• BIST 81.712
  • Altın 147,154
  • Dolar 3,8050
  • Euro 4,0356
  • İstanbul 8 °C
  • Diyarbakır 2 °C
  • Ankara 1 °C
  • İzmir 11 °C
  • Berlin -2 °C

Hiçbir baskı gazeteciliği yok edemez

Celal Başlangıç

Hiçbir baskı gazeteciliği yok edemez; aksine haberin nöbetini bile tutturur

Diyarbakır DGM'nin duruşma salonunda üç sanık vardı. 

Suçlulara ayrılan tahta parmaklığın arkasındaki üç kişiden biriyle diğer iki kişi arasına jandarmalar girmişti. Çünkü cezaevinde ayrı koğuşlarda yatıyorlardı. Bu yüzden konuşmaları yasaktı. 

Dört aydan bu yana tutuklu olan üç sanık da gazeteciydi ve ilk kez duruşmaya çıkıyorlardı. 

ATV'den K.K., Demokrasi gazetesinden Z.B. ve A.S... 

Üçü de Diyarbakır muhabirleriydiler. Yapmadıkları bir röportajdan dolayı tutuklanmışlardı. 

Bir sonraki duruşmada Ankara'dan başka bir gazeteci yargılanacaktı. Demokrasi'nin Ankara Haber Müdürü T.D. 

O da yaptığı bir röportajdan dolayı yargılanıyordu ama, yaptığı bir röportaja iki ayrı DGM iki ayrı dava açmıştı. 

Ne olmuştu da gazeteciler yapmadıkları röportajdan dolayı tutuklanıyor, yargılanıyorlardı? 

Öykü, ATV Diyarbakır temsilcisi Nevzat Bingöl'ün telefonun çalmasıyla başlıyor. İstanbul'dan merkezden arıyorlar N.B.'yi. 

"Bizi Abdullah kod adlı bir itirafçı aradı. Yaptıklarından pişmanmış. Her şeyi anlatacakmış. Senin numaranı verdik, bir araştır bakalım." 

Bir süre sonra "Abdullah" kod adlı itirafçı arıyor N.B.'yi. Yanına kameramanı K.K.'yi alıyor. Görüşmelerden edinilen izlenimler İstanbul'a aktarılıyor. Sonra da İstanbul'dan gelen bir ekip "Abdullah" kod adlı itirafçıyla röportaj yapıyor. İstanbul'dan gelen başka bir kameraman da çekiyor. 

Sonra Demokrasi'nin İstanbul'daki merkezini arıyor "Abdullah" kod adlı itirafçı. Gazetenin merkezi Diyarbakır Bürosundaki A.S. ve Z.B.'ı arıyor. Biraz sonra Diyarbakır Bürosuna telefon ediyor itirafçı. 

Gerisini gazeteci A.S.'den dinleyelim: 

"Toros Et Lokantası'nda buluştuk. Bir sürü cinayet işlediğini, şimdi vicdan azabı çektiğini söyledi. Bazı resmi ve sivil polislerle çekilmiş fotoğrafını gösterdi. Konuşurken 'burası benim için tehlikeli' dedi. Demir Oteli'nin restoranına gittik. Musa Anter cinayetine karıştığını anlattı. 'Beni kullandılar' diye yakındı. Sonrada gazetenin merkezinde T.D. ile haber müdürümüz gelince T.B. ile birlikte ayrıldık." 

İşte bu üç gazeteci yaptıkları, daha doğrusu yapmadıkları röportajdan dolayı "PKK'ye yardım ve yataklıktan" tutuklanıyorlar. 

Çünkü itirafçılar M.İ. (Abdullah) ve M.D. verdikleri ifadelerde "Yanlarında PKK'lılar vardı. Bizi ve ailemizi öldürmekle tehdit ettiler. Ezberlettikleri eylemleri yapmış gibi anlattık. Adlarını bize öğrettikleri resmi görevlileri suçladık" demişlerdi. 

Gerçi İstanbul'da görüştükleri 25'ten fazla gazeteciyi benzer biçimde suçlamışlardı ama, İstanbul'da gazetecilik yapmakla Diyarbakır'da gazetecilik yapmak arasında bu kadar fark olsundu! 

Bu davada itirafçı M.İ. ve M.D. tanık olarak görünüyordu. Suçladıkları gazeteciler de "PKK'ye yardım ve yataklık"tan yargılanıyorlardı. Ama aynı günlerde bu itirafçılar Şanar Yurdatapan'la birlikte "PKK'ye yardım ve yataklıktan" sanık olarak yargılanıyorlardı İstanbul DGM'de. 

Sonunda ilk duruşma sona eriyor, tutuklu üç gazeteci serbest bırakılıyordu. 

Arkadan bir duruşma daha geliyordu aynı olayla ilgili. Demokrasi'den T.D. itirafçılarla yaptığı bir röportaj nedeniyle iki kez gözaltına alınmış Terörle Mücadele'de iki kez gözleri bağlı sorgulanmış, hakkında iki ayrı DGM'de, iki ayrı dava açılmıştı. 

İşte Diyarbakır'da gazeteci olmak, işte muhalif gazeteci olmak... Sonra gelsin yapılmamış röportajın davası, yapılan bir röportajın iki davası... 

19. Metin Göktepe Gazetecilik Ödülleri için jüri toplantımıza başlarken Avukat Fikret İlkiz arşivinden çıkardığı 12 Ekim 1997'de Radikal İki'de yayınlanan bu yazımı çıkartıp önüme koydu. 

Olay, tipik bir Devlet Güvenlik Mahkemesi, özellikle Diyarbakır DGM yargılanmasıydı. 

Metin Göktepe Jürisi olarak toplandığımızda önümüze gelen haberlerden, görüntülerden de anlaşılıyordu ki artık 1990'lı yıllarda değildik. 

2015'li, 2016'lı yıllar çok daha kan revan içindeydi ve gazetecilik "ölümüne" yapılıyordu. 

İMC TV'den Refik Tekin, yıkıntılar arasından ceset toplayan siviller vurulurken çekmişti görüntüyü ve çekerken kendi de vurulmuştu. Buna karşın çekimi bırakmamıştı. Tam ödüllüktü görüntüleri. 

Bir başka görüntü de DİHA'dan Devran Toptaş'a aitti. Devran, Diyarbakır Barosu Başkanının vurulma anını çekmişti. Herkes birbirine silah doğrulturken o kamerasını bırakmamış, çatışma ortasında görüntü kaydetmişti. 

Önümüzdeki fotoğraflar da kuşatılmış, yanmış, yıkılmış Kürt kentlerindendi. AFP'den İlyas Akengin'in Cizre'de çektiği fotoğraf bir çatışmadan çok şiddetli bir deprem geçirip kat kat çökmüş bir binanın önündeki sivilleri gösteriyordu. 

Sertaç Kayar'ın fotoğrafında ise battal boy mavi bir çöp torbasına evinden kurtarabildiklerini doldurmuş bir çocuk Sur'a giren zırhlı araca büyük bir hüzünle bakıyordu. Sertaç Kayar fotoğrafına  "Savaşa yorgun bir bakış" adını vermişti. 

Geçmiş yıllarda şimdi "berhava olmuş" merkez medyadan da ödül alan gazeteciler olurdu ama artık bu damar tümüyle yok olmuştu. 

Çünkü artık medyanın neredeyse yüzde 80'inin habercilik yapma gibi bir derdi kalmamıştı ve bu da gazetecilik yarışmalarında değerlendirilen eserlere de yansıyordu. 

Hatta o kadar yansıyordu ki, örneğin Can Dündar'la Erdem Gül'ün 25 Mart'taki davasına katılan diplomatları eleştirirken Cumhurbaşkanı Erdoğan "İstanbul’daki konsoloslar mahkemeye geliyor. Siz kimsiniz ya, sizin ne işiniz var orada?” diyordu. 

Bu konuşmanın hemen ardından Erdoğan'ın İstanbul Belediye Başkanı olduğu dönemde okuduğu bir şiir nedeniyle 10 ay hapis cezası alması üzerine dönemin ABD Başkonsolosu Carolyn Huggins tarafından ziyaret edildiğini gösteren fotoğraflar sosyal medyada dönmeye başladı. 

Sadece Huggins'le değil, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Denetim Komisyonu Türkiye Raportörleri Andreas Barsony ve Walter Schwimmer'in Türkiye'deki düşünce suçu ihlallerine Erdoğan'ın durumunu örnek gösterdikleri fotoğraflar da yayınlanmıştı sosyal medyada. 

"Çelişki" aslında gazeteciliğin en değerli beslenme kaynaklarının başında geliyordu. Hele siyasi habercilikte politikacıların "çelişki"si bulunmaz bir fırsattı. 

Ama ertesi gün Erdoğan'ın 1998'den kalma fotoğraflarının, yani bugün yaşadığı büyük "çelişki"sinin görüntülerinden tek kare yoktu gazetelerin birinci sayfalarında. Bir tek Cumhuriyet değerlendirmişti Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bu fotoğrafını kapak sayfasından. 

Ama elbette bütün baskılara, açılan davalara, vurulan gazetecilere rağmen gerçek gazeteciliği sürdürenler de vardı. 

Jüri Özel Ödüllerinden biri de haber peşinde koştururken "heyacanlı" olduğu için gözaltına alınan ve aylardır tutuklu olan JİNHA'nın genç muhabiri Beritan Canözer'e verilmişti. 

Artık bölgede "yapılmış" hatta "yapılmamış" röportajlardan dolayı gazeteci tutuklama dönemi geçmişti. Artık yaptıkları haberden rahatsız oldukları gazetecileri "yalan haber yaptı", "çok heyacanlı" gibi gerekçelerle gözaltına alıp facebook'u ve twitter'i taranıyor, yaptığı bir paylaşımdan dolayı ya "cumhurbaşkanına hakaret"ten ya da "bölücü terör örgütü propagandası"ndan tutuklanıyor. 

Bölgenin dört bir yanında bu türden sudan gerekçelerle tutuklanan gazeteci öyküleri var. 

Enkaz altında kalanların da, görüntü alırken vurulanların da sayısı giderek artıyor. 

İşte bunlardan biri olan Beritan Canözer'in de bugün tutuklandığı o davada ilk duruşması var. 

Aynı zamanda sekizinci haftasını dolduran "Haber Nöbeti"nin de finali yapılacak. 

Göktepe Gazetecilik Yarışmasıda Jüri Özel Ödülü alan ve şimdilik tutuklanmaktan kıl payı kurtulan Can Dündar da hem Haber Nöbeti'nin sonuna, hem de bugün yapılacak olan Beritan'ın ilk duruşmasına katılmak üzere Diyarbakır'a gelenler arasındaydı. 

Dün akşam hem Diyarbakırlı gazeteciler, hem de Haber Nöbeti'ne katılan İstanbullu gazetecilerin buluşması vardı. Toplu halde sekiz haftada, 70'e yakın gazetecinin katıldığı Haber Nöbeti sürecinin değerlendirilmesi ve nasıl sürdürüleceğinin tartışması vardı. 

Fehim Işık'ın verdiği sayılara göre, sekiz haftalık Haber Nöbeti boyunca 200'e yakın yazılı ve görüntülü haber çıkmıştı medyada. 20'ye yakın özel televizyon programı gerçekleştirilmişti. 

Aslında Türkiyeli gazeteciler Haber Nöbeti ile 21. yüzyıldaki en büyük birlikteliklerinin ilkini gerçekleştiriyorlardı. 

1990'lı yıllardaki dayanışmanın, Metin Gökte davasını izlemenin, buradan hareketle oluşturulan Gazeteciler Meclisi'nin çabaları 2000'li yıllara varamamıştı tam olarak. 

Yıllar süren suskunluk, gazetecilerin işten atılmaları, gazetelerin, televizyonların iktidar tarafından ele geçirilmesi, yapılan onca baskı ancak 2016'ya gelindiğinde Haber Nöbeti olarak bir tür başkaldırı olarak ortaya çıktı. 

Haber Nöbeti'yle Türkiyeli gazeteciler bir kez daha gösteriyordu ki hiçbir baskı, hiçbir zulüm gazeteciliği yok edemez, en fazla gazetecilerin kalemlerini biraz daha biler, daha keskinleştirir. (Haberdar)

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89