ilkehaber.com
Ahmet Türk’ü çok ararsın Devlet Baba!
Ahmet Altan yazdı: Nevruz, Kemalizm ve din
Taraf'tan bir yazar daha ayrıldı!
Eski Bakan - Moderatör kavgası...
Taraf'tan rekor kar açıklaması

Zuhal Özden / Yazar

Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İç ve dış mihraklar bir de nefsimiz

18 Ocak 2012 Çarşamba 16:54

İlkokula giderken her 23 Nisan’da törenler olurdu. Fakir zengin demeden kutlamalarda görev alan bütün çocuklar, katıldıkları her faaliyet için ayrı birer kıyafet giyerlerdi. Şiir söylerken, tiyatroda rol alırken, koroda, dans ederken renkli göz alıcı giysiler.

Kutlamalar iki gün sürerdi. Bir gösteri veliler için, ikincisi öğrenciler için yapılırdı. Her sene görevim olurdu benim. Tiyatroda bile oynamıştım. Kimse ne kadar güzel rol yaptığımı söylemedi ama ben rol arkadaşlarımı, ve oyunun içinde ne hissettiğimi hala hatırlıyorum. Çok içselleştirmiştim sahneye çıktığım zaman ve o role kaptırmıştım kendimi.  Kurtuluş savaşında oğlu ölen bir kadındım. Oğlum ölmüş gibi ardından ağıt yakmıştım sahnede.

Aynı oyunu gerçek sanatçılarla hem de Yıldız Kenter’in oynadığı bir sahnede yeniden seyretmiştim ve kendimi sahnedekilerden biri gibi hissetmiştim. Kimseye söylemediğim saklı gizli bir gurur duymuştum.

Benim çocukluğumun geçtiği dönemde herkes öylemiydi bilmem ama etrafımdaki insanlar duygularını fazla belli etmezdi. Anne babalar çocuklarına sevgi sözcükleri kullanmaz, onların olmadığı yerde övünür, bol bol kurallar koyarlardı.

İnsanlar birbirlerini sevdiklerini fazlaca etrafa çaktırmasalar da, iyilik daha fazlaydı. En yakınlarının dışında hiç tanımadıkları insanların mutlu olmalarına, evlerinde karınlarının tok olmasına önem verilir belki toplumun genel anlayışına daha çok önem verildiğinden okuldaki fakir çocuklara, kimsesiz komşulara, yaşlılara yardım edilirdi.

23 Nisan törenlerinde Atatürk şiirleri okumak çok önemliydi, müdür odasına çağırır özellikle şiirlerin okunuşunu o kontrol ederdi. Bu şiir okumayı sevimsiz hale getirirdi.

Törenlerden bir tanesine katılmak yerine, halamın sözüne uyup onunla gezmeye gittiğim hatta lunaparka bile gitmiştik, ertesi gün hayatımda ilk defa dayak yemiştim. Öğretmenimiz sınıfta gelmeyenleri sıraya dizmiş tahta sopasıyla bacaklarımızın arkasına vurmuştu. Morarıncaya kadar vurmayı ihmal etmemişti.

İşte o zaman bir daha törenlere katılmayı canım hiç istememişti.

Allahtan son sınıftaydım bir daha katılmak zorunda kalmadım. Çünkü benim yaşımda çocukların ne istediği değil büyüklerin isteklerini sorgusuz yerine getirmek önemliydi.

O törenler çocukların bayramıyda onların mutlu olması için yapılan eğlencelerdi. Sorumluluğumu yerine getirmemin bedeli meydan dayağı olmamalıydı.

Çocukluğumdan itibaren bana söylenen her şeye kuşkuyla yaklaşan biriydim.  Paranoyak mıyım yoksa kafamın dikine gitmek, kendi sorularımın cevaplarını kendim bulmak gibi bir hastalığım mı vardı bilmiyorum. Kuşkulu, mutsuz, insanlardan uzak durmayı seven bir yapım vardı. Bana hiçbir konunun dikte edilmesinden hoşlanmadım. O yüzden belki orta halli bir öğrenci oldum hep.

Bunu seveceksin, bu iyi adam, saygı duyman gerek dediklerinde inadına neden bu adam diye sormadan edemezdim. Aklım yatmadıkça da onlara yakın olmasına aldırmadan özellikle mesafeli dururdum o fikre, kişiye. Uğruna törenler yapılan, şiirler okunan adama da o yüzden hep mesafeli yaklaştım zihnimde.

Oğlumun zamanında okullarda törenler yapılmıyordu artık. Onu hiçbir törene katılması için de teşvik etmedim.

İlkokula başlamadan önce okula giden bir arkadaşının  Sarıkamış da Mustafa Kemal’in ne kadar cesur davrandığını anlatan kahramanlık hikayesini dinleyen oğlum, bana bir gün kalabalık bir otobüste, durup dururken onun uğruna ölebileceğini, o isterse dördüncü kattan atlayabileceğini söylediği zaman çok öfkelenmiş hem de utanmıştım. Etrafımdaki insanların oğlumuza koşulsuz itaati öğrettiğimiz düşüncesine kapılmış olabilecekleri beni rahatsız etmişti.

İlkokuldan itibaren derslerde öğrenmiştik ki bizim ulus olarak çok düşmanımız vardı. Bizim hiç dostumuz yoktu.

Büyüdükçe bizi yönetenlerinde o görünmez düşmanlar tarafından yönetildiği duygusunu taşıdık hep. Tarihimizde sarayın içine girip padişahların zihnini çele, hainler, koca imparatorluğu nasıl çökerttiyse şimdi de yöneticilerimizin ensesinde onların istediklerini yapmasına izin vermiyordu görünmez düşmanlar.

Yaşlandığım için mi yoksa ilkokul bilgilerimi unuttuğumdan ne ilk defa bu hükümet başa geldiğinde ki oyumla gelmelerinde benimde küçük bir payım olmuştu. Onların bu ezeli düşmanlarımıza boyun eğmediklerini kendi milletlerinin hayrına, onlardan biri olarak davrandıklarına inanmıştım. Bir süre bu inanç geleceğim hakkında iyi hissetmeme sebep oldu.

Ama yanılmışım düşman onlarında aşil topuğunu fark etti. Şimdi onlarında zihinlerini zayıf  yönlerinden esir aldı.

Başlangıçta onlar hakkında değişen düşüncelerimden dolayı kendimi suçlar, göremediğim, bilemediğim bir yanları olduğunu düşünürdüm. Şimdi biliyorum ki tarih tekerrürden ibaret, geçen zamanı dikkatlice kontrol ettiğinizde en azından iktidar denen duygunun önce insanın ruhunu zehirlediğini fark etmemek körlük olur.

İktidar partisi iktidarına yenilip yüzünü sadece kendine döndü. Geçmişe gömmeye çalıştığı ertelenmişlik duygusu onu ele geçirdi. O yüzden öfkeli kendini tek doğru, etrafındaki herkesi düşman sanıyor.

Oysa bize göre ensesinde düşmanın nefesi var.

Yazıyı Paylaş : GoogleGoogle, YahooYahoo, FacebookFacebook, TwitterTwitter, DiggDigg, Del.icio.usDel.icio.us
YORUMLAR
Tesekkur
iskender D
Sayin Zuhal:yazinizi okudum zengin bir icerikligi oldugunu anladim,eline saglik parmaklarin nice senelere,esen kal.
22 Ocak 2012 Pazar 00:47
81.170.159.82
ÖNE ÇIKANLAR
GAZETE BAŞLIKLARI
ANKET
12 Eylül darbesini yapanlar yargılanmalı mı?