• BIST 106.843
  • Altın 142,689
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • İstanbul 29 °C
  • Diyarbakır 35 °C
  • Ankara 25 °C
  • İzmir 31 °C
  • Berlin 20 °C

İçinden Ortadoğu geçen bir aşk hikâyesi

Yıldıray Oğur

Diyarbakır’dan İstanbul’a girmenin en kestirme yolunun karayoluyla Beyrut’a gelip, gemiye binmek olduğu yıllardı. Sınırlar yoktu, mayınlar henüz döşenmemişti, kimse ırkıyla, mezhebiyle övünmüyordu, diktatörler henüz iktidara gelmemişti.

Necla, 1869 yılında Cebel-i Lübnan’da doğdu. Bölgenin en güçlü iki Dürzî ailesinden biri olan Arslanların kızıydı. Babası Dürzî reislerinden Emir Ahmed’in tek oğlu olan Halil Arslan’dı. Siyasetle pek ilgili olmayan, ticari işleriyle ilgilenen baba Arslan’ın yerine o yıllarda ailenin reisliğini, babasının amcaoğlu olan Mustafa Arslan yürütüyordu. Dürzîlerin yaşadığı Şuf’un kaymakamlığına getirilen Arslan, sert mizacı ve karizmasıyla genç yaşta İstanbul’da, Beyrut’ta ve Şam’da büyük bir nüfuz ve çevre edinerek, rakip Canbulat ailesine karşı Arslanların konumunu güçlendirmişti.

Köy filmlerinin değişmez melodram sebebi beşik kertmesi bir Dürzî âdetiydi de. Aileler, Necla ile ailenin reisi Mustafa Arslan’ın oğlunu büyüyünce evlendirmek üzere anlaşmışlardı.

Baba Halil Arslan ilk çocuğu olan kızı Necla’ya çok düşkündü. Ondan “ciğerpârem” diye bahsediyordu. Kızının iyi bir eğitim alması için onu Beyrut’ta Lazarist (17. yüzyılda kurulan köylerde dini yaymayı amaçlayan bir Katolik tarikat. İstanbul’daki Avusturya Lisesi bu tarikat mensuplarınca kurulmuş) rahibelerin kurduğu bir Fransız misyoner okuluna gönderdi. Bütün aileyi derinden sarsacak bir karardı bu.

Necla, okulda okurken hiç yapmaması gereken bir şey yaptı: Âşık oldu. Hem de Beyrut’ta okulunun yakınlarındaki bir Fransız Cizvit okulunda okuyan yine Arslan ailesinden Emin Mecid adlı bir oğlana.

Yıllar geçti ama aralarındaki aşk bitmedi. Emin 25, Necla 24 yaşındaydı. 1893 yılında iki genç evlenmeye karar verdiler. Bu açıkça töreye meydan okumak, aileler arasındaki anlaşmayı yok saymaktı.

Baba Halil, kendisini hiçe sayan kızına karşı kızgındı. Ama ondan daha çok bu iki genci ailelerine karşı böyle asi yaptığını düşündüğü misyoner okullarına kızgındı. Emin’i “Frenkmeşrep” yapan, kızını isyan ettiren, çocukların “dinini değiştirmek için zihinlerini iğfal eden” bu ecnebi okuluydu.

Amca Mustafa Arslan daha da kızgındı. Bu sadece Necla’yı beklemiş oğluna haksızlık değil, kendi liderliğine de bir meydan okumaydı.

Necla, Emin’i görmemesi için bir eve kapatıldı. Tehditle, baskıyla ikna edilmeye çalışıldı. Ama bir gün bir fırsatını yakalayıp evden kaçtı. Gidebileceği tek yere gitti: Lazarist rahibelerin manastırına. Hıristiyan olup Emin ile Fransa’ya kaçacakları söylentileri dolaşmaya başlayınca, Mustafa Arslan, durumu, Cebel-i Lübnan’ın mutasarrıfı olan Katolik Latin kökenli Naum Paşa’ya bildirdi. Paşa, baba Halil Arslan ve annesinin yanına jandarmaları verdi. Onlar da manastıra gidip Necla’yı oradan aldı ve Mustafa Arslan’ın evine götürüp teslim etti.

Cebel-i Lübnan’da derdine derman olacak kimse kalmayan âşık Emin, son çare olarak Bâb-ı Âli’ye, sadrazama şikâyet mektubu yazdı. Mektubunda tamamen şeriata uygun olarak evlenmek istediği, reşit yaştaki Necla’nın kanunsuz olarak bir eve kapatıldığını anlattı, “adalete kuşkusuz önem veren bir hükümdarın devrinde buna cevaz verilemeyeceğini” söyledi. İstanbul’dan istediği, Beyrut Valisi’ne Necla’nın güvenli bir yere yerleştirilmesi için emir verilmesiydi.

Şikâyetin gittiği İstanbul devreye girdi ama meselenin halli Mustafa Arslan’ın yakını olan mutasarrıf Naum Paşa’ya bırakıldı. Naum Paşa, şeriatla, Dürzî töreleri ve Arslan ailesi arasında kaldı. İşi yavaşlattı, Necla’nın baba evine gönderilmesi için girişimlerde bulundu ama bütün bunlarla daha da öfkelenen Mustafa, bu kez genç kızı daha uzaktaki bir çiftliğe kapattı.

Bu kez Necla, kapatıldığı evden İstanbul’a hem de doğrudan padişah İkinci Abdülhamid’e bir şikâyet dilekçesi göndermeyi başardı.

Genç kız, 25 Nisan 1894’de gönderdiği telgrafta padişaha şöyle sesleniyordu: “Yirmi beş yaşındayım ve aklı başında bir yetişkinim. Buna rağmen “istemediğim bir adamla nikâh akdimin icrasına ailem tarafından bir müddetten beri ısrar olunmakta. Bu yüzden hayatımı karartan eza ve cefalara uğratılıyorum. Bu baskılardan kurtarılmam için merhametli padişahımdan başka sığınağım, tutunacak dalım kalmadı... “İşbu muamele-i gaddarânenin tahkikiyle, şer’-i şerif ve kanun-ı münif dairesinde muamele görmekliğim zımnında Beyrut Vilayeti’ne irade-i seniyye” gönderilmesini istirham ederim.”

İstanbul bu kez meselenin halli için Beyrut Valisi Halil Halid Paşa’yı görevlendirdi. Ama o da Mustafa Arslan’ı karşısına almak istemiyordu. Bu arada Necla’nın sağlık durumu kötüleşmeye başlamıştı. Necla’nın İstanbul’dan yardım istemesine iyice bozulan Mustafa son olarak tehlikeli bir oyun oynamaya karar verdi. Dört adamını ve jandarmayı Necla’nın kaldığı eve gönderdi. Adamlar Necla’ya, “Emin’i yakaladık, eğer fikrini değiştirmezsen onu öldüreceğiz” dediler. Necla direnmeye devam etti. Adamlar dışarıya çıktı, havaya kurşun sıkıp, üzerinde kurşun deliği olan bir fes ve kanlı bir mendille geri döndüler. “İşte senin nişanlının kanı; işte budur fesi! Onu katlettik! Artık cebren kerhen Emir Mustafa’nın mahdumuyla iktiranı [evlenmeyi] kabul edeceksin,” dediler. Necla o anda aklını yitirdi, adamlara saldırmaya başladı.


Haberi alan Naum Paşa artık devreye girmek zorundaydı. Necla’yı Mustafa’nın evinden jandarmayla aldırdı, Emin’i buldu, “Hâlâ bu kızla evlenmek istiyor musun” diye sordu. Emin “Evet” dedi. Baba Halil Arslan da istemeye istemeye evliliği kabul etti. Fakat iki sevgilinin kavuşması önünde büyük bir engel çıktı. Şeriat memuru Kadı Şeyh Yusuf Efendi, Necla’nın “Şuurunda eser-i halel (bozukluk)” tesbit etti. Bu, evliliğine engeldi.

Arslanların aile hekimi Dr. Hyppolite de Brun Necla’yı muayene etti, evet o da aynı fikirdeydi. “Soeurs de Charité” Fransız kadın hastanesinde tedavisine başlandı. Ama bu hastane de Lazarist misyoner rahibeleri tarafından yönetilmekteydi. Halil kızının başına gelen her şeyi orada onlardan bildiği misyonerlerin hastanesinde kalmasına karşı çıktı. Alternatiflerden biri Church Missionary Society tarafından işletilen bir İngiliz hastanesiydi. Ama Halil kararını vermişti. Kızını İstanbul’a götürüp tedavi ettirecekti. Bâb-ı Âli’ye soruldu. Hemen cevap geldi: “Gönderin kızı.”

Necla, İstanbul’a gitti. Tedavisiyle bizzat Padişah 2. Abdülhamid ilgilendi. Tüm masrafları karşıladı. Sadrazam Ahmed Cevdet Paşa, tedavi süreciyle bizzat ilgilendi. Necla’nın durumu iyice ağırlaştı, hastaneler bile onu kabul etmek istemedi. Ancak üç yıl sonra uzun ve çetin tedaviler sonucunda iyileşebildi.

Bu acıklı aşk hikâyesini iki sevgilinin yaşadığı yerlere kadar gidip, olan biteni arşivlerde araştıran İstanbul Şehir Üniversitesi’nin ünlü hocalarından Engin Deniz Akarlı Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlenen Saray Konferansları’nda anlattı. (Tebliğ sarayın dergisinde yayımlandı daha geniş versiyonu daha sonra yayımlanacak.)

Bu hikâye bugün için bize o kadar şey söylüyor ki. Bundan 150 yıl kadar önce iki Lübnanlı âşık kavuşmak için İstanbul’a, padişaha şikâyet mektubu yazıyordu. Ve padişah bu iki âşığın kavuşması için devreye giriyor, bununla da yetinmiyor, âşıklardan birini tedavi ettirmek için İstanbul’a kadar getirtiyordu, tedavi masraflarını karşılıyordu.

Aradan yıllar geçti. O âşıkların ülkesinde İstanbul’dan gelen paşalar meydanlarda dizi dizi adam astırdı. Gönüller bir yüzyıl boyunca kırıldı. Ama 150 yıl sonra o âşıkların diyarından yükselen çığlık sesleri yine sadece İstanbul’dan duyuldu.

Necla ile Emin muradına erdi. Gökten de üç elma düştü. Kendimize gelelim diyen üçü de bizim başımıza: Bundan 100 yıl önce İttihatçılar yüzünden Arapların gönüllerini kırmıştık, 100 yıl sonra tam tamir etmeye başlamışken, aynı gönülleri bu kez torunları ulusalcılar yüzünden yeniden kırmayalım.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89