gerekçemiz kalmamıştır. Ve mutlaka ve behemehâl meşru bir itaat mekanizması kurmamız şer’an üzerimize bir yükümlülüktür.

Meselemiz itaat meselesidir. İtaat da egemenlikle alakalıdır.

Biz daha önce Müslümanlar olarak halifenin emrine amadeyiz veya itaatimiz halifeyedir demeyi onurlu bir egemenlik imkânı olarak beyan edebilirken, şimdi, Kürtler olarak Türklerin emrine amadeyiz veya itaatimiz Türklüğedir mi diyeceğiz! Oysa bu onursuzluktur.

Bu onursuzluğu ne Allah ne de halkımıza izah edemeyiz. Allah’ın emri gereği halkımızın onurunu tahkim etmek ve onların onurlarının ve dinlerinin sıkıntıya sokulmayacağı bir siyasal mekanizmayla kendi egemenliğimizi tesis etmek bizim üzerimize farz olmuştur.

Madem siz Türkler olarak kendinizi Müslümanlığın siyasal mekanizmasının bağından ayırdınız öyleyse biz de Müslümanlar olarak siyasal mekanizmanın Türklük bağından kendimizi ayırma hakkımızı kullanacağız. Çünkü biz Kürdüz!

Şeyh Said’in hareketinde dikkat edilmesi gereken konu, o güne dek halifeliğin tüm Müslümanlar açısından ortak bir egemenlik imkânı olarak kabul edilmesidir.

Yoksa egemenlik alanından uzak olarak salt din dışı saydığı bir rejime karşı hareket etmemiştir. Yani o, Türkiye devletinin rejimini değiştirmek için değil, Şeriatı Ğarrayı tahkim edeceği Kürdistan’ın egemenliği için savaştı. Aksi olsaydı Türkiye’deki insanlarla da irtibata geçmesi gerekirdi.

Biraz önce dedik ki; Şeyh Said’in hareketinde dikkat edilmesi gereken konu, o güne dek halifeliğin tüm Müslümanlar açısından ortak bir egemenlik imkânı olarak kabul edilmesidir.

Çünkü siyasal egemenliği Türk olmanın inhisarına veren bir devletin dininin İslam olması Şeyh Said için kendi egemenliğini kurma hakkını irade etmesine engel olmamıştır.

Şeyh Said hareketinin egemenlik amacıyla peşinde koştuğu şeyin de halifeliğin tekrar tesis edilmesi olmadığı, Kürdistan halkına kendini emir’el-mü’min olarak tanıtması delildir.

Türkiye İslami camiası Şeyh Said’i ne amaçla kullanmaktadır.

Türkiye İslami camiası Şeyh Said’i, din dışı gördüğü Türkiye devletinin Kemalist rejimiyle savaştırıp Kürdistan’da bir siyasal mekanizma amacını dıştalayarak onu Türkiyeli yapmıştır.

Bu yüzden camia, Şey Said’in savaşımının hedefi olmayan Kemalizm rejimiyle onu savaştırma anakronizmine girmiştir.

Eğer o gün illa bir Kemalist rejimden bahsedilecekse, o rejimin anayasasında devletin dininin İslam olduğu da açıklanmalıdır.

Şeyh Said için yeni Türkiye’nin kurucu iradesinin Türklük politikasıyla savaştığı söylenebilse de, hedefinin kurucu iradenin rejimini değiştirmek olduğu söylenemez. Çünkü onun Kürdistan’da, rejimi şer’i şerif olan bir egemenlik tesis etmeyi amaçladığından kuşku duymak imkânsızdır.

İddia edilen Kemalist Tuğyan anakronizmi İslami Kürtler üzerinde de etkili olmuş ve Kürdistan’ın egemenlik arayışından Müslümanları uzaklaştırmıştır.

Anakronizm Kürdistan İslami camiasını gerçek Kemalizmin Kürt ve Kürdistan politikasının bir uzantısı haline getirmede etkili olmuş ve İslami camianın Kürdistan konusunda irade sahibi olmasına engel olmuştur.

İslami camia bu anakronizmle Şeyh Said’i anacaksa eğer, bu anmanın altında kirli bir hesabın olduğunu düşünmenin dışında bir imkânın olmayacağını da söylemem gerekecektir.

Türkiye İslami camiası Şeyh Said’i Suriye üzerinden İrancılarla Türkiyecilerin kavgasının mezesi yapamayacağını da bilmesi de gerekir.

Unutulmamalıdır ki; Şeyh Said’in hem dini hem de halkı adına Kürdistan’daki namusu, Kürdistan’ı kurmaktı. Bunun için elinden gelen ölmekti ve öldü!

Şeyh Said’in hem dini hem de halkı adına öncelikli namusu Türkiye’deki rejimi değiştirmek değildi. O Türkiye’deki Müslümanların namusudur. Türkiyeli Müslümanlar namusları için ne yaptı.

Kürtlere namus hatırlatması yapan ahlaksızlar, Allah’tan utanmasa da bizim gibi insanların eleştirilerinden korksun.

Kürdistan İslami camiası; Kürler mevzu olduğunda -özellikle itaati gerekli kılan egemenlik diskuru ve biçimi üzerinden- mevcut paradigmayı ve eylemleri mutlaka sorgulamalı ve yeni bir bilincin peşinde koşmalıdır.

Çünkü Kürdistanlı Müslümanlar için; eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlal!

  • Yorumlar 24
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89