• BIST 98.314
  • Altın 144,066
  • Dolar 3,5732
  • Euro 3,9941
  • İstanbul 17 °C
  • Diyarbakır 11 °C
  • Ankara 9 °C
  • İzmir 16 °C
  • Berlin 13 °C

İdeoloji ve Kürdistan (2)

Ersin Tek

Marx, ideoloji kavramını, yanıltma ve sistematik gizemleştirme sürecinin maskesini düşürmek amacıyla, eleştirel bir kavram olarak kullanmıştı. İdeoloji ile bilim, yanlışlık ile hakikat arasındaki karşıtlık, Marx’ın ideoloji kavramını kullanmasında hayati bir önem taşır. Sonuçta Marx, ideolojiyi gelip geçici bir şey olarak görür ve ideolojinin sürekliliği, ancak onu doğuran sınıf sistemi ayakta kaldığı sürece söz konusudur. Durum böyle olunca proleter sınıfının ideolojiye ihtiyacı yoktur. Çünkü bu sınıf, yanılsamalara sahip olmayan yegane sınıftır.

Ancak, sonraki Marksist kuşaklar Marx’tan daha çok ideolojiyle ilgilenmiş ve ideoloji kavramın anlamında büyük değişimler olmuştur. Bunlardan en önemlisi, artık tüm sınıfların bir ideolojisi olması gerektiğinin sözkonusu edilmeye başlanmasıdır. Lenin ve 20.yüzyıl Marksistlerinin çoğuna göre ideoloji, belli bir sosyal sınıfın kendine özgü fikirleri, sınıfsal konumunu dikkate almadan, bu sınıfın çıkarlarını artıran fikirleri demekti. Tüm sınıflar gibi, proleter sınıfının da bir ideolojisi vardır. Böylece ideoloji kavramı tüm olumsuz ve aşağılayıcı çağrışımlardan arındırılmış oluyordu. İdeoloji artık ne zorunlu olarak yanlışlık veya gizemleştirmeyi ima etmekte, ne de bilimin karşıtı bir pozisyonda durmaktaydı; ‘Bilimsel Sosyalizm (Marksizm)’ bir proleter ideolojisi olarak kabul görülmüştü. Bu Marksist ideoloji tezini en ileriye taşıyan kişi de, sadık bir Leninist ve devrimci olan Antonio Gramsci’dir. Gramsci’ye göre, kapitalist sınıf sistemini ayakta tutan şey, sadece bu sınıfın eşitsiz siyasi ve iktisadi iktidarı değil, kendisinin kavramlaştırmasıyla burjuva fikir ve ideolojilerinin ‘hegemonyası’dır. Gramsci, ısrarlı bir biçimde burjuva hegemonyasına ancak siyasî ve entelektüel düzeyde meydan okunabileceğini belirtti. Bu da sosyalist ilke, değer ve teorilere dayalı, karşıt bir ‘proleter hegemonyası’nın oluşturulması demektir.

Marksizm dışında bir ideoloji kavramı inşa etmeye yönelik teşebbüslerden biri, Alman sosyolog Karl Mannheim’a aittir. Marx gibi Mannheim da, fikirlerin sosyal koşullarca şekillendiğini kabul etmiştir ama Marx’ın aksine, ideolojiyi olumsuz imalardan kurtarmaya gayret etmiştir. ‘İdeoloji ve Ütopya’ adlı eserinde, ideolojileri, belli bir sosyal düzeni savunmaya hizmet eden düşünce sistemleri ve bu düzendeki baskın ya da yönetici grubun çıkarlarının kısaca ifadesi olarak tanımlamıştır. Öte yandan ütopyalar ise geleceğin idealleştirilmiş temsilleridir; yani, her zaman baskı altındaki grupların çıkarına hizmet eden radikal bir sosyal değişme ihtiyacını ima ederler. Ayrıca Mannheim, ütopyalar da dâhil olmak üzere tüm ideolojik sistemlerin çarpıtıldığını savunmaktadır. Çünkü, her ideolojik sistem sosyal gerçekliğe ilişkin kısmî, zorunlu olarak da bencil çıkara dayalı bir bakış açısını yansıtır. Ancak Mannheim, nesnel hakikati ortaya çıkarma teşebbüsünden de vazgeçilmemesi gerektiğinin altını çiziyordu.

İdeolojik inançlar yanlış olmak zorunda değildir, bu kabulün illa ki egemen sınıfın yararına olması da zorunlu değildir. İdeolojik inançlar da, bütün inançlar gibi, ya doğru ya da yanlıştır ama bir inancın doğruluk değeri ideolojik ve ideolojik olmayan arasında bir ayrım yapmak üzere kullanılacak ölçütler arasına girmez. Meseleye böyle yaklaşınca ideolojinin incelenmesini genelde pratik bilincinkiyle bağlantılandırarak genişletmemize olanak veren olumlu bir etkisi vardır. Anthony Giddens insan etmenlerin ‘bilgi-yetisi’ adını verdiği şeye, yani bir toplumun üyelerinin içinde yaşadıkları dünyanın doğası hakkında çoğu toplum araştırmacısının onlara yakıştırdığından daha fazla şey bildiği olgusuna parmak basmıştır. Aslında bu durumun derin felsefi nedenleri vardır…

Şerif Mardin ‘Din ve İdeoloji’ kitabında şunları hatırlatıyordu: “Sert” ideoloji dediğim zaman, sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapıyı kastediyorum. “Yumuşak” ideoloji ile de, kitlelerin, çok daha şekilsiz inanç ve bilişsel (cognitive) sistemlerini kastediyorum.

İdeoloji, … Bu kavramla ifade etmek istediğim, kitle toplumunun belirmesiyle beraber önem kazanan inançlardır. Bu inanç ve tutumları belirli bir şahsın fikri yapıtlarına indirgemek mümkün değildir. İdeoloji, bu anlamda daha çok, “idare edilen”lerin arasında yaygın, yönlü, fakat sınırlı, belirsiz fikir kümelerinden meydana gelir. İdeolojiler, uzun zaman, insanların aklını çelen kuraldışı etkenler olarak tanımlanmıştır. İdeolojileri bu açıdan ele aldığımız zaman onları, insanlara istikamet vermeye yarayan birer “harita” olarak görürüz. Sokaktaki adamın fikirleri mantıki bir tutarlılığa sahip değilse de, yaşadığı çerçeve içine konduğu zaman bir tutarlılık kazanmaktadır. İdeolojinin ortaya çıkardığı bu psikolojik uyum fonksiyonlarının en önemlilerinden biri dinsel fonksiyondur. Lane, bu fonksiyonu ideolojik bütünün bir alt kategorisi olarak ele almaktadır. Lane'in denekleri için din, ideolojilerinin diğer parçaları gibi, gidişine uymak zorunda oldukları bir dünyada, psikolojik bir denge kurmanın yollarından biridir. Din, bir dünyayı anlama ve kendini o dünyada belirli bir yere yerleştirme modeli olarak fonksiyon görmektedir.’’

Tam da bu noktada ideoloji kavramına farklı yaklaşmaya ve üstün anlamlar yüklemeye çalışan kimselerden biri, İran’lı Müslüman sosyolog Ali Şeriatî’dir. İdeoloji konusundaki düşüncelerinin büyük çoğunluğunu ‘Kültür ve İdeoloji’ adlı eserinde açıklamaya çalışmıştır. Şeriatî’ye göre ideoloji, tabiatı ve gerekliliği ile inanç, sorumluluk, katılım ve bağlılığı içerir. İdeoloji, kendini gerekli kılan entelektüel ile ilgilidir ve entelektüelin, kendisinin farklı bir düşünce yapısı geliştirmesini sağlayan ideoloji hakkında açık bir fikir sahibi olması gerekir, ‘‘… Ne Felsefe ne de Bilim böyle bağlılıkları onaylar. Bilim nesnenin nasıl düştüğünü veya yerçekim (cezbe) gücünün ne olduğunu tanımlar. Onu kabul veya inkar etmek, onun için bir şeyi değiştirmez. İdeolojiye sahip kimsenin aksine bilim adamı, varsayımlarını başkalarına tahmil etmez. Başkaları eski inançlarına sıkı sıkıya bağlanmaya devam ederlerse, onlara karşı hizipleşme oluşturmaz. Bundan dolayı, bilim adamı ve filozof, her ne kadar da çağlar üzerinde birçok farklılıklar sahnelenmişse de, tarihte bir devrim başlatamamışlardır. İnsanlık tarihinde muhteşem kıyamları, savaşları, mücadeleleri ve özverileri organize eden, sürükleyen ve onlara ilham olan daime ideologlar olmuştur’’ diyordu.

Şeriatî, ideolojinin bilim ve felsefeden daha üstün olduğunu ateşli bir şekilde savunarak Şiîliği mücadeleci ve birleştirici bir ideolojiye dönüştürmeyi amaçlamakta ve Şiîliğin bir kültürden ideolojiye, muhtelif bilgiler toplamından sistemleştirilmiş bir toplumsal düşünceye dönüşmesi gerektiğine inanmakta idi. Bu nedenle öncelikle kurumsal din olarak adlandırdığı ‘Safavilerin Şiîliği’ne karşı ölümüne bir savaşa girişti. ‘‘Safavilerin en büyük şaheseri; monarşi, ulusculuk ve Sufizmi, üç farklı unsuru Şiîlik adı verilen yeni bir bileşimde karıştırıp yoğurmak olmuştur. Onu kaynatıp ondan beslenmemizi sağladılar ve biz de hâlâ onu yutmağa devam etmekteyiz. Bu Safavilerin Şiîliğidir. O, Osmanlı’ya, Rusya’ya, Arabistan’a ve diğer uluslara karşı yükseltilen İran bayrağının rengini taşımaktadır. Tüm bunlar din ve mezhep-şiîlik- adına ortaya konmuştur’ diyor ve bu tür bir Şiîliği eleştiriyor, küçümsüyordu.

Şeriatî, İslâm’ın bilimsel bir uzmanlaşma alanı ya da bir kültür olmadığını, tersine bir fikir, inanç sistemi ve insan toplumlarının nasıl yönetilmesi gerektiğine dair bir düşünce olduğunu ileri sürmekte idi. Şeriati’ye göre, ancak İslam’ın böyle kavranası bilinç, bağlılık ve sorumluluk gibi toplumsal nitelikler kazanmaya götürebilirdi. Bu doğrultuda, önderlik meşalesinin din adamları zümresinden dindar aydınlara geçmesini savunuyordu. Şeriatî’ye göre, tarihte iki din ya da iki dönem vardır. Birinci din ya da dönem, ideoloji olarak dindir, ikincisi ise  yerli geleneklerin veya toplumsal adetlerin birikimi veya bir grubun ortak ruhu olan dindir. Buna karşın Şeriatî, modern ve devrimci bir İslam ideolojisini savunduğunu ve yeniden inşa etme işine giriştiğini ifade ediyordu, ‘‘…Ve bu araştırma esasına göre ben, İslam’ı bulmuşum. Benim bulduğum İslam, ilahiyatçıları besleyen kültür İslamı değil, aksine mücahidi ilahiyat okullarından ve avamın geleneğinbden beslenmeyen, fakat Ebuzer’in kimliğinden beslenen ideoloji İslamıdır.’’

Abdülkerim Suruş ve İranlı birçok dindar aydın bu noktada Şeriatî’ye katılmamakta, onu eleştirmekte ve İslâmı ideolojiye dönüştürmeye dönük çağrısına karşı çıkmaktadırlar. Dinin ideolojiye dönüştürülemeyeceğini ve dönüştürülmemesi gerektiğini; bunun sadece imkânsız olduğu için değil, aynı zamanda din ideolojiden çok daha geniş ve zengin olduğu için de istenmeyen bir şey olduğunu ifade etmektedirler. Bunlara göre, Şeriatî’nin istemeden bir resmî tefsirci zümresinin güçlenmesine katkıda bulunduğunu ve bunların diktatörlüğün en kötü biçimi olan dinî diktatörlüğe zemin hazırladığıdır. Bu dindar aydınlar, İslâmın ideolojik tefsirinden yorumsamacı bir anlayışa doğru geçişini savunmaktadır.

Devam edeceğiz…

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89