• BIST 90.182
  • Altın 147,357
  • Dolar 3,6478
  • Euro 3,9515
  • İstanbul 13 °C
  • Diyarbakır 11 °C
  • Ankara 9 °C
  • İzmir 15 °C
  • Berlin 20 °C

İdeoloji ve Kürdistan (1)

Ersin Tek

İdeoloji kelimesi, Fransız Devrimi döneminde Antonie Destutt de Tracy tarafından türetilmiş ve alenen ilk kez, 1796 yılında kullanılmıştır. De Tracy’ye göre ideoloji, yeni bir ‘fikirler bilimi’, harfi harfine idealoji anlamına geliyordu ve nihaî olarak bilimlerin kraliçesi olarak kabul edileceğini düşünüyordu. Ancak bu yüksek beklentilere rağmen, terimin ilk kullanımının sonrakiler üzerindeki etkisi oldukça azdır. (Andrew Heyword / Siyasî İdeolojiler)

David Mclellan’a göre, ‘‘İdeoloji, tüm sosyal bilimlerde tarifi en zor kavramdır.’’ Çünkü ideolojinin hep tuhaf ve izahı zor bir tarihsel macerası olmuştur. Bu tarihsel maceranın çoğunda ideoloji, rakip fikir ya da inanç sistemlerine saldırı aracı olarak kullanılmıştır. Bu nedenledir ki, tarafsız ve nesnelliği açık olarak ifade edilmiş bir ideoloji kavramı kullanılamamıştır. Ayrıca ideoloji kavramları teori ile pratik arasında bir bağın varlığını kabul ettiğinden, kendini siyasî ideolojiler arasında süregiden mücadelenin dışında tutamamış ve maddi yaşam hakkında çoğunlukla sert ve hatalı yönelimler doğurmuştur.

Bazılarına göre ise, ideoloji kavramının köklerini Bacon’un ‘putlar kuramı’nda aramak gerekiyor. Bu kuram, Helvetius ve Holbach gibi filozoflar tarafından, insanları çıkarlarını görmekten alıkoyan ve her şeyden önce dini içeren ilkel zihin ve peşin yargıların eleştirisinde ele alınmıştır. Çünkü, yanlış inançların kitlelere aşılanmasındaki başlıca etken ruhban sınıfıydı. Marx bu analizi alıp genel sınıf mücadelesi kuramına dahil ederek kökten bir değişiklikten geçirdi.

Batı’ya ‘bağımsızlık fikrini’ aydınlanma çağının filozofları sokmuştur. Bu filozoflar, bağımsızlığı akıl adına, geleneksel disiplinlerin üzerine oturtmuşlardır. Böylece kendi atalarının itaat ettikleri hayat şartlarına(binlerce yıl süren tecrübelerine ve dinî ahlaktan gelen özelliklerine) karşı mücadele devri başlamıştır. Bu bağımsızlık fikri için yalnızca eski kavramlardan kurtulmak yetmediği gibi, madde dünyasına hükmetmek de gerekiyordu. İlmin gelişmesiyle bağımsızlık ve hükmetme işi de gelişecekti. Rönesans devrinde Copernic, Dünya’nın Güneş’in uydularından biri olduğunu ortaya attı. Yer küremizin, evrenin merkezi olduğu inancı, yerini yeni tartışmalara bırakmıştı. Kilise bütün çabalarına rağmen Copernic’in bu iddialarını çürütemedi. Geçmişte kalan Galile davası, bu yeni anlayışın önemini daha da artırdı… Marco Polo, Batı’ya Asya’nın kudretini anlatmış, Kristof Colomb’un önüne Yeni Dünya’nın kapısı açılmış, Vasco de Gama Hindistan yolunu keşfetmişti. Bu dönemde maceracılar, havariler ve fatihler de çoğalmıştı. Avrupa’nın zenginliği ile birlikte, madde dünyasını tanımak ve ona hakim olmak isteği de artmıştı. Matbaanın icat edilmesiyle beraber fikirler akıl almaz bir hızla yayılmaya başlamıştı. Bilimsel kavramların açıklığı, akla aykırı gelen inançlarla çatışmaya ve Luther’in saldırıları, ferdin ve toplumun gözünde kilisenin otoritesini iyice sarsmaya başlamıştı. Hristiyanlık bölündü ve Avrupa milletleri ortaya çıkmaya başladı. İman, felsefe ve bilim konularındaki çatışma Batı’lı insanın ruhunda yeni bir huzursuzluk doğurdu. Yerleşik ahlaki disiplin bozuldu. Sanat ve şiir, fazilet ve güzelliğe tercih edildi.  Machiavel’in söylediği oldu, ‘‘insanların hakiki varoluş sebebi Allah değil, menfaatler oldu.’’ Asırlarca sürecek yeni bir gelişme döneminden sonra, bütün milletleri toptan yok etmeye kadar varacak nükleer savaşlara sürükleyecek kaos tohumu ekilmiş oldu…

Bu tarihsel gerçekliğe/ilerleyişe dair Alexis Carrel’e şunları yazıyordu: ‘‘Eski alışkanlıkların birden bire yok olması düşünülemezdi; çünkü Avrupa milletleri Hristiyanlığın derin etkileri altında kalmıştı. Gotik katedraller inşa ettiklerini hâlâ unutmamışlardı. Köylerdeki çalan çan kuleleri insanların Allah’a yönelişini sembolize ediyordu. Mantığın, inancı karartması asırlar sonra olacaktı. Teknoloji yavaş yavaş gelişiyor, insanlar var olma mücadelesini daha iyi öğreniyorlardı. Bu arada bilim ve felsefenin şiddetli çatışması da büyük bir hızla devam ediyordu. Makineleşmeyle birlikte insanın yeryüzüne hakimiyeti de artıyordu. Bütün bunlar olurken, toplumu oluşturan insanlık da mağlup oluyordu. Aklın mantık kurguları tecrübenin üzerine çıkmaya başlamıştı. İdeolojiler, bilimsel kavramlara ve dinî ahlâka tercih edildi. Pascal ve Descartes’ten sonra bir fikrin açıklığı onun doğruluğu olarak kabul edildi. Bu dönemden sonra her ideoloji, zekânın her fantezisi, akla uygun olması şartıyla hayat tarzı için esas teşkil etti. Bir medeniyetin sürekli olabilmesi için felsefî prensipler üzerine değil, insan ve çevresinin ilmî kavramları üzerine kurulması gerektiğini kimse anlamadı. … Toplumsal hayatın şekillenmesinde bilimsel verilerin entelektüel kaprislere tercih edilmesi ve ideolojilerin zaferi, uygarlığın bozguna uğramasına sebep oldu.’’

İdeolojiyi incelemek demek, aynı zamanda siyasal düşüncenin içeriğinin çözümlenmesi ve ideolojik geleneklerin içinde yer alan fikirlerle/öğretilerle ilgilenmek anlamına geliyor. İdeoloji, modern dünyanın siyasal tecrübesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Modern dünyanın siyaseti, çoğunlukla ideolojik gelenekler tarafından şekillendirilmiştir. Ancak, siyasette önemli yeri olan teorisyenlerden çoğu ideolojiye ilişkin olumsuz tutum sergiler. Birbirinden ne kadar farklı kişilikler olsalar da, hepsi farklı nedenlerden dolayı ideolojiyi lanetlemişlerdir. Karşıtlarına göre ideoloji; hakikat, bilim, rasyonalite, nesnellik ve felsefe gibi olumlu etkisi olan şeylere zıttır. İdeoloji, ya eleştirinin ulaşamadığı noktadaki naslar, ya da bireysel ve grup çıkarlarının kılıfı olan inanç ve öğretilere işaret eder.

İdeolojinin siyasette anahtar kavram olma macerası, Marx’ın yazılarındaki kullanımı ile başlamıştır ve daha sonraki Marksist düşünürlerin katkısıyla siyasal ve sosyal düşüncede belli bir şöhrete ulaşmıştır. Marx ve Engels’in ortak çalışması olan ‘Alman İdeolojisi’nin bir pasajında bu durum şöyle açıklanıyor: ‘‘Egemen sınıfın fikirleri her dönemde egemen fikirlerdir: yani toplumun egemen maddi gücü olan sınıf aynı zamanda onun egemen entelektüel gücüdür de. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf sonuçta zihinsel üretim araçlarını da denetler, öyle ki zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların fikirleri tamamen ona tabidir.’’

Jorge Larrain’e göre, ‘Marx’ın gözünde ideoloji, çarpıtılmış bilinç olarak belirli olumsuz bir anlama sahiptir, ki bunun iki özel ve bağlantılı özelliği, ilkin, toplumsal çelişkileri saklaması ve ikinci olarak da, bunu egemen sınıfın çıkarlarına göre yapmasıdır’ ve ideoloji ‘sınıfın ideologları tarafından üretilmiş olduğu için değil –ki bu olabilir de olmayabilir de-, ama çelişkilerin saklanması nesnel olarak egemen sınıfın çıkarları lehine olduğu için egemen sınıfın çıkarlarına hizmet eder.’

Nicholas Abercrombie, Stephen Hill ve Bryan Turner ise bu ‘Egemen İdeoloji Tezi’ni şöyle özetliyor: ‘‘İdeolojik üretimi denetlemesi aracılığıyla, egemen sınıf bir tutarlı inançlar kümesinin oluşturulma sürecine nezaret edebilir… Egemen ideoloji işçi sınıfının bilincine sızar ve bulaşır, çünkü işçi sınıfı gerçekliği egemen sınıfın kavramsal kategorileri aracılığıyla görür ve yaşantılar olur. Egemen ideoloji işçi sınıfını, gerçekte emeğin maddi çıkarlarına karşı işlemekte olan bir sistem içine dahil etmek üzere işlev görür. Bu dahil ediş de sonuçta kapitalist toplumun tutarlılığı ve bütünlenmesini açıklar.’’

Bu egemen ideoloji tezinin versiyonları çok yaygın biçimde savunulmaktadır. İdeolojik egemenlik mekanizmaları üzerinde yoğunlaşma, Batı Marksizmi’nin tipik bir özelliğidir. Hatta bu tezin etkileri çok ötelere de uzanabiliyor; öznelerin değerleri ve inançlarının egemen grupların hakimiyetini destekleyici ve pekiştirici bir eğilimde olmasını tarihin kitlesel bir olgusu olarak görenler de var. Ancak İmmanuel Wallerstein bu noktada biraz daha farklı düşünüyor: ‘‘İnsanlık tarihinde pek çok hükümetin sömürdükleri, baskı altına aldıkları ve kötü davrandıkları çoğunluk tarafından ‘meşru’ olarak görülmüş olup olmadığı şüphelendirir. Kitleler kaderleriyle boyun eğmiş, ya da somurtkan bir inada, ya da geçici olarak iyi giden talihlerine şaşırmış, ya da etkin biçimde başkaldırıcı olabilirler. Ama hükümetlere ancak tahammül edilmiş, gerçekte ne takdir, ne hayranlık, ne sevgi, hatta ne de destek görmüşlerdir.’’ 

Devam edeceğiz…

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89