• BIST 106.843
  • Altın 142,580
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • İstanbul 26 °C
  • Diyarbakır 37 °C
  • Ankara 29 °C
  • İzmir 32 °C
  • Berlin 25 °C

Irak, Suriye ve Türkiye’nin geleceği

Günay Aslan

Uluslararası diplomaside Irak’ın ‘Churchill’in bir çılgınlığı’ olduğu söylenir.

Bölge halklarına olduğu gibi dünya barışına da büyük zararlar veren bu ‘çılgınlığın’ nedeni olarak da İngiltere’nin -değişmez- çıkarları gösterilir. 1’inci Dünya Savaşı yıllarında bahriye, levazım, harbiye ve sömürge bakanı olarak görev yapan Churchill, Ortadoğu’yu bundan yüzyıl kadar önce İngiltere’nin çıkarları temelinde şekillendirdi. Dolayısıyla bugün dehşet içinde irkilerek seyrettiğimiz bu kanlı ve karanlık tablo onun eseridir.

Ayrıca 2’inci Paylaşım Savaşı sonrasında Yalta’da Stalin ve Roosevelt’le birlikte dünyayı çıkarlar temelinde paylaşan ve Soğuk Savaş’ın temellerini atan da İngiltere’nin, ‘en önemli devlet ve siyaset adamı’ Churchill’den başkası değildir. Geçen yüzyılda küresel alanda kurulan dengelerin mimarı olan ve dünya insanlığına kanlı bir yüzyıl yaşatan Churchill aynı zamanda Nobel -edebiyat- ödülünün de sahibidir!

İngiltere, 1916 yılında Fransa’yla yaptığı Rusya’nın da onayladığı Sykes-Picot anlaşmasına dayanarak 1917 başlarında petrol zengini Basra, Kerkük ve Musul bölgelerini işgal etti.

Bu bölgelerde yaşayan Şiileri, Sunni Arapları ve Kürtleri Mezopotamya Manda İdaresi altında -zorla- birleştirdi.

Ardından bu topraklarda Irak adında yapay bir devlet inşa etti. Devletin başına da Şam’dan getirttiği Haşimi ailesinden Kral Faysal’ı geçirdi.

Şiiler ve Kürtler kukla kralın milleti olmayı kabul etmediler. İngiliz projesine isyan edip, direndiler ancak, güçler dengesi eşit değildi; bu yüzden yenildiler.

İngiltere gizli anlaşmayla petrol zengini Mezopotamya’yı kendine aldı ama, buna karşılık Şam’dan Adana’ya uzanan Doğu Akdeniz hattını da Fransa’ya bıraktı.

İngiltere’nin Bağdat’ta yaptığını Fransa Şam’da yaptı. O da orada Suriye adında yapay bir devlet yarattı.

İngiliz-Fransız ikilisi Basra’dan Filistin’e bütün bölgeyi kendi aralarında paylaştılar. Buralarda sınırlarını cetvelle çizdikleri, yöneticilerini de kendilerinin belirledikleri devletçikler yarattılar.

Halkların iradesi kanla bastırdılar. Ülkeleri bölüp parçaladılar. Kukla her devletin başına da işbirlikçi bir şeyh, bir kral ya da prens atadılar.

Ortadoğu’yu böylece kanlı bir kaosun içine attılar. Bölgede ve tek tek ülkelerde kanlı çatışmalar yaşanırken de petrol başta olmak üzere bölgenin bütün zenginliklerini yağmaladılar.

Gelelim Türkiye’ye;

Osmanlı’nın yenilmesi ve Mondros Mütarekesi’yle tarih sahnesinden çekileceğinin görülmesi üzerine yeni bir devlet kurmak için harekete geçen Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ilk işi bölgenin yeni efendileri İngiliz ve Fransızların kapısını çalmak oldu. Kemalistler onlara ayak bağı olmayacakları güvencesini verdiler ve işbirliğine girdiler.

Buna rağmen, ama istediklerini elde edemediler.

İngilizlerin ölümü (Serv) göstermesi üzerine sıtmaya rıza gösterdiler. Misak-ı Milli başta olmak üzere birçok taleplerinden vazgeçtiler.

Kemalistler kendi egemenliklerinin tescil adına Kürtleri ve Kürdistan’ı feda ettiler.

Sonunda da İngilizlerin vesayetine girdiler.

Churchill’in bağımsız Kürdistan gibi bir planı olmamasına rağmen, varmış gibi davrandı ve Lozan’da Kemalistlerden bunun karşılığını aldı.

Hem petrol zengini Musul ve Kerkük’ü kaptı hem de Türkiye’yi İngiltere’nin vesayeti altına aldı.

Lozan’da sadece Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşu kabul edilmedi; rejimin niteliği de belirlendi.

Irak ve Suriye gibi Türkiye’nin de sınırlarını İngiliz-Fransız ikilisi çizmişti. Ama bu yetmedi; Türkiye’ye Sovyetler Birliği’ne karşı ‘tampon ülke’ görevi de verildi. Bu görev daha sonra ‘ileri karakol’ olarak değiştirildi.

Türkiye’nin siyasal rejimi daha baştan bu göreve uygun olarak düzenlendi. Çok uluslu, çok kültürlü ve çok dinli Osmanlı’nın kalıntıları arasından içeride Türkçü ve Sunni temele dayanan; inkar, asimilasyon ve imhayı esas alan, dışarıda ise emperyalizmin bekçiliğini yapan Türkiye bu yüzden yüzyılı çatışma ve krizlerle geçirdi.

Aradan bir asır geçti ama, ‘Churchill’in çılgınlığı’ yüzünden Irak, Suriye ve Türkiye başta olmak üzere bölge halkları rahat yüzü görmedi. Osmanlı’nın Asya ve Afrika kıtalarında işgal ettiği topraklarda onlarca kukla devlet inşa eden İngilizlerin çıkarları barışa, huzura ve istikrara geçit vermedi. Öte yandan İngilizlerin Kürdistan topraklarını Türkiye, Irak ve Suriye arasında pay etmesinin ardından bu ülkelerin kaderlerinde söz söyleme hakkı Kürtlerin de eline geçti. Şimdi bu ülkeler çözülüyor ama, buna karşın Kürtler de tarih sahnesine geri dönüyor.

Irak ve Suriye’de yaşanan kanlı mezhep savaşları sadece bu ülkeleri ve bölgeyi değil, dünya barışını da tehdit ediyor.

Türkiye’de ise devletin Kürtlerle savaşının nasıl sonuçlanacağı bilinmiyor. Ayrıca

Ergenekon davası kanlı olmasına izin vermese de Türklerin kendi aralarında da ‘laikçi-İslamcı’ çatışması yaşanıyor ve bu çatışma giderek derinleşiyor.

Yaşananlara bakacak olursa Irak, Suriye ve Türkiye’nin geleceği parlak görünmüyor.

Bu ülkelerin kadim toprakların ruhuyla ve kadim kimlikleriyle barışmaları, kaostan özgürlük ve barış içinde birarada yaşamayı sağlayarak çıkmaları gerekiyor ama bu zor görünüyor.

Irak ve Suriye bir yana Türkiye’de çözüm sürecine yaklaşım işin çok zor olduğunu gösteriyor.

Bu durumda geriye yeni bir Churchill’in çıkması ve yeni bir ‘çılgınlığının’ yaşanması ihtimali kalıyor...!

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89