• BIST 106.843
  • Altın 142,630
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • İstanbul 24 °C
  • Diyarbakır 25 °C
  • Ankara 20 °C
  • İzmir 24 °C
  • Berlin 18 °C

Hrant Dink ve annem

Cihan Aktaş

Etyen Mahçupyan incelikli bir şekilde hatırlatmasaydı, Cemile Bayraktar da www.derindusunce’deki yazısında medyadaki ihmali vurgulamasaydı, Hrant Dink davası üzerine bu yazı kaleme alınmayacaktı belki. Elbet önemsenmediği için değil, sorumluluk üstlenecek yazarların eksik olmadığı inancıyla. Bu köşede haftada bir yazı yazıyorum. Şimdi bir de Ramazan’ın ve referandumun gündemi bastırıyor. Oysa Dink üzerine AİHM’de süren davada Türkiye’nin yaptığı savunmanın içeriği ne Ramazan’la ilintili, ne de referandumla.

Hrant Dink nefret suçu mu işlemişti, halkı tahrik mi etmişti...

Suçlama sözcüklerinin ağırlığı, bir cinayetin acısını kat kat arttırıyor. 2002’de Bacıdan Bayan’a - İslamcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi isimli kitabım 312. Madde gerekçe gösterilerek toplatıldığında, madde hükmü içindeki ağır suçlamaları şaşkınlıkla okumuştum. “Halkı; sınıf, ırk, din mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etme” suçunu işlemeye niyet eden biri, aslında kelimelerle hakikatin peşinde giderek yaraları onarmaktan başka bir muradı olmayan kişi nasıl olurdu...

Devletin diline yakıştırılan söylemlerin halkta bulduğu karşılık konusunda kafalar her zaman karışık; bu nedenle de referandum ülkemizde çekingenlikle karşılanan bir oylama yöntemi. Ramazan ise kul hakkı konusunda daha duyarlı olmayı öğretmesi gereken bir ibadetin ülke iklimine mührünü vurduğu ay. Nefse karşı verilen mücadele, her şeye rağmen hakkaniyetli olmakla sonuçlanmalı değil midir...

Hrant Dink’in bu topraklara bağlılığı ve sevgisine duyulan güven bir referandum sorusu olsaydı, Müslüman ve Türk annem, “evet” mührünü basardı, onu sadece gazete ve televizyon haberleriyle tanıdığı halde.

Bir dergide Berin Menderes’le ilgili bir anekdot okumuştum. Adnan Menderes asılmıştır. Berin Hanım yas içindeyken kapıya gelen belgelerle kocasının mahkeme masrafları talep edilir devlet tarafından. Devlet bulunması gereken yere geciken, onarması gereken yarayı ise yeniden kanatan bir organizasyon olmanın ötesine geçemez mi...

Bir aile düşünün, gözü yaşlı bir kadın, hayat arkadaşını en acı bir şekilde kaybetmesi yetmiyormuş gibi, bir de bu kayba yönelen suçlamalara cevap vermeye, kör kurşunların yere serdiği sevgilinin masumiyetini savunmaya mecbur ediliyor!

Bu yüzden, alzheimer nedeniyle bilinci karışık olan annem, nerede Dink’in bir fotoğrafını görse, Dink’le ilgili bir haber duysa ağlamaya başlıyor.

Geçmişte yaşanan acılara karşılık Türklerle Ermenilerin barış içinde yaşamasının yollarını arayan bir Anadolu evladı, Dink.

Aylar önce www.dunyabulteni.net’te yazdığım yazıdan alıntılıyorum, annemin Dink’e ilişkin ifadelerine yer verdiğim bölümü:

“Gözleri yaşlı karşıladı beni annem. Ne oldu sana canım, diye sordum. Alzheimer’in istilasına direnen hafızasındaki sahneler, televizyon ekranındaki görüntülerle karışmış. Gel bak, dedi. Bir zamanlar Müslümanlara neler yapmışlar, ne acılar çekmiş insanlarımız, onu gösteriyorlar. Elimde gazete var, babam uzandı aldı. O gazetenin sayfalarını çevirirken, Hrant Dink’in fotoğrafını gördü annem, yeniden ağlamaya başladı. Dili dolanarak konuştu: ‘O buraların adamıydı. Kimseye bir şey yapmadı. Kim öldürdü onu, bulsunlar. Çoluğu çocuğu ortada kaldı. Vurup kaçtılar. Üzerine gazete örtmüşlerdi. Türkler yapmış olamaz. O bu toprakların adamıydı.’

‘Küçük bir yeri vardı. Çalışıyordu orada, ekmeğini kazanıyordu. Ne istediler’ diye sorusunu yineliyor annem, beni uğurlarken. Nice sıradan kelimeyi hatırlamayan, meramını dolambaçlı cümlelerle ifadeye çalışan zihninin Hrant Dink’i hatırlarken tutunduğu kelimeler, karıştırılmış toplumsal belleğimizin asli niteliklerini sergiliyor gibi geliyor bana.”

‘Tasfiye’ dergisi

Tokat merkezli ama İstanbul’da yayımlanan istikrarlı bir edebiyat dergisi, Tasfiye. Edebiyat eleştirilerinde sıklıkla “direniş edebiyatı”na vurguda bulunuyor yazarlar.

Derginin 25. sayısındaki metinlerde direnişin ve toplumsal belleğin “ağaç” metaforu üzerinden belirmesi dikkatimi çekti. Ahmet Örs “Cellat Darağacına Dönüşürken” başlıklı hikâyesinde, idam için kullanılan bir çınar ağacını dillendiriyor. Çetin Yıldırım ise “Kanlı Dut” başlıklı değinisinde “Zile ayaklanması” sırasında, ayaklanmayı yatıştırmaya çalışan Zile Müftüsü Hamdi Efendi’nin, Hasanağa Camii karşısındaki dut ağacında asılmasını anlatıyor. Dut ağacı farklı bir şekilde Kevser Çakır’ın “Çakır Baba ve Kır At” başlıklı anlatısında da görünüyor.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89