Ramazan ayı geldiği zaman eşim bir söylem tutturur. Bir hayıflanma, bir panik sezerim sözlerinde. “Zaten bu evdeki tek Müslüman, tek çerkes benim” der çıkar söylemlerinin sonundan.
Ona göre oğlumuza yeterince dini eğitim veremedik. Eh çerkes gibi de yetiştiremedik. Bizden çok sokakta, okulda zaman harcıyor. Artık büyüdü, bizden akıl alma çağı da geçti.
Biz büyüdükçe o bizden uzaklaşıyor, genç oluyor. O büyüdüğünde, biz ya genç olma sevdasında olacağız, ya da bir çocuk aklı peydahlanacak yaşlı bedenimize.
Ben kendimden yola çıkıp onun kadar panik değilim.
Geçen gün din hakkında yine oğlumuzdaki eksiklerden konuşurken ona dedim ki “boş ver, o tanrıyı biliyor. Kendi içinde sorguluyor. Hem sonra bu hali zorla gönderilmiş bir İmam Hatip sonrası tanrıtanımaz olmasından iyidir.”
“Bırak seçimini kendi yapsın.”
Biz oğlumla her konuda tartışabiliyoruz. Bir keresinde bana okulda ilk defa tanrı konusunda fikrini söylediğini, tüm sınıfın karşı çıkmasına rağmen, fikrinde direttiğini söylemişti. Okulu sevmeyen oğlum, derslere ilgisiz olmasına rağmen, katılımcı olduğu, bir başına olsa da fikrini söyleme ihtiyacı hissettiği tek konu tanrının varlığının sorgulanmasıydı.
Okuldaki tüm konuşmayı bana anlattıktan sonra “senle bunları konuşabiliyorum ama babama anlatmaya kalksam, beni dinlemezdi bile” demişti.
Ben onun fikirlerini dinlemiş, kendi düşüncelerimi söylemiştim sadece ama yorum yapmamıştım. Hatalı ya da cahil olmakla suçlamamıştım onu, sadece fikir alışverişinde bulunmuştuk.
İlköğretime başladığı zaman onu uzun bir araştırmanın sonunda, illegal bir yoldan istediğim bir okula kayıt ettirmiştim. Ama okula sadece on beş gün devam etti.
Okulun yeni açılmasına rağmen, teneffüslerde öğretmenler bahçede ellerinde bir sopa ile geziyordu. Zil çaldığında, okul hademeleri merdivenlerin başında durup çocuklar birbirlerini itip düşürmesinler diye ikaz etmek amacıyla gür sesleri ile avaz avaz bağırıyorlardı. Çok sesli, gürültülü bir okuldu. Ama en çok büyüklerin sesi çıkıyordu. Çocuklarda ise haylaz bir aldırmazlık vardı bu hoyratlık karşısında.
Okulu hiç sevmemiştim. Pilot okul olması umurumda değildi. Oğlumu on beşinci gün beslenme saatinde ayakta olduğu için geçici görevle derslerine giren öğretmeni - şehrin göbeğinde olmamıza rağmen henüz birinci sınıfa başlayan çocukların öğretmenleri atanmamıştı- ensesine bir tokat patlatınca, üstelik ağladığı içinde kızınca; onu bir daha okula göndermedim.
Telefonla okula gelmeyeceğini bildirip, ertesi gün başka bir okula kaydettirdim.
Yeni okulu, evimize çok Fethullah Gülen Cemaati’ne ait olduğu söylenen bir okuldu. O okulu özellikle istedim. İnsana değer vereceklerini düşündüm. Orada bir çok veli, öğretmen tanıdım. Oğlum okulundan çok hoşnut kaldı. Ancak o okuldan da pedegoğumuzun isteği üzerine ayrılmak zorunda kaldık. Oğlum için tecrübeli, orta yaşlarda bir öğretmene ihtiyacımız vardı.
Oğlum yeniden devlet okuluna gitmeye başladı.
Ancak genç öğretmenimiz ve okulunu unutmadı. Ben de unutmadım. Hayatımda önemli bir üç yılı o dönemde yaşadım.
Bir çocuğa sorduğu sorular karşısında özelliklede varoluş, yaradılış, tanrı hakkında verilebilecek cevapları o zaman öğrendim. Kendi içimdeki soruların cevabını da o zamanlarda aldım.
Her sabah güneşin doğduğunu görüyordum ama onun farklı bir anlamı olduğunu öğrendim. Sabahları üzerimize doğan güneşin, tanrının bize verdiği bir şans, bir ödül olduğunu düşünmeyi öğrendim.
Etrafımızdaki her olayın tanrının mucizesi olduğunu öğrendim.
İnsanlar hakkında söylenen her sözün bir bedeli olduğunu, dilimden, kulağımdan sorumlu olduğumu öğrendim.
Söylemek kadar işitmenin de bir sorumluluk, bir bedel gerektirdiğini, bundan kaçınmanın şart olduğunu öğrendim.
O yüzden her dedikodumun başında ya da sonunda tövbe eder oldum.
Bilmek, alışkanlıklarımdan beni alıkoymasa da dilimin sınırlarını öğrendim.
İnsan ömrü için çok kısacık bir dönem olsa da iyi bir şey yapmanın huzuru ile her gece uyudum.
O zamanlar anladım ki birine düşüncelerini aktarmak, onaylatmak istiyorsan önce onun varlığını kabul etmen gerek.
İnsanın kalbine açılan yolun, onu görmekten geçtiğini öğrendim.
Oğlum yeniden devlet okuluna başladığında tecrübeli öğretmenin derslerde şarkı söylemediğinden yakınır oldu. Eski öğretmeni tahtaya yazı yazarken şarkı söylermiş.
Kışın kar yağdığında okulunda onları oynamaya dışarı çıkarmadığı için tekrar şikayet etti, eski okulunda kardan adam yaparlarmış.
Film seyredermiş bütün okul konferans salonunda. Dünyanın nasıl kurulduğunu, Adem ile Havva'yı orada görmüş.
Hantboolun ne demek olduğunu öğrenmiş o okulda, iyi bir takım oyuncusuymuş.
Ama yeni okullarında beden eğitimi derslerinde matematik çözüyorlarmış. Bahçede basket potası olmasına rağmen ancak okulun büyük çocukları o da okullar tatil olduğunda basket oynayabilirmiş.
Zamanla hayıflanmaları azalıp, yok oldu. Eski okulunu unuttukça yeni okuluna alıştı.
Öğle yemeklerini birlikte yerdik oğlumla. Okulun kantinini sevmezdi. Böcek çıkıyor hamburgerin içinden derdi. Ben de her gün okula gider onu okuldan çıkarır yemeğe götürürdüm.
Feci yağmurlu bir günde, hanım öğretmenlerden biri, nöbetçi olan öğrenciden dışarı çıkıp arabasından ona istediği şeyi getirmesini söylemişti. Öğrencide üzerinde üniforması, yağmura aldırmadan, söyleneni yapmak üzere dışarı fırlamıştı.
O zaman öğretmen olmanın, tıpkı doktorluk gibi kutsal bir görev olduğunu, insan ruhunda bazen bozukluk yarattığını düşünmüştüm.
Küçük bir çocuğa, kötü bir havada dışarı çıkmasını söyleyen, kendi işini yaptıran, üstelik bir şemsiye alması konusunda ikaz etmeyen bir kadın öğretmen nasıl biri olabilirdi. Çünkü kadın olmanın insanlar üzerinde farklı bir ayrıcalığı vardır.
Merhamet, şefkat duygusu sebepsiz yere onlarda zuhur eder.
Tanrının eli her insanın üzerine değmiş olsa da, yaşamak onların vicdanlarını zamanla köreltebilir.
O yüzden insanların gönül gözlerini açacak bazen manevi bir ele ihtiyaç vardır. Kimi bunu kendi başına arar bulur. Kimisi için yol göstermek en hayırlısıdır. Kimini bir sopa ile sürekli korkutmak gerekir.
Her hamurun ayrı bir yoğrulma şekli vardır.
Birazcık bilirim Fethullah Gülen Cemeamati’ni ama bir yere kadar, bilirim. Beni aşan yerinde, zorlayan yanımda onlardan uzaklaştım. Sadece aldım ama hiç eleştirilmedim. Sorgulanmadım. Olduğum gibi kabul edildim. Ne sigara içtiğim için, ne de oruç tutmadığım için benden hesap soruldu.
Ama onlara eve gelen misafirimin, kütüphanemin başına oturup boyu kadar gelecek bir kitap sürüsü istifleyip, okumak üzere almak istediğinden hayıflanınca; bana susmamı söylediler. Ne söylediklerimi duyup kul hakkındaki günahıma ortak olmak istiyorlardı. Ne de beni günah işlediğime şahit olmak.
O yüzden onlara hep saygı duydum.
Ve inanıyorum ki güzel huyla açılmayacak hiçbir kapı yoktur. İnsanlar güzelden hep hoşlanmış ve her zaman kendilerine layık görmüşlerdir.
İnsanların yüzlerini onlara döndüren yanlarının dışında, karanlık bir yanları var mı bilmem.
Karşıma çıkan insanların davranışları hakkında hep pusuda olmama rağmen aklıma kötüyü getirmek en son düşüncemdir.
Uzak durmanın, uzaklaştırmak olduğunu hissetmişimdir hep.
Onlardan öğrendiğim yaşamımda kullanmaktan vazgeçmeyeceğim bir başka şey de, düşünce gücünün tanrı tarafından her zaman bir dua olarak kabul edildiği.
O yüzden her zaman kendim için dünya için herkes için en güzeli düşünür ve dilerim.