• BIST 89.764
  • Altın 145,514
  • Dolar 3,6255
  • Euro 3,9111
  • İstanbul 9 °C
  • Diyarbakır 2 °C
  • Ankara 2 °C
  • İzmir 9 °C
  • Berlin 6 °C

Herkes kendi penceresinden değerlendiriyor…

Ersin Tek

‘‘… Acaba yalnız başımıza kalsaydık da kendi yollarımıza gitseydik, daha iyi olmaz mıydı, diye soruyorum kendi kendime. ( Bir süre.) Aynı yolun yolcusu değiliz biz. …’’ (Godot’yu Beklerken / Samuel Becket) 

Hayat çok acımasız ve bir o kadar da dürüst bir öğretmen... Neyi nerde, ne zaman, nasıl anlatacağını çok iyi biliyor. Onun içindir ki hayatın sözü çok tesirli... 

Aptal, iyi niyetli ve her şeyini paylaşan biri isen, böyle olduğunu ve bundan ötürü insanların arkandan neler çevirdiklerini yavaş yavaş, bir bir anlatacaktır sana hayat. Sabret yeter. 

Her şeyi ölmeden gösterir. İkiyüzlüleri ve ihaneti... Bunlarla yaşaman gerektiğini… 

Acı verse de anlatır yine. Buna katlanmak zor belki, ama gerçek budur der. Gözlerini aç ve gör. Kaçmak işe yaramaz çünkü. Kabullen ve anla…

Hayat böyle işte... Sefil düşünceler ve küçük insanlar arasında kaybolmana gönlü razı olmaz. Seni kendi elleriyle kutsar ve öldürür. 

Ne demeli hayata... 

Ben böyle gördüm hayatı. Tüm yalanları, tüm acımasızlığı, tüm gerçekleri böyle döktü avuçlarıma, gör diye, akıllan diye. İyi niyet sökmüyor, her şeyi paylaşmak akıllıca değil… 

Oysa ben anlamazdım bunları. Belki de anlamak işime gelmezdi. Çünkü anlamak acı verirdi, bunun farkında idim; acıdan kaçılmayacağını unutma gafletine düştüm bir an. Tahmin etmezdim hayatın yüzüme bu kadar acı konuşacağını, yüreğimi göğsümden sökecek kadar; En çok sevdiğim insanların bile bu kadar yalan ve ikiyüzlü olacağını, yüzüme bu kadar rahat anlatacağını düşünmezdim. Anlattı işte. Hem de hiçbir şeyi atlamadan. Eğip bükmeden, kıvırmadan… 

Herkesin yüzünü aşikâr etti. Üstelik de bunu onların aynasını onlara unutturarak yaptı. Ne garip? Onların dilinden döküldü tüm yalanlar, ikiyüzlülükler, ihanetler, gerçekler; yıkacağını bilmez bir halde… Onların dillerinden dökülenleri duyunca şaşırdım, sarsıldım, kendi kendime söylenmeye başladım: Meğer sadece bir rüya imiş içimdeki güzel duygular. Uzak bir hayal, yakıcı bir arzu... 

Çok sonra öğrendim; Gelip geçici, kısa sürelidir tüm arzular. Bağlanmak aptallıktır, kendini tüketmektir sadece. Acı gizli kaldığı sürece yücedir, yoksa… 

Bunları öğrendikten sonra bir kâbus oluverdi her şeyim. 

Şimdi teşekkür mü etmeliyim hayata, insanların gerçek yüzlerini gösterdiği için? Yoksa lanet mi okumalıyım, insanları böyle gösterdiği ve beni bu hale getirdiği için? 

Bilmiyorum… 

Acıyorum sadece. Ama en çok da kendime acıyorum.

Bir hiç olduğumu anlıyorum. Bu hayattaki büyük sırrı çözemeyeceğimi, hayal ettiklerime asla ulaşamayacağımı anlıyorum… 

Kızıyorum kendime, iyi niyetime, saflığıma, aptallığıma. Avuçlarıma alıyorum düşlerimi, birde onlar için yas tutuyorum. Bir bebek gibi masum ve günahsızlar… 

Ve artık kendimden nefret ediyorum… 

Gençliğim, iplerini iblisin ateşine geçiren saf bir Don Kişot. İçinde yarattığı canavarın gözleriyle sarhoş bir halde.

Kalemim, yitik bir savaşçı. Cesur ve küstah. Durmadan saldırıyor, yara bere içinde kalsa bile.

Sözcüklerim, sığ gönüllerde yankı bulmayan yüce bir ideal.

Her çığlığım, kapattığım kalbimi çarmıha geren bir havari.

Durduğum yer, bütün ihanete uğrayanların içine düştüğü dar bir çukur.

Elimi uzattıklarım, benim gibi tart edilmiş bedbaht mahlûklar.

Soluksuzum yine. Nefesim yetmedi...

Kirli bir iple asılıyorum aşkın masumiyetine.

Günlerin kıskacında ezilmekte ömrüm. Geri dönüşsüzüm. Beklemiyorum artık.

Ölümü de düşünmüyorum. Gelmeyecek olan Godo’yu da…

Nefesimi kendi ellerimle söküp atıyorum içimden… 

Yaşamak, cellâdın gözlerinde yitirmektir kendini. İkiyüzlü cellâdlarımın gözlerinde yitiriyorum kendimi, öylesine çocukça, öylesine masumca, öylesine bilgece… 

Anlıyorum diyorum. Ama hayır anlamıyorum. 

Fedakâr ve umursamaz olmak istiyorum sadece. Öylesine kolayca affetmek istiyorum herkesi. Bu dünyada gerektiği kadar yordular, acıttılar. Yeter. Diğer tarafta, hayatın önemsiz olduğunu söyleyen bu bakışları bir daha görmemek ve uğraşmamak adına istiyorum affetmeyi. 

Çalınmış hayatımı hatırlamak istemiyorum tekrar. Benden bencil olmamı isteyen dostları istemiyorum. İstemiyorum… 

Gizlenme zamanı… Anlatamıyorum kaygımı. 

Herkes kendi penceresinden bakıyor. Kendisince anlıyor. Düşünceler onun için yarım ve bulanık… 

İhtimaller üzerine düşünmek ve konuşmak istemiyorum artık. Her şey net olsun istiyorum. Açık açık dile getiremiyor kimse. Ben dâhil… İkiyüzlülüğe gerek yok oysa. Ama… 

Bari susmak olsun diyorum; Dilsiz birer şeytan… 

Yine de olmuyor… 

Tüm sorular acımasız ve cevapsız kalakaldı orta yerde; neden böyle yaşadık, neyi yapabilecekken yapamadık, neden yanlış yollara saptık, neden yeni bir yol açamadık, neden yeni bir anlam keşfedemedik, neyi istiyorduk, neyi gereğinden fazla istedik, ruhumuz nasıl allak bullak oldu böyle, neden yanlış kapıları çaldık, neden yanlış insanları sevdik, neden? 

Dağılıyor gibiyim. Sıyrılmak istiyorum bütün bunlardan; kafayı sıyırmadan… 

Anlıyor musun, ey kalbim? 

Ey kalbim! Hiç yakışmıyor bu onursuz hayat sana, ne bu yarım soluklar, ne bu sanal sayfalar, ne de bu yalan yüzler… 

Saldırmayı bırak. Sancılarını dökme bu yerlere. Yazıktır. Değmez. Bulanık ve acınası bir yara gibi duruyorsun. Ahmak gözler üzerinde birikiyor. Ama sen yine de bakma bunlara, çek git. Büsbütün terk etmek zor olmasa gerek bunları. Varoluşun gitmelerle çizilmiş bir kere, anlamın izi burada saklı. Gitmelerin yeni değil. Ölmekten öte bir şey gidişler. 

Sevmenin karşılığı olamıyor işte. 

Unutma! Mazisini yitiren bir savaşçısın sen. Anılarını bir çırpıda kaybeden… Yapabileceğin çok şey yok artık. Küstah bir kahkaha bırak ardında sadece. Cehennem azabına eş muhasebeler içinde debelensinler, senden sonrakiler. Kendi aralarında istişare ededursunlar bu gidişini... 

Üzülme! Üzülmeye değecek bir şey yok bu yaşananlarda. Hiçbir hata telafisiz değildir. Lakin hata yapma şansını bile çok gördüler sana. Düşünme, boş ver, yürümene bak… Senin için, ne takip edilecek bir gidişat, ne örülecek bir örgü, ne de muhasebe edilecek bir şey kaldı bundan böyle. Fatura çoktan kesilmiş, yapacak bir şeyin olmadığını kabullenmen gerek. 

Ne yapalım, trajedi böyle. Bizim hiç şehrimiz olmadı, kıyısında dolaşıp, ağız dolusu küfürler savuracağımız… İçimizden gelen o tanıdık hiçbir yüzü bulamadık, hayat böyle istedi diye, böyle kazındı içimize… 

Kader-i ilahi… 

İki yabancı gibi durduk hep. Nedenini bile soramadık. Utandık öylece. Yüzümüz kızardı bu ıssızlık karşısında. Düşüncelerimizi yuttuk, acı çeker bir halde. Sözcüklerimiz kül oldu, savruldu rüzgârların önünde. Bu küllerin bir anlamı olmalıydı içimizde oysa. Ama yok işte. Hiçbir şeyin anlamı yok. Bu yüzden bu şehirlerin de, bu sözcüklerin de, bu itirafların da bir anlamı yok. 

Sadece senin hatırın için, bu yalnızlığın, bu sessizliğin içinde mutlu olabilmeyi, şafakla beraber içimde her şey mümkünmüş diye bir hisle yeniden uyanabilmeyi, cesaretle hayatın yüzüne bir daha bakabilmeyi, ne için olduğunu bilebilmeyi, herkesi olduğu şey için sevebilmeyi, başka birinin yaşama sebebi olabilmeyi, her acının bir başlangıç ve yitip giden tüm şeylerin benliğinin asla giderilemeyecek bir açlık parçası olduğunu haykırabilmeyi isterdim… 

Ama çok geç. Böyle bir hakkımız yok artık… O duyguları sonsuza dek kaybettik. 

Arkamıza dönüp bakmadan gitmeliyiz sadece, helallik bile dilemeden… Fakat açık açık helal ediyoruz hakkımızı. Duysun herkes. Size bırakıyoruz her şeyi; Helali hoş olsun…

  • Yorumlar 3
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89