• BIST 90.383
  • Altın 144,560
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 7 °C
  • Diyarbakır 3 °C
  • Ankara 4 °C
  • İzmir 10 °C
  • Berlin 6 °C

İşçiler; yoksulluk ve ölüm

Ersin Tek

Birkaç gün önce, Manisa'nın Soma ilçesindeki maden kazasında yüzlerce işçi trajik bir biçimde hayatını kaybetti. Toprağın binlerce metre altında yoksulluğa karşı kavga verirken, evlerine helal bir lokma götürmek için canlarını verdiler, şehid düştüler. Geldikleri o toprağa geri döndüler. Allah’a döndüler. Allah onları rahmetiyle karşılayacak, mekânlarını cennet…

Yaşanılan bu elim olay bir gerçekliği görmezlikten gelme çabasıyla alakalı; yoksulluk ve insanın sosyal(can) güvenliği.

Bu durum sadece bu ülkede değil birçok dünya ülkesinin maruz kaldığı ‘ulus devlet kapitalizmi’nin bir sonucudur. Ulus devlet kapitalizmi, Allah’ın arzında belli bölgelerde yaşam oluşturan insanlığa kanlı sınırlar çizmiş, ağır ve anlamsız sorumluluklar yüklemiş, toplumları açlık sınırında tutarak sürekli üretime/tüketime yöneltmiş, onları her türlü sömürmüş ve birbiriyle çatışmaya/ayrışmaya/yarışmaya/yabancılaşmaya mecbur bırakmıştır.

Türk ulus devleti de bu işlevi görmektedir.

Türk ulus devletinin başında bulunan yöneticiler ve onlara bağımlı olan kimseler kendi müslümanlıklarıyla(islamcılıklarıyla) övünürken, ulus devlet kapitalizminin birer oyuncağı olduklarını, iman ettikleri(edemedikleri) islamın emirlerini hiçe saydıklarını ve çiğnediklerini bilmiyorlar, unutuyorlar. Ya da biliyorlar ama hatırlamak işlerine gelmiyor.

Biliyoruz ki;

İslam’da can güvenliği, Allah tarafından emredilmiş bir insan hakkıdır. Kültür ve şartların değişmesiyle bu hak hiçbir etkiye maruz kalmaz ve ortadan kalkmaz.

İslam sosyal güvenliğin, islami toplumlardaki barışçı ve sıkı bağların tabii bir sonucu olduğunu sayar. Böylece ancak islam kardeşliği esasında bir güvenlik ve emniyet işler. Hz. Peygamber(sav) şöyle buyurmuştur: ‘‘Müslüman diğer her müslümanın kardeşidir. O kardeşine kötülük yapmaz, onu yalanlamaz, onu sömürmez. Bu yüzden fakirliği yok etmek için birbirileriyle karşılıklı dayanışma içinde bulunmaları gerekir.’’

İslam’da bir insan hakkı olan sosyal güvenlik, hiçbir sınıfın veya zümrenin özel bir hakkı veya elde ettiği bir imtiyaz olamaz ve bu hak üretimde rol almayanlara bile verilir. İslam’a göre devlet onlara muhakkak güvenlik ve bir kazanç yolu sağlamak zorundadır.

Muhammed Bakır Es-Sadr yapılması gerekeni şöyle ifade etmişti; ‘‘İslam’da her vatandaşın rahat ve namuslu ve hürmete layık bir hayat yaşamasını temin etmek devletin bir görevidir. Bunu sağlamak için özel ve devlet sektöründen fonlar toplanabilir. Devlet başkanının para toplaması ve bunu Allah’ın emrettiği gibi sekiz tip kişiye dağıtması lazımdır; muhtaçlar, zekât toplayanlar, köleler, mahkûmlar, borçlular, Allah yolunda çalışanlar, İslam’a yakın olanlar ve yoksullar. Paralar bu sınıfların ihtiyaçlarına göre tahsis edilip, fazlası halk hazinesine gider. Eğer para yetmezse, o zaman emir kendi kaynaklarından fazla toplayıp sosyal güvenliği tam olarak sağlamak zorundadır.’’

Soma’daki trajedi, bize bu gerçekliği çok açık ve net bir biçimde anlatıyor;

Soma ve benzerleri için her Müslüman vebal altındadır. Her müslüman kendi imkânlarına göre başkalarına geçim yolları veya vasıtaları sağlamak zorundadır. Bu ilkeyi yerine getirmek bütün Müslümanların üzerine bir vazifedir; hatta şeriatı tatbik edecek bir islam devleti olmasa da bunu yapmaya mecburdur.

Ağır derece zihinsel tahribata ve dağınıklığa sahip olan bu ülkede/toplumda anlaşılabilir cümleler kurmak çok kolay değildir. Bu yüzden anlatmaya çalıştığımız şeylerin çok kolay anlaşılabilir ve kabul edilebilir olmadığını biliyorum. Hele ki, kaybedecek şeyleri çok olanların(iktidar sevdalıları) ve çaresiz kalmış ideolojik körlerin(iktidar muhalifleri) bu düşüncelerimizi anlaması/kabullenmesi neredeyse imkânsız gibi. Çünkü, insanı salt bedene indirgeyen, varoluşunu(duygu ve düşüncelerini) metayla karşılamaya çalışan, insanı kendi bozuk piyasanın nesnesi olarak gören çağ bu sözleri anlayamaz, anlayamadığı için de çözümleyemez.

Ve ölüm…

Bütün bu sözler ve bundan sonra yapılacak şeyler ölen insanları geri getirmeye yetmeyecek ve bu tragedya(yanılgılar) aynen devam edecektir.

Arthur Schopenhauer’e kulak vermeli:

‘‘Bir bütün olarak bakıldığında her bir insan hayatı bir tragedyanın niteliklerini sergiler ve biz kural olarak hayatın bir dizi düş kırıklığıyla dolu umuttan, boşa çıkmış emellerden, suya düşmüş tasarılardan, çok geç fark edilmiş yanlışlardan başka bir şey olmadığını ve şu kederli şiirin içinde barındırdığı hakikatin onun için de geçerli olduğunu anlarız:

O zaman yaşlılık ve tecrübe el ele,
Götürür onu ölüme ve anlatır ona,
Böylesine acılı ve uzun bir arayıştan sonra
Bütün hayatın yanılgılarla dolu olduğunu.

Ve ölüm; acı, paylanma, keder ve sıkıntı dolu hayattan kurtuluştur. Bu yüzden ölenler için ağlamamalıyız. Daha çok kalanlar, ölenle bir daha beraber olamayacakları için kendi hallerine ağlarlar, yalnız onun artık kurtulmuş olduğunu ve ağlamamızın daha çok kendimizi düşünmeye meylettiğini düşünürsek ölümü daha sakin karşılayabiliriz.’’

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89