• BIST 107.229
  • Altın 142,587
  • Dolar 3,5512
  • Euro 4,1287
  • İstanbul 33 °C
  • Diyarbakır 39 °C
  • Ankara 34 °C
  • İzmir 36 °C
  • Berlin 17 °C

İnsanlık Serüveni ve Kurban…

Ersin Tek

 ‘‘Kimdir senin İsmail’in? Kendin bileceksin. Sevdiklerin olabilir, işin, rütben, mevkiin vs. olabilir. Eğer Allah’a yakın olmak istiyorsan, kendi İsmail’ini bulacak, onun yerine kurban keseceksin. Yoksa yalnızca adet olsun diye koyun kurban etmek kasaplıktır.’’ (Ali Şeriati) 

Korkunç insanlık trajedilerinin yaşandığı bir dünyada ve zamandayız. İnsanlık, paramparça bir halde… Bölük pörçük yürüyor her şeyimiz. Acımasızlık, inkâr, çöküş, yokluk had safhada. Söz anlamını yitirmiş bir halde. Sevgiye dair hiçbir şey artık gönülleri sarsmıyor eskisi gibi. Herkes sorumluluğunu unutmuş, sanki öyle bir şeyi hayatında hiç duymamış gibi, sorumluluktan kaçıyor. Mazlumların, masumların, mahzunların, açların, yıkılmışların feryatları gökleri inletiyor; ama çoğunluk güçlülerin safında duruyor hâlâ. Emperyal politikalar, saldırılar karşısında bir aldırmazlık, bir teslimiyet içinde çoğunluğumuz… Neden?

Bu küresel sistem tüm değerlerimizi yok ettiği gibi, her şeyimize yenibaştan bir dizayn verme uğraşında. Bu doğrultuda bir toplum mühendisliği ile karşı karşıyayız. Bunları görmek zor geliyor bize? Kim bilir, belki de gerçeği görmek bazen işimize gelmiyor… Biz ne düşünüyoruz, ne yapacağız bu uğraş karşısında? Tabi ki böyle giderse hiçbir şey yapamayacağız. Elimiz kolumuz bağlı ve sonumuz yakın çünkü. Sonumuz ne olacak? Olacak olan şey belli aslında, felaket sadece. Sürükleniyoruz son hız. Hem de büyük bir felakete! Kendi özünden, aslından uzaklaşmanın doğal sonucu olarak bizi bekleyen sonuç...

Bu sistem, gerçekliği tersyüz etmiş bir durumda ve evrensel, irfanî bir derinliği olmayan ideolojik klişelerle yapıyor her şeyi, algımızı, gözlerimizi, hislerimizi böyle bağlıyor. Hayatımız bir kördüğüm. Bunlarla aldatmaya çalışıyor bizi habire. Ve başarılı da olmuş gibi. Tek tipleşmeyi, tek tip hayat tarzını, tek kültür ve uygarlık tarzını yüceltiyor sürekli; diğer hayat tarzlarını, diğer kültürleri, diğer insanlık birikimleri hiçe sayıp, küçümseme ve bunları yok etmek derdinde. Kendi yanlışını tek gerçeklik olarak dayatıyor bize. Her gün zehrini akıtıyor damarlarımıza, kendi üstün araçlarıyla… Daha çok uyuşuyoruz. Ve içimizdeki bazı kalemşorlar, bazı aydın bozuntuları ve ulema diye yutturulan sistem işbirlikçileri kalkıp bize bu emperyal sistemin zorunluluğundan bahsediyorlar, temize çıkarmayı ve yanlışlarını doğru diye belletmeye çabalıyorlar. Yazılar diziyorlar, kitaplar çıkarıyorlar, programlar yapıyorlar,  mealler basıyorlar. Allah’ın dinine ve Peygamberine hakaret ediyorlar ve çoğu da yalan sözler isnat ediyor.

Başkalarının bizi böyle sürü gibi yönetmesi, bizi değersiz ve güçsüz kılmaktan başka bir işe yaramıyor. Anlıyor musunuz? Artık kendimize gelmek zorundayız. Önceliklerimizi belirleyip, kendimize özgü yolu bulmak zorundayız bir an önce. Kendi geçekliğimize ulaşıp, özgürlüğün nefesinin içimize dolmasını sağlamalıyız. Özgürlüğün ellerini tutmalı, özgürlüğün gözlerine bakmalı, onunla yürümeliyiz. Bunun için de, gerçekten bedel ödemeye razı olmalı ve kendi özüne sadık kalmalı. Yoksa asla gerçek bir özgürlüğe ve güzel bir rüyaya sahip olamayacağız. Bunca ölüm, kan ve gözyaşından sonra, artık bunun farkına varmış olmalıyız…

Zamanın bir değirmen gibi acımasızca un ufak ettiği yalan bedenlerimiz bu dünya üzerinde ne kadar kalacak ki; özgürlüğü ne kadar tanıyabilecek ki bedenlerimiz, bu aciz duruşuyla… Öğütülürken şarkılarımız, düşlerimiz, yüreklerimiz; bunların karşısında susan imanımız eskimeden, yıpranmadan ne kadar yürüyebilir ki sonsuzluk yolunda… Bin yıllarca gözyaşı ve hüzünle beslediğimiz bu umut bahçemiz daha ne kadar diri kalabilir ki… Pörsümüş heybemizde ki yitik emaneti bu şekilde daha ne kadar taşıyabiliriz ki..?

İşte Allah bunu bildiği için; insanlık serüvenin, tüm bu çalkantılı hallerine ve zorluklarına karşın durmadan yürümesi için törenleri, sembolleri, kültürleri, doğayı, değişik seçenekleri vs. insana vermiştir. İnsanoğluna düşen kendine verilen mekanizmanın işleyişini doğru kavramak, doğru şekilde yürümesini kontrol etmek ve yürümesine yardımcı olmaktır. Aslında bu mekanizmanın doğru bir şekilde yürümesi, insanın bu yeryüzünde dosdoğru yolu ve huzuru bulması anlamına da geliyor.

Şiddetin, acımazsızlığın çoğaldığı ve yeni yeni şekiller aldığı bu zamanda, yine insanlık serüveninden-tarihinden- yardım alacağız. Kendimize ait öz serüvenimize dönüp bakacağız. Başka seçeneğimiz de yok gibi zaten; yoksa kendi yarattığımız bu bataklıkta boğulup gideceğiz. İşte bu noktada karşımıza, varoluşumuzu bütünleştirici ve özgürleştirici eylemlerden biri olan bayramlar ve kurban törenleri çıkıyor. Parçalanmış olan bizleri yeniden bütünleştirecek olan ve hüznümüzü, sevincimizi özgürleştirecek anlar olan bayramlar. Ve bize ait olan asli varoluşumuzun bize geri dönmesini ve içimizde bulunan Kabil’den kalma ezeli şiddetin bastırılmasını sağlayan kurban törenleri… Mekanizmanın doğru yürümesi ve bu mekanizmanın sahibi olduğuna inandığımız güce sadakatimizi göstermek için yaparız ve yapmalıyız bu törenleri... İnsanlığın ağır imtihanı…

Ali Şeriati Hac kitabında yine şöyle diyor: ‘‘İsmail'ini kurban et; kendi ellerinle bıçağı boğazına daya...Ki halkın boğazındaki bıçağı kaldırıp atasın; iktidar saraylarının temellerinde, yağma hazinelerinin başında, dırar ve zillet mabetlerinin eşiğinde, boğazlanan insanların boğazlarındaki hançeri alıp İsmail'inin boğazına daya ki hançeri celladın elinden alma gücünü elde edebilesin! Ama... İsmaillerin fidyesini, bizzat İbrahim'in İlahı öder. Öldürmezsin, İsmail'ini kaybetmezsin. Amaç, iman yolunda İsmail'ini kendi ellerinle boğazlama noktasına kadar ilerleyebilmen. Ta "şahâdetten daha acı verici mertebe"ye kadar!’’

Televizyonlara bakıyorum, gazetelere bakıyorum, çevreme bakıyorum, ne ‘kurban çağ dışıdır ve zalimce bir uygulamadır’ diyenler, ne de ‘kurban sosyal bir yardımlaşma vasıtasıdır’ diyenler, işin-imtihanın- özüne tam vakıf değiller. Çünkü eğer vakıf olsaydılar, böyle üstün körü tezlere dört elle sarılıp, başka tezleri dışlayıp, aykırı görünen görüşlere saldırmazlardı. Biraz düşünürlerdi! Ama neylersiniz, onlar ne varlık tasavvurundan tam haberdar ne de insanlık serüveninin büyüklüğünden… Unutuyorlar, kendilerinin gelip geçici olduğunu ama insanlık serüveninin çok çok büyük olup, onlardan sonra da devam edeceğini… Unutuyorlar…

  • Yorumlar 2
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89