• BIST 89.270
  • Altın 146,921
  • Dolar 3,6543
  • Euro 3,9297
  • İstanbul 13 °C
  • Diyarbakır 9 °C
  • Ankara 4 °C
  • İzmir 12 °C
  • Berlin 11 °C

HDP'ye oy vermek için HDP'li olmak gerekmiyor

Celal Başlangıç

Dolmabahçe'deki Başbakanlık Ofisi'nde bir başbakan yardımcısı, bir bakan ve AKP Grup Başkan Vekili'yle HDP İmralı Heyeti'nin açıkladığı 10 maddelik "mutabakat metnine" bakıp TBMM'deki iki muhalefet partisi CHP ve MHP teşhisi koyuyor:

"HDP, AKP ile seçim işbirliği yapıyor. 'İmralı'nın sağ yanına Cumhurbaşkanı Erdoğan, sol yanına 'Serok Ahmet' (Başbakan) oturmuştur artık."

Bir başka sahne.

Meclis'te İç Güvenlik Yasa tasarısı görüşülüyor. En şiddetli karşı çıkanların başında HDP'li milletvekilleri geliyor. CHP de yasanın çıkmaması için uğraşıyor. MHP de karşı bu yasaya.

HDP'li vekiller kürsü önünde oturma eylemi yapıyor. Aralarına birkaç CHP'li de katılıyor. Herhalde aynı eylemde yer alma korkusundan olacak, MHP'li vekiller görüntüde yoklar.

Ama bu AKP sözcülerinin bir tespit yapmasına engel değil:

"CHP ve MHP, HDP ile işbirliği yapıyor."

Görüldüğü gibi ne AKP'liler, ne de MHP ve CHP'liler bir türlü HDP'yi oturtacak yer bulamıyor.

İktidara göre HDP, CHP ve MHP işbirliği yapıyor... Parlamentodaki muhalefet partilerine göre de HDP, AKP ile işbirliği yapıyor.

Bu tablo bile 7 Haziran seçimlerinde HDP'nin "kilit parti" olduğunun bir kanıtıdır.

HDP'nin böylesine önemli bir konuma "sıçramasının" altında yatan neden de, artık Türkiye'de "rejim değişikliğinin oylanması"na dönüşen seçimlere, yüzde 10'luk barajı göze alıp parti olarak girme kararı vermesidir.

Ilıcak, Arcayürek, Çetinkaya ve Cemal HDP'de buluştu

HDP'nin parti olarak seçime girme kararı vermesinden sonra medyada oyunu ilk açıklayan Birgün Gazetesi Yazarı Nazlı Ilıcak oldu:

"Selahattin Demirtaş için oy kullanacağım." (28 Ocak 2015, Bugün)

Yıllarca merkez sağda, hatta bazen biraz daha sağında yer alan Ilıcak, böyle bir karar vermesinde etkili olan unsurları da sıralıyordu. "Türkiye'nin demokratikleşmesinin önünü açmak", "Temsilde adaletin sağlanması", "AK Parti'nin Anayasa'yı tek başına değiştirecek bir çoğunluğa kavuşup demokrasiyi tehdit etmemesi", "HDP'nin Türkiye partisi olmasıyla ülkenin birlik ve bütünlüğüne hizmet etmesi" için yüzde 10'luk barajın aşılması gerekiyordu.

Çok değil, yaklaşık bir ay sonra, HDP'ye ikinci destek hiç umulmayan bir yerden geldi.

Yılların duayen gazetecisi, Ankara kökenli gazeteciliğin en deneyimli ismi Cüneyt Arcayürek de kararını vermişti:

"Bu seçimde demokrasimiz ve halkımız ya RTE’nin boyunduruğu altına girecek ya da seçmen olan bizlerin HDP’nin Türkiye partisi olarak seçimi kazanmasını destekleyen oylarıyla Meclis’e girmesi sağlanacak!" (27 Şubat 2015, Cumhuriyet)

Aynı gazetenin yine çok deneyimli bir yazarı Hikmet Çetinkaya da hem 28 Şubat, hem de 7 Mart 2015 tarihlerinde iki ayrı yazı yazarak HDP'nin barajı aşma fikrine destek verdi:

"HDP, bağımsız adaylarla değil, parti olarak seçimlere girip barajı aşarsa AKP Meclis’te anayasayı değiştirecek sayıya ulaşamayacak. HDP bağımsız değil de parti olarak seçimlere katılırsa yüzde 10’u mutlaka aşar! HDP böylece hem Türkiye’nin partisi olur hem de milletvekili sayısını artırır... Aslında HDP’nin parti olarak seçimlere girmesi Türk ve Kürt sosyalistlerini bir araya getirir, ülkemizde sosyalistler tümleşir."

Yine Ilıcak, Arcayürek, Çetinkaya gibi bir o kadar deneyimli isim olan Hasan Cemal de T24'teki köşesinde HDP'yi desteklediğini açıklıyordu:

"Bu topraklarda barış ve demokrasi adına, değişim adına oyumu 7 Haziran’da HDP’ye vereceğim." (7 Mart 2015, T24)

Nazlı Ilıcak ile Cüneyt Arcayürek'i, Hikmet Çetinkaya İle Hasan Cemal'i "HDP barajı geçmeli" fikrinde buluşturan süreç, Türkiye'nin gerek içerde gerekse de uluslararası platformda AKP'nin soktuğu çıkmaz ve sonu belirsiz bir maceraya sürükleme eğiliminin sonucuydu.

Tarihin en uzun MGK toplantısı 

Çok gerilere gitmeden, Türkiye'nin Suriye politikasında "duvara toslama" halini başlangıç noktası olarak alırsak, karşımıza "yönetilemeyen bir iç ve dış kriz" tablosu çıkar.

AKP, İslamcı çetelere her türlü desteği vermesine karşın Suriye'de Esad iktidarını düşüremedi. "Uluslararası güçler" de Esad gidince yerine gelecek katil sürülerinin yaratacağı tehlikeyi görünce bu projesinden şimdilik vazgeçti.

Ama, Türkiye geri dönülemez bir noktaya gelmişti. Çünkü bir yandan Suriye'deki cihatçı çetelere silah dahil her türlü yardımı yaparak neredeyse "uluslararası savaş suçları mahkemesine şikayet edilecek" bir duruma düşmüş, diğer yandan da Türkiye'de savaştığı PKK'nin çizgisindeki bir siyasal Kürt hareketi, Suriye'nin üç ayrı bölgesindeki kantonlardan oluşan Rojava'da bir yönetim oluşturmuşlardı.

Suriye'de Esad'ı devirmeye giderken karşısında Kürt kantonlarını bulan AKP, hemen bir hesap değişikliği yaptı. Çünkü elinde Rojava olan Kandil'le Türkiye'ye dönük bir barış yapma çıtasının çok yükseklerde olduğunu gördü.

Önce Rojava'yı boğma, elindeki özerk bölgeleri yitirmiş bir Kürt Özgürlük Hareketi'yle ondan sonra masaya oturma taktiğini benimsedi.

ÖSO'dan El Kaide'ye, son olarak da DAİŞ'e kadar bütün aktörlerle çullanıldı, Rojava'nın siyasi ve ideolojik önderliğini yapan Kobane'nin üzerine.

Hatta Erdoğan, o zamanlar bir türlü "Kobane" diyemediği için "Ayn el Arap düştü, düşüyor" dedi ve bu kışkırtmanın bedelini Türkiye ağır biçimde ödedi.

Kürtlerin ulusal birliğinin ve bilincinin gelişmesinde artık çok özel bir yere sahip olan Kobane'yi savunmak, AKP devletinin buradaki DAİŞ çetelerine yardımını kesmek için gece gündüz sınır boyunda nöbet tutanlar, Türkiye'nin dört bir yanında YPG savaşçılarına destek vermek için gösteri yapanlar, Erdoğan'ın bu "gönüllü desteği"ne büyük tepki gösterdiler.

Suriye'deki Kürtlere karşı Erdoğan'ın bu düşmanca tutumu sonrasında gelişen olaylarda 50 insanını yitirdi Türkiye.

6-8 Ekim'de yaşanan bu olaylardan sonra Türkiye tarihinin en uzun MGK toplantısı 30 Ekim'de gerçekleşti.

O zaman dek 28 Şubat sürecinde yaptığı dokuz saatlik toplantıyla uzunluk rekoru kıran MGK toplantısı, bu kez tam 10,5 saat sürmüştü.

İşte bu toplantı sonrasında HDP'nin parti olarak seçime girme kararı kesinleşmiş oldu.

Çünkü anlaşılan oydu ki, 7 Haziran seçimlerine kadar Kürtleri "müzakere masası" sözüyle oyalayacak olan AKP, seçimlerden güçlü, hatta anayasayı tek başına değiştirecek kadar güçlü çıkması halinde daha kurulmamış masayı devirecek ve Türkiye çok büyük bir çatışmalı sürece girecekti.

HDP'nin parti olarak seçime girme ve böylece AKP'yi tek başına anayasayı değiştirecek milletvekili desteğinden yoksun bırakma, hatta tek başına hükümeti kuracak çoğunluğu bulmasını engelleme amacına dönük tarihi kararı böylece uygulamaya konuldu.

Madem anlaştı, niye milletvekillerini AKP'ye hediye ediyor?

Son yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde büyük bir oy sıçraması yapan HDP adayı Selahattin Demirtaş ile yüzde 9,7 oranını yakalamıştı.

Kobane olayları nedeniyle AKP'ye oy veren Türkiyeli Kürt seçmenlerin büyük bölümünün bu partiden uzaklaştığı, en azından bölgede çıplak gözle izlenen bir gerçekti.

Demirtaş'ın Cumhurbaşkanlığı seçiminde yüksek oranda oy almasının nedenlerinden biri de büyük kentlerde AKP'nin aldığı Kürt oylarının HDP'ye doğru kaymasıydı.

İşte böyle bir konjonktürde HDP seçimlere parti olarak gireceğini açıkladı.

Bu kararın doğurduğu iki hesap vardı. Birincisi HDP'nin barajı aşması, diğeri ise aşamaması...

Son tabloda AKP'nin 320'nin altında milletvekili vardı. CHP 130'un, MHP de 50'nin biraz üzerinde parlamentere sahipti. HDP çizgisindeki milletvekili sayısı da 35 dolayındaydı.

Eğer HDP barajı aşarsa milletvekili sayısını 65-75 bandına çıkarma şansına sahipti.

Bu milletvekilliklerinin büyük bölümünü de AKP'den alacaktı.

Yani MHP ve CHP'nin milletvekili sayısı üç aşağı beş yukarı sabit kalsa bile, AKP bu tablo ile 300'ün altına düşebilirdi. Hatta hükümet kurmak için zorunlu olan 276 milletvekilini ancak yakalayabilirdi. Hatta HDP'nin yüzde 13-15 bandını yakalaması durumunda tek başına iktidar olması bile riske girebilirdi.

Bu hesabın bir yüzüydü. İkinci yüzü ise HDP'nin barajı aşamaması durumunda ortaya çıkıyordu.

MHP ve CHP'nin mevcut milletvekillerini koruması durumunda, HDP barajı aşamazsa AKP yeni anayasayı tek başına referanduma götürecek 330 milletvekili sayısını fazlasıyla aşacak, belki de anayasayı parlamentoda tek başına değiştirmesine yetecek sayı olan 367'yi aşacaktı.

AKP dışında birçok çevre, hesabın "HDP'nin barajı aşamaması" üzerinden yapılması durumunda ortaya çıkacak tablodan ürktü.

Özellikle ideolojik kaynakları "ulusalcı"lıktan beslenen bazı siyasi anlayış sahipleri başladılar salvoya:

"Apo İmralı'da Erdoğan ile anlaştı. Barajı aşamayacağını bile bile HDP'yi parti olarak seçime sokacak, bölgedeki milletvekillerinin hepsini kazanacak olan AKP, anayasayı tek başına değiştirecek çoğunluğu ele geçirip başkanlık sistemini getirecek. Bu da Türkiye Cumhuriyeti'nin sonu olacak. Parlamenter sistem yok olacak, yerine padişahlık gibi başkanlık sistemi gelecek."

Bu iddiaya göre Kürtler, barajı aşamayacaklarını bile bile parti olarak seçime katılarak Erdoğan'ın padişah olmasına, parlamenter sistemin ortadan kaldırılıp Cumhuriyet'in ruhuna fatiha okunmasına sebep olacaklardı.

Bu mantığı yürütenler şu soruyu sorma ihtiyacını bile hissetmiyorlardı:

"Madem Kürt siyasal hareketi Erdoğan ile anlaştı, o zaman girer Meclis'e, oyunu verir, getirir başkanlık sistemini. Milletvekilliklerini AKP'ye bırakarak da elindeki pazarlık gücünden vazgeçmemiş olur. Müzakere masasında alabileceğinin en fazlasını talep etme şansını korur. Kim pazarlık ya da düello yapmak için silahını önce karşısındakine teslim eder?"

Elbette bu ortamda Kürtlere tavsiyede bulunan, iyi niyetli olan ya da "milleti hakime" anlayışıyla tepeden bakarak akıl vermeye kalkanlar da yok değildi:

"Siz yine seçime bağımsız olarak girip 30-35 milletvekili çıkarın da Tayyip tek başına Cumhuriyet'i yıkacak, padişahlığını ilan edecek güce kavuşmasın."

Bu yaklaşımdan anlaşılan oydu ki; Cumhuriyet'i ve parlamenter sistemi korumak, 70 yıldır varlıkları kabul edilmeyen, kanı pahasına varlıklarını kanıtlayınca da "bu memleketi bölecekler" kuşkusuyla bakılan Kürtlerin eline kalmıştı.

SYRİZA'nın açtığı kapı

Herkes meğer HDP'nin parlamentoda olmasını ne kadar çok önemsiyormuş.

Parti olarak seçime girme kararı üzerine çeşitli çevreler "HDP mutlaka mecliste olmalı" demeye başladı ama elbette bağımsız olarak girerek, 30-35 milletvekiliyle sınırlı olmak koşuluyla.

Oysa seçimlere nasıl gireceğine karar vermek sadece HPD'nin hakkıydı ve bu süreçten sonra oluşma ihtimali olan olumsuz tablodan da parlamentoda en az sorumlu olan parti de HDP'ydi.

Örneğin CHP 1999 seçimlerinde yüzde 8,7 oy alıp barajın altında kalınca kendisine kimse "Aman sakın parti olarak seçime girme, bağımsız adaylarla gir" dedi mi?

Elbette ki hayır. Kimsenin de bir partiye dışarıdan böyle bir şey deme hakkı yoktu.

Ya da 2002 seçimlerinde MHP yüzde 8,3; DYP 9,5 oyla barajın altında kalınca kim engellemeye kalktı ki onların bir dahaki seçime parti olarak girmelerini?

Öneren çıktı mı bağımsız aday göstermelerini?

Peki şimdi neden Cumhurbaşkanlığı oylamasında yüzde 9,7 oy alan HDP'ye "Aman seçime parti olarak katılma, bağımsız adaylarla gir" ya da "Demek ki parti olarak giriyorsun, o zaman sen Erdoğan'la anlaştın" deniliyordu?

Herhalde Osmanlı'dan kalan "egemen ulus küstahlığı"ndan bir türlü gerçek Cumhuriyet'e geçememiş kafa olmalıydı karşımızdaki.

Yunanistan örneği ya da SYRIZA'nın açtığı kapı

Bu süreçte ilginç bir rastlantı da oldu aslında.

Önce HDP'nin parti olarak seçime katılacağına ilişkin projesi atıldı ortaya, ardından Yunanistan'da SYRİZA'nın zaferi geldi.

Komşudaki bu siyasal değişimin de süreci kayda değerdi.

2004 seçimlerinde SYRİZA'nın "öncülü" olan Synaspismos yüzde 3,3 oy almıştı. Bu hareketin 2007'deki oyu yüzde 5 oldu ancak. Hatta 2009 seçimlerinde yüzde 4,6'ya kadar düştü. Ama 2012'de yüzde 16,8; hemen arkasından yapılan erken seçimde de yüzde 26,9 oy aldı. Şimdi de yüzde 36'nın üzerinde bir oyla iktidarın büyük ortağı oldu.

1999'da Murat Bozlak liderliğinde seçime giren HADEP yüzde 4,75 oy almıştı.

Hatırlatalım ki Deniz Baykal'la seçime giren CHP'nin oyu da 8,7 olmuştu.

2002'de bu kez partinin adı DEHAP'tı ve aldığı oy 4,2'ye düşmüştü.

2011'de Kürt siyasal hareketi bağımsız adaylarla girdiğinde bu kez yüzde 6,5'u yakaladı.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Selahattin Demirtaş'la HDP yüzde 9,76'ya çıktı.

Özellikle "sol" cenahta herkes kendinden bir SYRİZA çıkarmaya çalışıyor ya, şimdi HDP "Benim neyim eksik?" diye sorsa haksız mı olur.

Elbette, bu kadar bölünmüş bir toplumdan, siyasetin böylesine sertleştiği süreçlerden Türkiye'de bir SYRİZA beklemek haksızlık. Elbette Birleşik Haziran Hareketi de, bu hareketin en büyük katılımcılarından ÖDP de, bazı milletvekilleri BHH içinde olan CHP'nin evrensel sosyal demokrasi ilkelerini savunan üyeleri de, HDP de bugün yaşadığımız süreçte kendilerini "Türkiye'nin SYRİZA'sı" olarak görebilirler.

Kimin "Türkiye'nin SYRİZA'sı" olacağını süreç gösterecek.

Belki, ileride, çok çok ileride Yunanistan'daki gibi yapıp hep birlikte SYRİZA olurlar!

Kuzey Kürdistan'a da başkanlık gelir mi?

Ancak bütün bu tartışmalar şunu gösteriyor ki, eğer HDP barajın altında kalırsa, hem bağımsız olarak elde edebileceği en az 35 milletvekilinden, hem de barajı aşması halinde kazanabileceği 65-75 milletvekilliğinden olacak.

Bu milletvekilliklerinin de belki birkaç tanesi CHP'nin olacak, ama geri kalanı AKP'nin hanesine yazılacak.

İyi ama, diyelim ki yüzde 30 oyla Diyarbakır'ın 15, yüzde 10 oyla Hakkari'nin üç milletvekilliğinin tümünü birden kazanacak olan AKP, neredeyse "oy hırsızlığı"ndan "oy gaspı"na dönüşecek olan bu yüzde 10 barajı sayesinde Türkiye'ye "padişahlık gibi başkanlık sistemi" getirince "Kuzey Kürdistan"a da başkanlık sistemi getirmiş olacak mı?

Elbette bunlar HDP'nin seçim barajını aşamaması durumunda gündeme gelecek olgular.

Oysa HDP'nin parti olarak seçime girme kararından sonra gerek ulusal, gerekse uluslararası konjonktürde büyük değişimler yaşandı.

Yunanistan'da SYRİZA'nın zaferi Türkiye'de "umut türküleri"ni çoğalttı.

Ardından gelen Kobane zaferi özellikle AKP'ye giden Kürt oylarında da, farklı partilere dağılan Alevi oylarında da HDP'ye doğru bir yönelmeye yol açtı.

Elbette HDP yüzde 10 barajını aşabilmek için Güneydoğu'da, Doğu'da gösterdiği performansın çok daha fazlasını Türkiye'nin batısında göstermek zorunda.

Bu da ancak silahların sustuğu bir ortamda, bölgeden Türkiye'nin batısına polis ve asker cenazelerinin gelmediği koşullarda mümkündür.

İşte Dolmabahçe'deki Başbakanlık Ofisi'nde okunan PKK ile "mutabakat metni" de bu süreçte HDP'nin barajı aşması için sağlanması gereken şartlardan biriydi.

İktidarla kurulacak bir "müzakere masası"nın AKP'nin oylarını arttırmayacağı, ama HDP'ye çok geniş bir parkur açacağı da görmezden gelinmemeli.

MHP de, CHP de AKP de aslında en çok HDP'nin barajı aşmasından korkuyor.

MHP barajı aşmasından korkuyor HDP'nin. Çünkü HDP barajı aşarsa MHP'nin parlamentoda üçüncülükten dördüncülüğe düşme ihtimali kuvvetle muhtemel.

CHP de korkuyor. Çünkü zaten baştan beri HDP'nin parti olarak seçime girme kararı CHP'nin daha fazla sağa kayma oyununu bozdu. HDP'nin barajı aşması aynı zamanda CHP'nin kendi solundan, kendi Alevisinden önemli ölçüde oy yitirmesi anlamına gelecek.

AKP de HDP'nin barajı aşmasından çok korkuyor.

Eğer HDP barajı aşarsa, AKP ne tek başına "padişah gibi başkanlık" sistemini getirebilecek, ne de anayasa değişikliğini referanduma götürebilecek.

Yani, AKP'nin gücü HDP'nin başarısıyla ters orantılı olacak.

Bu tablodan da ortaya çıkan sonuç şudur:

Bugünkü parlamenter sistemde AKP'yi geriletecek tek güç HDP'dir.

78'liler Tükenmez Dergisi'nin Bahar/2015 kapağı

78'liler Tükenmez Dergisi'nin Bahar/2015 kapağıBu yüzden çok net biçimde ifade etmek gerekiyor:

HDP'ye oy vermek için HDP'li olmak gerekmiyor.

Çünkü HDP'ye verilecek her oy aynı zamanda barışa, demokrasiye, özgürlüğe oy vermek demektir.

(*) 78'liler Tükenmez Dergisi'nin Bahar/2015 sayısından alınmıştır.

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89